Bizimle İletişime Geç

Aktüel

15 Temmuz yıldönümünde Türkiye nereye? | Sınıfsal Bakış

İçinden geçmekte olduğumuz süreçte ülke, tepeden tırnağa OHAL’in kıskacına alınmış, insanlar KHK kırbacıyla, tutsaklık tehdidiyle ehlileştiriliyor; ranta-talana ve yalana ses çıkarmayan, suskun bir toplum yaratılmak isteniyor. 15 Temmuz darbe girişiminin istismarı üzerine bina edilen gerçek ve kalıcı darbe 20 Temmuz’da bir yılını dolduruyor. 15 Temmuz’da Meclis’i özel gündemle toplayacak olan AKP, bir kez daha 15 Temmuz istismarı üzerinden yol almayı, önümüzdeki sürecin taşlarını, tehdit, korku ve baskı harcıyla döşemeyi planlıyor.

81 ilde planlanan 15 Temmuz etkinliklerinin amaçlarından biri de giderek toplumsallaşan ve başlangıç noktasındaki niteliği de aşarak birleşik mücadele bağlamında çeşitlenip boyutlanan Adalet Yürüyüşü’nün oluşturduğu rüzgârı tersine çevirmektir. Ancak referandum sürecinde de olduğu gibi, giderek daha sert biçimler alan sınıflar mücadelesi, yalanın-manipülasyonun etkileyiciliğini ve kapsam alanını daraltıyor. Nasıl ki “Hayır” çalışması, iktidarın tek sesli medya dahil devasa imkanlarına rağmen zayıf düşürülememişse, bugün de ezilenlerin sesini kısmak üzere atılan adımlar, egemenin temenni ettiği “dikensiz gül bahçesi” için yeterli olmayacak gibi görünüyor.

Aradan geçen bir yıllık süre ve sınıflar mücadelesinin deşifre edici etkisi, “kontrollü darbe” iddialarının neden temelsiz olmadığını ve AKP’nin/Saray’ın 15 Temmuz’u istismar ederek nasıl uzun soluklu-kalıcı bir darbe iklimi planladığını daha net biçimde görünür hale getirmiştir.

20 Temmuz, 12 Mart-12 Eylül gibi bir darbedir

20 Temmuz’da ilan edilen OHAL’le başlatılan ve KHK’ler eşliğinde geliştirilen süreç, geçmiş deneyimlerden ders çıkarılmış olduğunu ve kısa süreli, haki renkli askeri darbeler yerine sivil görünümlü kesintisiz bir darbenin tercih edildiğini gösteriyor. Bu süreçte, Cemaat tehdidi, yapılacak tüm saldırılara, hak gaspı ve düzenlemelere meşruiyet kazandırmak üzere öne çıkarıldı. Gerçekte ise beraber yürünen yolun bir aşamasında anlaşmazlığa düşmüş olsalar da bugün Saray’la/Başkanlıkla ifadesini bulan rejimle 15 Temmuz’da darbe girişiminde bulunan iradenin programı öz ( nitelik) itibariyle aynıdır. Sermaye güçleri açısından bir şey fark etmemiş, hatta 20 Temmuz darbesi daha meşru görünüm taşıdığı ve “darbecileri tasfiye” iddiasıyla daha kararlı ve hızlı hareket edebildiği için tercihe şayandır.

İlgili:  AKP'den müftülere nikah yetkisinde geri adım: Tasarı, alt komisyona gönderildi

Daha önceki darbelerde olduğu gibi başarılı olmuş olması halinde 15 Temmuz da onun yarım bıraktığını tamamlayan 20 Temmuz da sermayenin önündeki tıkanma noktalarını aşmayı ve sermayenin dönemsel çıkarlarını azami boyutta gözetmeyi amaçlayan bir müdahaledir.

Yeniden paylaşım ve yeni düzenin ipuçları

Dünya ölçeğinde, yeni bir dünya düzeni hedefli olarak yaşanmakta olan yeniden paylaşımın, hemen her ülkede genelde sınıf ilişki ve çelişmelerine, özelde mevcut düzene/rejime etkisinin olması kaçınılmaz bir durumdur. Genel boyutuyla söylersek, emeğin yaklaşık 200 yıllık tüm kazanımlarının gasp edilmek üzere hedefe konulduğu, sermayenin azami boyuttaki çıkarlarının en kalın ve net hatlarla ifade edilip gözetildiği bir yeni düzen için kapışma, saflaşma ve ayrışmaların yaşandığı bir süreçten geçiyoruz. Bu sürecin Avrupa gibi ülkelerde yansıması, sosyal politikaların tasfiyesi, acı reçetelerin dayatılması ve burjuva demokrasilerinin yerini daha baskıcı-tekçi rejimlere bırakmasıdır; yeni sömürge ülkelerde ise, nispi demokratik öğelere yer veren parlamenter rejimlerin dahi devre dışı bırakılması ve açık faşist rejimlere geçiştir. İşte bu çerçevede bugün AKP’yle ifadesini bulan rant-talan ve gasp ekonomisinin devamı için yasal ve kadrosal güncellemeler yapılırken, rejime tepeden tırnağa antidemokratik, tekçi, faşist bir nitelik kazandırılmaktadır.

ABD’nin son dönemlerde Körfez ülkelerine dayattığı yüksek rakamlı anlaşmalar da Suriye’de Rusya ile ABD’yi askeri bağlamda dahi karşı karşıya getiren süreç de yeni sömürgelerin yeniden sömürgeleştirilmesi yani sermayenin talanına kapalı hiçbir noktanın kalmaması da yeni düzenin ipuçları olarak değerlendirilmelidir.

İlgili:  Ağrı'da hapishaneye bomba atıldı

Türkiye’de gerek AKP’nin 14 yıllık uygulamaları gerekse 15 Temmuz’un hazırladığı ortam, sözünü ettiğimiz türde bir rejime ve sermayenin temenni ettiği orman kanunlarına geçişi çok daha hızlı ve kapsamlı kılıyor. Tam da bu bağlamda Kuzey ormanları da ODTÜ arazisi de koruluklar, kıyılar ve zeytinlikler de Sur-Cizre gibi yerleşim alanları da sermayenin rant-talan öncelikli yeni düzeninin hedefi kapsamındadır. Son olarak hazırlanan İmar Yönetmeliği’nde baz istasyonları için ruhsat aranmayacak olması, sermayenin kuralsızlığına dair örneklerden yalnızca biridir.

AKP, gerçekte fiilen geçiş sağlanan başkanlıkla da örtüşen biçimde, ülkenin dört bir yanına özellikle de Türkiye Kürdistan’ına atadığı kayyumlar üzerinden kuralsızlığın (veya sermayenin vahşi kapitalizme denk kurallarının) yaygınlaştığı yeni rejimi hızla örgütlüyor. Böyle bir rejimde, Sadat’ın da AKP’nin sivil-milis örgütlenmesinin de doğrudan başkana bağlanan ve yerel başkan rolü oynayacak olan devlet kadrolarının da kontrgerilla karakterine bürünen tüm askeri yapının da rolü olacaktır.

Gezi’den Hayır’a, Hayır’dan Adalet Yürüyüşü’ne

Hatırlanacak olursa Gezi, AKP’in 10 yıllık iktidarı boyunca adım adım örgütlenen gerici ve faşist rejime, bir avuç egemen dışında halkın/ezilenlerin bütününün geleceğini karartan saldırılara karşı bir çeşit sosyal patlamaydı; gidişata razıymış gibi duran sessiz milyonların öfke biriktirdiğinin ifadesiydi.

Bir başka ifade ediliş biçimiyle Haziran direnişi, özellikle birleşik mücadele ve cephesel örgütlenme bağlamında kimi deneyimlerin güncellenmesini beraberinde getirmiş, daha sonra Hayır çalışmasında ve bugün Adalet Yürüyüşü’nde somutlandığı gibi kitlelerin kendi eylemiyle/pratiğiyle öğrendiklerinin boşa gitmediği görülmüştür. Ancak Gezi’den bugüne devamlılık bağlamında umut verici söz konusu tüm gelişmelere rağmen, Haziran’dan kalan ve bugün Adalet Yürüyüşü’nde somutlanan imkânların (bilinç düzeyi ve örgütlülüğün) yeterli olduğunu söyleyemeyiz.

İlgili:  Küresel ekonomi politik bağlamında Venezuela | Sınıfsal Bakış

Bugünün sınıflar mücadelesi gerçekliği, artık değişim (demokratik dönüşüm) gerektiren hemen hiçbir konuda acil-kolaycı veya uzlaşmaya dayalı çözümün olmadığını gösteriyor. Solun nicel ve nitel güç kaybına uğradığı, güven verici ve kalıcı alternatif zeminlerin örgütlenemediği bugünün koşullarında, ağırlaşan sorunların tetiklediği acil çözüm beklentileri, insanları ya sol dışı sahte çözümlere yedeklenmeye ya da içe kapanmaya yöneltiyor. İçe kapanma, bir yanıyla da bireysel çözüm arayışıdır; apolitikleşme ve bencilleşmedir; insanı insan yapan toplumsallaştırıcı pratiklerden uzaklaştırır ve faşizmin kitle tabanını besleyen bir yönelime sebep olur. Bugün giderek kapsam büyüten Nazileşme böyle bir sosyoekonomik temelden besleniyor.

AKP, bir taraftan tutsaklık ve imha dahil fiziki saldırıları en kapsamlı biçimde yürütürken diğer taraftan seküler yaşam alanlarını kuşatıp giderek daraltıyor. Bu, ilerici değerleri ölçü alan insanlığın yaşamını idame ettirip soluk alabildiği “ekosistemin” giderek öldürülmesi anlamına gelir. Doğrudan iktidar eliyle kapsamı büyütülen dinselleştirme, sadece bu amaçla değil, AKP’ye oy veren tabanın da ekonomik sorunlar sebebiyle gösterebileceği sınıfsal tepkileri yatıştırmak ve ötelemek için de kullanılıyor. Bu gerçeklik, laikliği faşizme karşı demokrasi mücadelesinin temel bileşenlerinden biri haline getiriyor. Saldırıların çeşitliliği direncin de çeşitliliğini zorunlu kılıyor; sandıkta kazanılanı YSK marifetiyle gasp eden, Meclisi işlevsizleştiren, grevleri yasaklayan, genelde medyayı özelde basını tek tipleştirip yargıyı kırbaç gibi kullanan iktidar, insanlara sokak dışında bir hak arama yolu bırakmıyor; mücadelede kesintisizliğe ve cephesel niteliğe olmazsa olmaz bir nitelik kazandırıyor.

Yayındayız

Sınıfsal Bakış

Sizin için Önerilenler

Yazarlar

Aktüel