Bizimle İletişime Geç

Gündem

15 Temmuz darbe girişiminin ardında ABD mi vardı? – Soner Erdoğan

15 Temmuz darbe girişimimin ardında ABD’nin olup olmadığı meselesi ciddi bir tartışmaya dönüşmüş durumda. Herkes olan bitenin içinde adeta hafiye edasıyla iz sürmeye çalışıyor. Bu girişimin ardında ABD’nin ne oranda olduğu zaman geçtikçe netleşecek gibi görünüyor. Ancak birçok veri bu ihtimalin gerçek olduğunu düşündürecek yönde.

ABD Dışişleri Bakanı’nın darbe girişiminin hemen başında yaptığı; girişime karşı karşıtlık ifade etmeyen, ayrıca çok dikkat çekecek biçimde hükümetin ve cumhurbaşkanının akıbetiyle ilgili hiçbir endişe de içermeyen, sadece “Türkiye içindeki istikrar, barış ve devamlılık”tan bahsettiği açıklaması bu yönlü kuşkuları besleyen en önemli veri olarak kabul ediliyor. Beyaz Saray’ın, o da ancak darbenin başarısız olacağı anlaşıldıktan sonra, meşru hükümetin arkasında olduğunu ifade eden bir açıklama yapması, kuşkuyu ortadan kaldırmak yerine daha da derinleştirmeye yol açtı.

Öte yandan 5 bin ABD askerinin bulunduğu ve ismi ABD ile birlikte anılan İncirlik hava üssünün, darbe sürecinde saldırılara katılan uçaklar tarafından kullanılması da, bu ülkenin girişimdeki sorumluluğuna dair kuvvetli emarelerden biri olarak algılandı. Darbe girişiminin başarısız kalması sonrası ABD basınında yer bulan, darbe girişimini es geçen, Erdoğan’a olan antipatinin ise açıktan ve hoyratça dillendirildiği yorumlar da cabası oldu.

Bunlar ve muhtemelen henüz kamuoyunun önüne getirilmemiş başka emareler sebebiyle, AKP hükümetinin Süleyman Soylu gibi bakanları açıktan, kimi üyeleri ve milletvekilleri de dolaylı biçimde darbe girişiminin arkasında ABD’nin olduğunu ifade ettiler. Yine Erdoğan’a ve AKP’ye bağlılığıyla bilinen, onların arzusu hilafına kalem oynatmayacaklarını adımız kadar iyi bildiğimiz Yeni Şafak, Sabah gibi havuz medyasının gazeteleri de darbe girişiminin ardında ABD’nin olduğuna ilişkin tam cepheden yayın yapıyorlar.  Bütün bunlar Erdoğan ve AKP’nin siyasi aklının aynı kanaatte olduğunu, ancak bunu resmi olarak ifade etmekten imtina ettiklerini, tepkilerini şimdilik organik ilişki içinde oldukları “sahibinin sesi” yayın organları eliyle dolaylı yoldan ortaya koyduklarını düşünmemize yol açıyor.

ABD’nin darbe girişimi içindeki rolüne dair yapılan yorumların abartılı olduğunu düşünmeye yol açan faktörlerden de söz edelim biraz.

Birincisi ABD’nin içinde olduğu bir darbe girişiminin başarısız kalmasının mümkün olamayacağı öngörüsü. Söz konusu öngörü, kaynağını bu devasa emperyalist canavarın Türkiye’de ne kadar kolay at oynattığına tanık olan tarihi bilmekten alıyor hiç kuşkusuz. Türkiye tarihindeki askeri darbelerin hepsi ABD’nin bilgisi, isteği ve onayı içinde yapılmıştır. Bu yüzden hiçbir güçlükle karşılaşmamıştır.

Sadece Türkiye değil, İkinci Paylaşım Savaşı sonrası emperyalist dünyanın tartışmasız lideri ve jandarması haline gelen ABD’nin özellikle yeni sömürgeleştirdiği ülkelerde gerçekleşen darbe girişimlerinin hepsinde öyle ya da böyle dahli vardır.

Bırakalım askeri darbeleri bu tür ülkelerdeki en basit yönetsel değişiklikler içinde bile ABD parmağı bulunur. Emperyalistlerin ağababası bu ülkenin dolayımından geçmeden ciddi hiçbir siyasi gelişme olamaz. Öyle ki, özellikle seçimler öncesi Washington, Türkiye’de seçimlerde aday olan liderlerin icazet almak için gittiği en önemli merkez konumundadır. Adaylar orada görücüye çıkarlar. Kendilerini beğendirmek, en iyi işbirlikçiliği kendilerinin yapacağını göstermek için taklalar atarlar.  Çünkü bilirler ki, ABD’nin onay vermediği birisinin ya da gücün siyasi hayat içindeki ömrü uzun olamaz. Tersine ABD, işbirlikçiliğine kani olduğu, gelişme istidadı gördüğü bir siyasi aktörün önünü ardına kadar açar. Türkeş, Morison Süleyman (Demirel) , Tansu Çiller, Tayyip Erdoğan gibileri ABD nezdinde edindikleri güvenle yükselmişlerdir.

Siyasetçilerde durum böyleyken darbelerin baş aktörü ordunun içindeki durum haliyle çok daha fazla ABD etkisi altındadır. Peki sadece Türkiye mi? ABD yeni sömürge bütün ülkelerdeki ordularda en temel belirleyendir neredeyse. Komuta kademesinin üst seviyelerine çıkacak olanların yolu öncelikle ABD’den geçer.

Türkiye’de yaşanan darbelere biraz daha yakından bakıldığında ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.

ABD’nin Türkiye’deki darbelerdeki rolü artık sağır sultanın bile duyduğu bir gerçeklik olmasına rağmen hemen hiçbir siyasetçi ve devlet adamı bu meseleye eleştirel olarak yaklaşmaz. Nerdeyse ABD’nin bu türden müdahalelerinin bir meşruluğu vardır. Çünkü bilinir ki, bu konuya eleştirel yaklaşmak, hesap sorma gayreti içinde olmak siyasi hayatın başlamadan bitmesi anlamına gelir. İşbirlikçilik bir tercih değil zorunluluktur adeta. Bu bir yeni sömürge gerçekliğidir.

Evet ABD’nin böylesi bir darbe girişimi içinde olduğuna dair düşünceleri abartılı bulan yaklaşımın nedenlerine dair fikir yürütmeye devam edelim:

İkincisi ABD’nin, icraatlarıyla emperyalizmin yetkili partisi olarak anılmayı fevkalade hak eden Erdoğan ve AKP’yi neden saf dışı etmek istemiş olacağı. Erdoğan’ın yer yer Amerika’nın ayağına dolanan politikalar izlediğini düşünsek bile, sonunda arzu edilen çizgiye geldiğini/getirildiğini biliyoruz. Böylesi bir politik figürü ortadan kaldırmak için bir darbe girişimi içinde yer almak pek akla yatkın gelmiyor.

Öte yandan AKP emperyalizmin özel yetkili partisi ise Fethullah Gülen hareketi de özel yetkili cemaati olarak anılmayı fazlasıyla hak ediyor. Sadece Türkiye içinde değil, birçok kıtada, özellikle Orta Asya ve Afrika’daki Müslüman ülkelerde sahip olduğu ilişkileri, okul vs. ağıyla kuran bu cemaat, ABD açısından o ülkelerdeki operasyonları açısından da çok elverişli bir araç.

Zamanında Türkiye’de CIA’nin istasyon ve Ortadoğu masası şefliğini yapmış, şimdi ise CIA bağlantılı Rand Corporation adlı düşünce şirketinde analist olan Graham Fuller’in, darbe girişimi sonrası Gülen hareketine dair yaptığı değerlendirmeler, cemaatin ABD nezdinde taşıdığı önemi ortaya koyar mahiyetteydi. Fuller, darbe girişiminin başladığı tarihten tam bir hafta sonra 22 Temmuz tarihli sayısında Huffington Post adlı gazeteye yazdığı makalede şunları söylemişti:

Peki gelecekte İslam’ı temsil edecek hareketler hangileri olacak? IŞİD mi? El Kaide mi? Müslüman Kardeşler mi?

İslami hareketler arasında Hizmet’i rasyonel, ılımlı, sosyal yönden yapıcı ve açık görüşlü olmasıyla listenin en başına koyarım.

Hizmet bir kült değildir; İslam’ın modernleştirilmesi noktasında merkezde bulunan bir harekettir.

Erdoğan’ın AKP’si bir zamanlar böyleydi. Ancak Erdoğan zaman içinde elde ettiği güce doymaz hale geldi. Son birkaç senedir partisinin biriktirdiği her şeyi yok ediyor.

Peki bunun sonu ne olacak? Erdoğan Hizmet’i yenilgiye uğrattı. Diğer taraftan ise kendi yok oluşunun tohumlarını ekiyor.” (Yazının linki: http://www.huffingtonpost.com/graham-e-fuller/gulen-movement-not-cult_b_11116858.html)

Fuller’in Cemaati onların kendilerinin anılmasını istedikleri biçimde “Hizmet” olarak ifadelendirmesi, cemaatten sitayişle söz etmesi ve en önemlisi “İslam’ın modernleştirilmesi noktasında merkezde bulunan bir hareket” olarak bahsetmesi dikkate değer. Yazıdaki “İslam’ın modernleştirilmesi”nden kastın, ABD’nin emperyalist çıkarları doğrultusunda İslam ülkelerinin dizayn edilmesi gayreti olduğu çok açık elbette. Bu ülkeler için istenenin, emperyalist sömürüye alabildiğine açık ve ABD’nin çıkarlarına “hizmet” edecek bir modelde olmaları tabii ki.

Tüm bu yazdıklarımızdan sonra şöyle bir akıl yürütme gerçeğe en yakın değerlendirme olacak gibi görünüyor, bugüne kadar ortaya çıkan bilgiler ışığında.

“15 Temmuz’da, Cemaatçi örgütlenmenin öznel nedenlerinin ağır bastığını söyleyebiliriz.” (Devrimci Hareket, Darbe Girişiminin Panoraması, http://www.devrimcihareket.net/darbe-girisiminin-panoramasi ) Cemaat; yargı, ordu gibi en kritik alanlarda artık onu iş göremez hale getirecek, on yılların ürünü birikimini, kadrolarını kaybedeceğini anladığı bir operasyonun başlatılacağını gördüğü anda can havliyle böyle bir girişim yapmıştır. ABD’nin bu noktadaki rolü; yol verme, en azından engel olmama biçiminde ifade edilebilir.

Mücadele eden bu iki gücün de emperyalizmin hizmetinde olacağına dair ABD nezdinde hiçbir şüphe yoktur. Ancak yukarıda ifade ettiğimiz emarelerden kaynaklı ABD’nin zaman zaman ayağına dolanan Erdoğan’ın devre dışı kalmasını istemiş olabileceğini öngörmemiz için epey neden var. Erdoğan’sız bir AKP’nin “bölgede güçlü bir ordu veya kendisiyle şu veya bu oranda (Rojava, Kürt koridoru vb. meseleler dahil) çelişebilecek bir güç istemeyen” (Devrimci Hareket) ABD açısından arzu edilebilir olduğuna hükmetmek pek yanıltıcı olmayacaktır. Yani köşeye sıkışmış cemaatin canını kurtarmak için yaptığı son bir hamleyle ABD’nin “olsa iyi olur” temennisinin çakıştığı bir halden bahsedebiliriz.

Durumun bu mu yoksa ABD’nin daha da planlı bir şekilde içinde bulunduğu bir girişim mi olduğunu bir süre sonra daha iyi anlayabiliriz. Tabii bu noktada burjuva basında çıkan Türkiye ve ABD mahreçli haberlere ve bilgilere ihtiyatla yaklaşmak gerektiği çok açık.

Ancak ezber bozan nitelikte gelişmelerle karşı karşıya olduğumuz kesin.

Türkiye’de ve dünyanın değişik coğrafyalarında yaşanan gerilimler, çatışmalar, çatışma olasılıklarının hepsini besleyen çok önemli kırılmalar yaşanıyor.

Emperyalist-kapitalist sistemin içinde debelendiği kriz özellikle ABD’nin hegemonya mücadelesini askeri güçlerini daha fazla kullanacak biçimde sertleştirmesine yol açtı. ABD, dünyayı korkunç bir kaos içine sokacak düzeyde askeri gücünü kullanmaya hazırlanıyor. Küresel hegemonyasını altın tepside potansiyel rakiplerine sunmayacağı kesin. Çin’i ve Rusya’yı askeri olarak açıktan tehdit ediyor. Bir 3. Paylaşım Savaşı’nın hemen yanı başındayız.

ABD bu noktada kendi planlarına ayak bağı oluşturacak güçlere karşı da gözünü karartmış durumda. Artık görüntü demokrasiye de çok itibar etmiyor. Diktatörlük, “parlamenter demokrasi” dışı yönetim biçimleri gibi görüntü kirliliğine yol açacak bozukluklar hiç umurunda değil. Türkiye dahil dünyada olan biteni bu çerçeveden de değerlendirmek gerekiyor.

İkinci Paylaşım Savaşı sonrası dizilen taşlar yerinden oynamış durumda. Kuşkusuz, yeniden dizilmesi belki bir dolu savaşı ve olağanüstülüğü de beraberinde getirecek.

Yorumlar
Yorum Yap

Sınıfsal Bakış

Gündem