Bizimle İletişime Geç

Sınıfsal Bakış

12 Eylül’ün ekonomi politiği – Sınıfsal Bakış

“AKP döneminde istihdamın esnekleştirilmesinde, geleceksizlik ve güvencesizliğin yaygınlaştırılmasında, tavan yapan özelleştirmelerde ve olağanüstü boyutlar alan rant-talan hacminde neoliberalizmin vardığı boyutu görmek mümkün. Böylece AKP eliyle 12 Eylül’ün ekonomi politiği hayata geçirilmiş, bir darbenin yapabilecekleri kalıcılaştırılmış, sürekli bir sisteme dönüşmüştür. Bugün hâlâ kimi eksikler, dirençler vb. olsa da bu istikamette çok önemli aşamalar geçilmiştir. Bu nedenle AKP ile mücadele, basitçe bir parti ile mücadele değildir. AKP’nin nitelikleri ve alınan yol bilinerek mücadele hattı/programı oluşturulmalıdır.”

Sadece haki renk,
Sadece postal izi değil
12 Eylül darbesi.
Bütün bir ülke
Sermayenin çiftliği olsun diyedir
Halkın tüm renkleriyle incitilmesi.

12 Eylül’ün üzerinden 37 yıl geçti. Bu süreçte çeşitli bakış açılarıyla pek çok değerlendirme yapıldı. Bugün, 15 yıllık ’li süreçten sonra gelinen aşamada geriye dönülüp bakıldığında, sürecin sınıfsal ölçekler içerisinde değerlendirilebilmesi için yeterince veri birikmiş durumda. Buna rağmen 12 Eylül’ün neoliberalizme, 24 Ocak Kararları’na vb. hiç değinmeden sağcılıkla, dinselleştirmenin vardığı boyutla sınırlı olacak biçimde ele alınması, günümüzde sınıflar mücadelesinde öncü rol üstlenmesi gereken sol/devrimci yapılar adına ciddi bir eksikliktir.

Bu, genel bir doğrudur; neden-sonuç ilişkisini de kapsayan diyalektiğe göre darbeler (ve örneğin anayasalar) onları önceleyen bir ekonomik programın gereği ve devamıdır. Bu nitelik dikkate alınmadığında 12 Eylül, 12 Mart gibi doğrudan sermayenin ( ve işbirlikçi tekellerin) ihtiyaçları çerçevesinde gündeme gelen darbelerin, askeri mekanizmanın (ordunun) öznel insiyatifi veya yansıma/türev niteliğindeki din, sağcılık vb. olgular üzerinden açıklanması yanılgısına düşülür. 12 Eylül’ün nedenini, salt siyasal amaçlarla açıklamak da olup biteni , işkence, idam gibi saldırılardan ibaret görmek de benzer bir eksikliğe işarettir.

, sermayenin tüm kozlarını oynamasıdır

Salt darbeye değil de 12 Eylül’ü önceleyecek biçimde 1980’e bakıldığında, yaklaşık 20 yıldır devam eden ithal ikameciliğin miadını doldurduğu ve bunun yerine bir başka modelin hayata geçirilmesi için (darbeli veya darbesiz) sermayenin gözünü kararttığı görülür. 24 Ocak Kararları, darbe öncesinde hazırlanmıştır; mevcut siyasal yapıda uygulanabilmesi halinde darbe şart değildir. Ancak darbe kaçınılmazlaşınca, söz konusu ekonomik program, onun gerektirdiği anayasa dahil çeşitli değişimler-tasfiyeler-önlemler ve müdahaleler eşliğinde gündeme sokulur.

O güne dek ağırlıkla iç talebe yönelik olarak üretim yapan ekonomik yapılanmanın ihracata dönük olarak yeniden biçimlendirilmesi, iç talebin dolayısıyla da ücretlerin ve tarımsal üretimin geriletilmesini, kâr ve rant gelirlerinin ise büyütülmesini beraberinde getirmiştir. Devletin küçültülmesi adı altında kamusal işletmeler ve sosyal politikalar tasfiye edilirken, özelleştirme vb. yöntemler eşliğinde özel sermayenin yüksek ticari kâr marjıyla alan büyütmesi sağlanmıştır.

12 Eylül elbette gözaltıdır, işkencedir, hapisliktir, idamdır vb. ama bunların kimler tarafından, hangi amaçla hayata geçirildiği kavranamadığı sürece ( tahlillerinde de görüldüğü gibi) sınıfsallığı ıskalayan, uygulamanın şeklî görüntüsüne bakarak değerlendirme yapan duruşlar yaygınlaşır. Gerçekte ise yukarıda da işaret ettiğimiz gibi 12 Eylül’e “ekonomik darbe” demek yanlış olmaz. (Böyle bir müdahalenin dolaylı gerekleri içerisinde solun tasfiyesi vardır; ancak “darbe solu tasfiye etmek için yapıldı” denildiğinde, olgunun temeli/özü ıskalanmış olur.)

Aslında emperyalist tekellerin çıkarları doğrultusunda başlatılan neoliberal dönüşüm süreci, 1978’de yazılan Dünya Bankası raporunda tanımlanmıştı. Bu raporu hazırlayan iki uzmandan biri, 2001’de Dünya Bankası Başkan Yardımcısı sıfatıyla, Türkiye’ye kurtarıcı olarak transfer edilen Derviş’tir. 1980, söz konusu dönüşüm için bir milat niteliğindedir. M. Friedman’nın 1976’da Nobel Ekonomi Ödülü’ne layık görülmesinin devamında emperyalizmin 70’li yıllardan itibaren içine girdiği krizden çıkış yolu olarak onun politikalarının eksen alınması bir tesadüf değildir.   

12 Eylül’le, emperyalizmin içsel bir olgu haline gelmesi tamamlanmıştır

1980’de emperyalizmin ihtiyaçları çerçevesinde Türkiye’de var olan üretim alt yapısına, iş yaşamına, emeğin hakları ve örgütlenmesine yapılan müdahale, yeni sömürgeciliğin güncellenmesi niteliğindedir; işgücünün esnekleştirilerek yeniden istihdamında bir finaldir. Yapısal uyumu amaçlayan bu süreç, yaklaşık 20 yıl sürmüştür. Bu 20 yıl içerisinde sanayiden tarıma kadar hemen her alana müdahale edilmiş, ürün çeşitliliği ve zenginliği ile bilinen Türkiye ekonomisi, emperyalizmin ihtiyaçlarına bağlı olarak (istediğinin bol ve ucuz üretilmesi, istemediğinin ise üretilmemesi biçiminde) baştan aşağı yeniden düzenlenmiş; ülke, emperyalizmin hizmetine savunmasız/korunmasız biçimde açılmıştır.

Yeni sömürgeciliğin gereği olarak bilinen “emperyalizmin içsel bir olgu haline gelmesi” bu süreçte tamamlanmıştır. Özal başkanlığındaki ANAP, darbeden ve 82 Anayasası’ndan aldığı güçle 24 Ocak Kararları’nın uygulanmasında ve yapısal uyumun gereğinin yerine getirilmesinde kurucu bir özne olarak rol almıştır.

İşte AKP, “15 günde 15 yasa”yı dayatan IMF’nin (yukarıda da değindiğimiz) gardiyanı Kemal Derviş’in de kadrosal müdahalesiyle, böyle bir sürecin üzerine doğrundan emperyalizm eliyle oturtulmuştur. AKP’nin siyasal İslamcılığı da neoliberal politikaları da ordunun Ergenekon, Balyoz davaları gibi atraksiyonlarla reorganizasyonu da doğrudan emperyalizmin ürünüdür/ihtiyacıdır.

AKP 12 Eylülcüdür

1980’de start veren neoliberalizm, AKP ile final yapmış, kimi pürüzler, sürtünme noktaları vb. olsa da sanıldığının aksine Türkiyeli ve uluslararası sermaye ile AKP arasında abartılacak bir açı oluşmamıştır. AKP döneminde istihdamın esnekleştirilmesinde, geleceksizlik ve güvencesizliğin yaygınlaştırılmasında, tavan yapan özelleştirmelerde ve olağanüstü boyutlar alan rant-talan hacminde neoliberalizmin vardığı boyutu görmek mümkün. Böylece AKP eliyle 12 Eylül’ün ekonomi politiği hayata geçirilmiş, bir darbenin yapabilecekleri kalıcılaştırılmış, sürekli bir sisteme dönüşmüştür. Bugün hâlâ kimi eksikler, dirençler vb. olsa da bu istikamette çok önemli aşamalar geçilmiştir. Bu nedenle AKP ile , basitçe bir parti ile değildir. AKP’nin nitelikleri ve alınan yol bilinerek hattı/programı oluşturulmalıdır.

AKP’nin siyasal İslamcılığı

AKP’nin siyasal İslamcılığına, piyasacılığa eşlik eden dinselleştirme de diyebiliriz. Sanıldığının aksine AKP’nin bu niteliği, Ortadoğu’da Müslüman Kardeşler’in gerilemesine, onlara verilen desteğin belirli oranlarda kesilmesine bağlı olarak, sermaye tarafından olumsuzlanan, hedefe konulan bir nitelik haline gelmemiştir.

12 Eylül’de de olduğu gibi neoliberalizm bugün de ona eşlik eden bir dinselleştirmeyi gerektirmektedir. Bu iki ayak, birbirinden beslenmektedir; eşgüdüm halinde uygulanan bir saldırıdır. 4+4+4 de özelleştirmeler dahil uygulanan yağma ve talan politikalarına halkın razı edilmesi de dinselleştirme gerektirmektedir. Türbanın ve Kuran’ın anaokuluna kadar indirilmesi, sınıfsal bilinci gölgelenmek üzere emekçilerin dinle uyuşturulması, tüm beklentileri öte dünyaya erteleyecek şekilde tarikat kardeşliğinin teşvik edilmesi böyle bir öngörü ile yapılmaktadır.

AKP/ rejimi

Evet, AKP/Saray rejimi en bilindik yanıyla bir Duçe, bir Führer rejimidir; yerel adı reisçiliktir. Ancak bu da Mussolini, Hitler veya ’de olduğu gibi kişisel değil politiktir; diktatörün ihtiyacı değil, genelde emperyalizmin özelde işbirlikçi tekelci sermayenin ihtiyacıdır.

Bugün artık parlamentonun varlığına, cumhuriyet ve laikliğin veya kuvvetler ayrılığının biçimsel boyutlardaki devamına tahammülü olmayan, 2019’u dahi beklemeden başkanlığa geçiş için acele eden, gerçekte kârın maksimizasyonunda, yağma ve talanda ölçü tanımayan tekelci sermayedir. Sürekli darbe ikliminin ekonomi politiği budur.

Faşizme karşı mücadele

Faşizme karşı mücadele, faşizmin niteliği ile doğrudan ilintilidir. 1980 öncesinde soldaki ayrışmanın temel nedenlerinden biri de faşizm konusundaki değerlendirme farklılığıdır.

Faşizmin olmadığı, kimi ırkçı, faşist kişi veya yapıların olduğu toplumlarda faşizmle mücadele, faşistlere karşı mücadeleye veya faşizmin kitle tabanı oluşturmasını önleme noktasına kadar daralabilir. Temel önemde veya devrimsel bir mesele değildir; ikincildir, daha kolaydır. Ama faşizmin bir devlet biçimi olduğu, yaşamın kılcallarına dek uzandığı; devletin yasaları dahil tüm kurumlarıyla faşistleştiği koşullarda, faşizme karşı mücadele bir devrim sorunudur, aynı zamanda bir yaşam biçimidir.

Ülkemizde faşizm, tekelci sermayenin geçmişi kadar eskidir; süreklidir. Bu süre boyunca sürekli gelişmiş, kurumsallaşmış ve yaygınlaşmıştır. Deyim yerindeyse, faşist olmayan bir kurum, faşist olmayan bir yasa ve yönetmelik kalmamıştır.

Faşizme karşı mücadele de genel anlamda devrim mücadelesi de anlamayı ve kavramayı gerektiriyor. Bu, yaşama içerilmiş tehdidi anlayıp ona karşı mücadelenin önemini kavramak için de devrimin/devrimciliğin önemini kavrayıp gereğini yerine getirmek için de gereklidir.

Günlük kimi pratikler veya görüngülerle yetinildiğinde, faşizmin varlığı konusunda yanılgıya düşme olasılığı artar. ’ın “Ben diktatör olsam, bana ‘diktatör’ diyemezdiniz” biçimindeki yönlendirmesi böyle bir algıya dönüktür.

Faşizm koşullarında yaşamının direnmekle eş anlamlı olduğunu kavrayanlar, dirençte de yaşama anlam katma sürecinde de eksik kalmaz, üzerine düşeni yapar. Ancak bu “baş aşağı” duran günlük akılla anlaşılabilecek basitlikte değildir.

İlgili:  Erdoğan: Üniversiteye giriş sistemi ile ilgili de değişiklik olacak

Yayındayız

Sınıfsal Bakış

Sizin için Önerilenler

Yazarlar

Sınıfsal Bakış