Bizimle İletişime Geç

Manşet

Ahlaksızlık değil burjuva ahlakının ta kendisi… – Soner Erdoğan

İktidara geldiği her yerde burjuvazi, tüm feodal, ataerkil, kırsal ilişkileri darmadağın etmiştir. İnsanları doğal efendilerine düğümleyen cicili bicili feodal kordonları acımasızca koparıp atmış ve insan ile insan arasında kupkuru çıkar dışında, duygusuz “nakit ödeme” dışında, hiçbir bağ bırakmamıştır. Dindar esrikliğin kutsal ürpertilerini de, şövalyece yüksek heyecanları da, dar kafalı burjuva duygusallığını da bencil hesapçılığın buz gibi suyunda boğmuştur. (Komünist Manifesto)

Hükümet karşıtı medyanın ve bu kulvarda sayılacak türde sosyal medyanın diline mecliste çekilmiş iki adet fotoğraf dolanmış durumda şu sıra. Bulardan biri reisi tarafından tenzil-i rütbeye maruz kalmış Davutoğlu’nun “ölmüş kral” olarak artık “iplenmediğini” gösteren sandık başı görüntüsüydü. İkincisinde ise “devlet”in başına geleceği söylenen ancak dimyata pirince giderken eldeki bulgurdan olma ihtimali ile yüzyüze kalan Devlet Bahçeli’nin, daha bir süre önce “hain” olarak nitelediği Tuğrul Türkeş ile yakın muhabbetini gösteren fotoğrafıydı.

Bu iki fotoğrafın işaret ettiği hikayelerin ikiyüzlülük, ahlaksızlıkla malul olduğuna dair haklı yorumlar yapıldı. Öyle ya, birincisinde daha bir hafta öncesine kadar önünde elpençe divan durulan haşmetli Davutoğlu Hoca’ya artık kimse itibar etmiyor. Kıymet bilmezliğin, vefasızlığın fotoğrafı olarak nakş oldu beynimize bu kare.

İkincisinde ise Devlet Bahçeli kendisini arkadan hançerlediğini ifade edip hain olarak damgaladığı davranışın sahibi Tuğrul Türkeş’le şimdi içine düştüğü durumdan kurtulmak için neredeyse yanak yanağa sohbet kıvamında görüntü veriyor. Bu da, özü sözü bir olmayan, iki yüzlüce bir sahtekarlığın karesiydi adeta.

Ancak bu karelerin işaret ettiği gerçeklerin yerli yerine oturtulması için ahlakın egemen düzenle olan ilişkisi ve yine ahlakın nasıl ele alınması gerektiği üzerine iki kelam etmek gerekmekte. Önce bir alıntı:

Egemen sınıfın düşünceleri, her çağda egemen düşüncelerdir: Yani toplumun maddi egemen gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, bu sayede aynı zamanda zihinsel üretim araçlarının da üzerinde denetim kurar; böylelikle zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşüncelerini de, genel olarak, kendine tabi kılar.” (Alman İdeolojisi, Marks-Engels)

Burjuvazinin hakim olduğu kapitalist sistemde egemen olan düşünceler burjuvazinin düşünceleridir. Yazının girişinde Komünist Manifesto’dan alıntıladığım bölümde ifade edildiği gibi burjuva dünyası toplumsal hayatta, insanlar arası ilişkilerde “kupkuru çıkar dışında bir şeye yer bırakmaz.” Bütün davranışlara, yapılanlara ya da yapılmayanlara damgasını vuran, ağır bir şekilde gölgesini düşüren odur. Bugün rezil dediğine vezir, vezir dediğine ise yarın rezil dedirten de.

Hırsızlık, çıkar için her türden ilişkiye girmek gibi teoride hoş karşılanmayan ancak dönemin gereği olarak kabul gören bu türden davranışların toplum nezdinde en azından suskunlukla karşılanması bundandır. Burada devrede olan ahlaksızlık değil aslında “kupkuru çıkar dışında bir şeye yer bırakmayan” burjuva ahlakıdır.

Her toplumsal yaşayış biçimi kendi ahlakını yaratır çünkü. Bu, ahlakın, insanların hayatlarını sürdürmek için girmek zorunda kaldıkları ilişkiler bağrında vücut bulan yaşam biçimlerinden türediğini, ona uyumlu özellikler taşıdığını söylemektir. Bir dönemin ahlakını bir başka dönemin ahlakıyla var olduğuna inanılan evrensel ilkeler üzerinden karşılaştırmak elma ile armutu toplamak anlamına gelir.

Japon yönetmen Shohei Imamura’nın 1983 yılında ona Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazandıran enfes filmi Narayama Türküsü’nde (The Ballad of Narayama) anlattığı öykü yukarıdaki paragrafta ifade etmek istediğime çok iyi örnek teşkil eder (Filmin ilk kez Japon Kadın Yönetmen Keisuke Kinoshita tarafından 1958 yılında yapıldığını, bir romandan uyarlanan senaryosunun da yine ona ait olduğunu belirtelim bu arada)

Filmin hikayesi şöyledir: 19. yüzyılın sonlarında Narayama Dağı’nın eteklerindeki ıssız, küçük bir köyde yüzyıllardır süregelen bir gelenek vardır. Buna göre 70 yaşına gelen her aile bireyi, ailenin gençleri tarafından yöredeki kutsal dağ Narayama’nın karlarla kaplı tepelerine götürülerek orada bırakılmakta, yani bir anlamda soğuktan ve açlıktan ölüme terkedilmektedir.”

Bugünden bakıldığında acımasız bir davranış ve ahlaksızlık olarak nitelenecek bu geleneğin o toplumda bir anlamı vardır. Daha doğrusu bir ihtiyacın ürünü olarak doğmuştur. Kıtlık ve yoksulluğun had safhada olduğu yörede artık üretimde bulunamayacak yaşlının sofradan da eksilmesi gerekmektedir. Böyle yapmazlarsa, yeni kuşakların karnının doyması mümkün olamayacaktır çünkü.

Bugünden bakıldığında ahlaksızlık olarak nitelenecek bu gelenek o toplum için normal olarak addedilmektedir.

İkiyüzlülük, vefasızlık, çıkar için her şeyi yapma, ruhunu şeytana satma türü davranışlar burjuva dünyasının türevleridir sonuç olarak. Ve bu bağlamda, AKP milletvekillerinin artık muktedir olmaktan çıktığını gördükleri Davutoğlu’na yaptıkları “vefasızlık” ya da Devlet Bahçeli’nin “iki yüzlülüğü” ahlaksızlık değil, temsilciliğini yaptıkları burjuvazinin ahlakının bir gereği olarak anlaşılmalıdır. Herkesin ahlakı kendine yani…

Yorumlar
Yorum Yap

Sınıfsal Bakış

Manşet