Bizimle İletişime Geç

Yolculuk Blog

AKP, Osmanlı dizileriyle ne yapmaya çalışıyor? – Ali Baran Akmaz

Bu yazı, ilk olarak, on beş günde bir yayımlanan Yolculuk Gazetesi’nin 11 Mayıs 2017 tarihli nüshasında yayımlanmıştır

Her iktidarın ihtiyaçlarına göre şekillenen bir vardır elbet. İttihatçılar Türkiye’de ilk ‘milli kültür’ diyebileceğimiz politikayı hayata geçiren ekipti. 1908-1923 arası ‘milli-manevi’ değerlerin, pozitivizme yedirildiği bir uygulandı.

1923’te daha farklı bir politika gündeme geldi. 1923 öncesinin ”Batının iyi yönlerini alalım, ahlaksızlığı kalsın” siyaseti yerine kapsamlı bir kalkınma, modernleşme ve batılılaşma programı etrafında gelişen bir kültür politikası oluştu. ’dan kalan yorgun ve umutsuz köylü kitlesinin üzerinden yükselen Cumhuriyet, öncelikle bu nüfusu dönüştürmeye çalıştı. Avrupa’ya bu dönemde çok sayıda öğrenci yollandı. Avrupadaki sanat okullarına giden öğrencilerden ‘devrimlere’ omuz vermeleri istedi. Ama sonuç Cumhuriyet’in düşündüğü çerçeveyi aşmaya başladı. Bir kere ileri doğru adım atan aydın-sanatçı-eğitimci kitlesinin azımsanmayacak bir kısmı Marksizme yöneldi, Türkiye ilericiliğinin kökleşmesine katlı sağladı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye emperyalizme teslim edildi ve kültür, dünya pazarıyla bağ kurmaya başladı. Kültür endüstrisi günlük yaşama sızmaya başladı. Bu dönemle 1980 arasında devletin resmi kültür politikası yine ‘modernleşme’ oldu. Ancak Soğuk Savaş’ın ve anti komünizmin doğal bir sonucu olarak ilk kez ‘milli-manevi’ değerler denen gerici sanat anlayışı ilericiliğe karşı devlet eliyle kollanır hale geldi.

Kitle iletişim araçlarının bugünkü kadar gelişmiş olmaması, iktidar(lar)ın da mevcut araçları yeterince kullanma becerisini gösterememesi, 1980 öncesi popüler kültürün içine isyan kültürünün sızmasını sağladı. Göç olgusunun bütün hızıyla yaşandığı gecekondularda yaşayan ve hala köylerinden tam olarak kopmamış emekçi kitlelerin kent yaşamında ağırlığını hissettirdiği bir dönemde, 1970’li yılların başında, halk müziği ve sanat müziğinin içine oryantal ögelerin de karıştığı bir “sentez” olarak arabesk müzik doğdu. Devrimci mücadeleden etkilenen kentli gençlerin içinden doğan Anadolu pop-rock da dönemin bir diğer popüler müzik türü oldu.

İçinden çıktıkları toplum kesimlerinin bir yansıması olan bu müzik akımları 70’li yılların sonlarına doğru devrimci mücadelenin yükselmesi ile birlikte hızla siyasallaştı. Daha çok Anadolu pop-rock’ta görülen bu siyasallaşma arabeskte daha az etkili oldu.

12 Eylül: Arabesk ve milliyetçiliğin ittifakı

12 Eylül’ün kültür politikası Türk-İslam senteziydi. İlericiliğin önünü kesmek için önü açılan sağcılık, kültür politikasını şekillendirdi. Bu dönemde üniversitelerde Geleneksel Türk Sanatları bölümleri açıldı. Namlı gericiler üniversitelere dolduruldu. Üniversitelerin sanat bölümlerinin genel görüntüsü ’li belediyelerin sanat kurslarını andırıyordu. Televizyonlarda milliyetçi dozu yüksek tarihi filmler eksik olmadı.

Ancak 12 Eylül’ün kararlılıkla hayata geçirdiği neo liberalizm Türkiye toplumunu hızla dönüştürdü. 80’lerin ikincisi yarısından sonra kültür alanı da asıl şeklini almaya başladı. Piyasa, sanat alanının en küçük hücrelerine kadar sızdı. Sinema, televizyon ve edebiyat kapsamlı bir dönüşüme uğradı. 80 öncesinin ünlü pop müzik icracıları, dinleyicilerini ‘toplumsal’ dertleri olduğuna ikna edemeden kaset bile çıkaramazken, yeni dönemde her türlü toplumsallığa neredeyse küfür edilir oldu.

İlgili:  Konsensus araştırma şirketi: 1 milyon AKP seçmeni 'hayır' oyu verecek

Neo liberalizmin toplumu hızla şekillendirmesi (bir anlamda çürütmesi) ve devrimci hareketin etkisizleştirilmesi,12 Eylül’ün kültür politikasının bir anlamda gereksizleşmesine yol açtı. ‘Milli sanat’ yerinde bırakıldı, desteklendi, teşvik edildi ancak asıl yükselen ve önü açılan kültür endüstrisi oldu.

Politik kanallarının tıkandığı bu dönemde, kültür ve günlük yaşam sorunları başlıca tartışma alanları olmuştu. Arabesk, pop müzik, post modern edebiyat, sermaye destekli sanat kurumları, çağdaş sanat-güncel sanat tartışmaları ve çağdaş sanatın örgütlenmesi gibi başlıklar 80’lerin sonundan itibaren kültür alanının başlıca ‘sorunları’ haline geldi.

Arabesk ise bu konuların arasında en popüler olanıydı. Fakat daha 1970’lerin ikinci yarısından başlayarak endüstrileşmenin etkisiyle barındırdığı duygusal isyanı terk etmeye başlayan arabesk; kısa sürede, kaderciliğin ve boyun büküp ağlamanın, teslimiyetin müziği haline geldi. Bir müzik türü olmanın ötesinde ayrı bir kültürel anlam edindi.

Özellikle 1980’den sonra arabesk tamamen egemen kültürün bir parçası haline geldi. Egemen kültüre eklemlenen arabesk, ANAP tarafından politik bir zemine oturtuldu. Oy alabilmek için her şeyin Amerikan tarzı seçim kampanyalarını Türkiye’de uygulayan ilk parti olması, seçim çalışmalarında arabesk şarkı sloganlarının ve müziğinin kullanılması, bazı arabesk sanatçılarının ANAP çevresiyle yakın ilişkileri, arabeskin ANAP ile özdeşleştirilmesine neden oldu. Yine bu dönemde o güne kadar gecekonduların müziği olarak bilinen arabeskin dinleyici kitlesinde ve buna bağlı olarak müzikal formlarında çeşitlenmeler yaşandı. Özellikle İbrahim Tatlıses ile arabesk halk müziğine yaklaşırken, Bülent Ersoy ile de “sanat müziği”ne yaklaşıyordu. 1980’li yılların ortalarında büyük bir popülerliğe ulaşan ancak ömrü kısa süren taverna müziği arabeskin yeniden üretim kanalı oldu. Arabesk önce pop müziğin daha sonra da elektronik ve rap müziğin içinde eriyerek kendini tekrar üretti ve 2017’ye kadar gelmeyi başardı.

Polis copuyla kültürel iktidar sağlanır mı?

AKP sıradan bir düzen partisi değil; kurucu ve ‘özel yetkili’ bir parti. AKP’nin kültür politikası da kendisi gibi sıradan değil. AKP’nin ‘demokratikleşme’ tiyatrosunun hala alıcı bulduğu dönemlerde piyasanın önünü açmak dışında özel bir politika geliştirilmedi. Ancak, özellikle 2013 Haziran Direnişi’nden sonra demokrasi maskesini yitiren AKP kendi seçmenini konsolide etmek, bir kısmını aktif bir sokak gücü haline getirmek ve siyasi rakiplerini hizaya sokmak için bir ideolojik hamle yapması, yeni bir kültür politikası oluşturması gerektiğini fark etti.

İlgili:  Yıldırım'dan Bahçeli'ye 'Barzani' yanıtı: İyi niyetle izahı yok

Bunun ilk acemi adımları AKP’nin ideologlarının solun ve kemalizmin ‘kültürel hegemonyasına’ karşı bayrak açmak oldu. Ama yanlış anlaşılmasın; bu hegemonya mücadelesi bir sanatsal üretim çağrısı olarak değil, düşman cephenin elinde tuttuğu iddia edilen imkanlarına karşı bir linç çağrısı, bir mağdur edebiyatı olarak gelişti.

Gericilere göre kültür, yerli-yabancı ekseninde kurgulanmış kültürel savaşın en önemli mevzisidir ve mutlaka ele geçirilmelidir. Bu açıdan Erdoğan’ın 28 Aralık 2016’da sarf ettiği şu sözler tesadüf değildir:

“Sadece iki alanda arzu ettiğimiz seviyeye ulaşamamış olmaktan dolayı fevkalade üzgünüm. Bunlardan biri eğitimdir diğeri kültür sanattır. Önümüzdeki dönem bu iki alanı önceliklerimizin en başına çıkarmak mecburiyetinde olduğumuza inanıyorum.

Milletine tepeden bakan, onu hor gören saplantılı aydınlara değil; gerçekten hür düşünceli ama aynı zamanda kendi tarihi ve milletiyle barışık münevverlere ihtiyacımız vardır. Yaşadığımız diğer krizler gibi kültür, sanat, ilim üretimi krizinden de ancak bu şekilde kurtulabiliriz”

Hegemonya mücadelesinin tek bir ayağı yok. Ama şundan emin olmak gerekir, bu mücadele bizim anladığımız gibi bir ideolojik mücadeleyle veya nitelikli sanat ürünlerinin üretimi için teşvik gibi hamlelerle gerçekleşmeyecek. Barış bildirisinin ardından yaşanan akademisyen kıyımı, YÖK eliyle sosyal bilimlere ve Güzel Sanatlar Fakülteleri’nin bazı bölümlerine savaş açılması bu hegemonya mücadelesinin bir ayağıdır. Bir anlamda karşı cepheyi KHK’lerle, polisiye yöntemlerle yok etme çabasıdır.

AKP’li belediyelerin faaliyetleri, vakıflar, yandaş üniversite yönetimleri… Herkes üzerine düşeni yapmaya çalışıyor. Ancak AKP’nin asıl önem verdiği alan televizyon… Televizyon ekranında, özellikle de ’de mantar gibi çoğalan Osmanlı-Selçuklu konulu diziler de bu ideolojik hamlenin bir diğer önemli ayağını oluşturuyor. Yapılan bir araştırmaya göre Türkiyeli izleyiciler günde ortalama dört saat televizyon seyrediyor. Bu sürenin yaklaşık yüzde 60-65’ini ise, tekrarları ve özetleriyle birlikte 150-180 dakika süren dizilerin oluşturduğu düşünülürse devasa kaynaklar akıtılan bu furyasının nereye hitap ettiği anlaşılmış olur.

Diriliş Ertuğrul ve Payitaht Abdülhamid gibi geçmiş dönemleri konu alan televizyon dizileri geçmişteki olayları yeniden kurgulayarak iktidar için toplumsal destek devşirmeye çalışıyor. Esas mesele, gerçekten söz konusu döneminde neler yaşandığı değil elbette. O döneme dair televizyon dizileri üzerinden kurgulanan anlatı üzerinden günümüz siyaseti yorumlanıyor ve şekillendirilmeye çalışılıyor.

Örneğin Abdülhamid dizisinde, Tıbbiye öğrencileri istibdat karşıtı bir protesto gösterisi düzenledikleri esnada birden (normalde Yıldız Sarayı’nın bahçesine bile korkusundan inemeyen) Abdülhamid geliyor ve protestocu öğrencilere, “Okuduğun mektebi kim açtı evladım?” “İstanbul’dan Berlin’e trenle kaç günde gidilirdi? Şimdi üç günde gidilir”, “Hürriyet istersiniz, hür değil misiniz?” gibilerinden ‘tanıdık’ sorular yöneltiyor.

İlgili:  Aladağ yangınını araştırma komisyonu, AKP temsilci göndermediği için çalışmalarına başlayamıyor

Dizideki yol, köprü yapmayı; parlamentoya ve siyasi özgürlük sahibi olmaya eşitleyen kurgunun Türkiye siyasetinde nereye denk geldiği çok açık. Dizide bu kafa, Haziran Direnişi’nde olduğu gibi demokrasi taleplerini gençlerin cehaletiyle ve ‘yabancı’ güçlerlerle açıklayıp lanetliyor.

Bu dizilerde net olarak AKP’yi Ertuğrul Gazi’nin, Abdülhamid’in mirasçısı olarak konumlandıran bir tarih anlatısı işleniyor. Osmanlı’nın kuruluş döneminden beri, düşmanların özünde değişmediği; bunların ‘yerli ve milli’ güçleri boğmaya çalışan yabancı, ‘gavur’ ve ‘kökü dışarıda şer odakları’ olduğu vurgulanıyor.

Dizilerin en önemli mesajlarıysa liderlikle ilgili. Söz konusu dizilerde işlenen liderler hata yapmıyorlar, yapsalar bile ya iyi niyetlerinden ya da etrafındakilerin yanlış yönlendirmesiyle hata yapıyorlar. Zaten genelde hata gibi görünen kararların, sonradan çok doğru hamleler oldukları ortaya çıkıyor. Liderin sözünden çıkılmaması gerektiği işlenerek lidere mutlak itaat isteniyor ve liderin etrafında kenetlenilmesi gerektiği mesajı veriliyor.

Yine bu dizilerde artık mide bulandırıcı bir hale bürünmüş olan, lidere manevi destek olmakal ve yol göstericilikle görevli dini tiplemeler de önemli yer tutuyor.

(Aslında bu tarz tiplerin geçmişi uzun sayılır. Türk televizyonlarında bu karakterler ilk kez Osman Sınav’ın mafya dizilerinde ortaya çıkmıştı. Her mafya dizisinde bir benzeri olan bu karakterler ilk piyasaya sürüldüklerinde hafif deli bir görüntü çiziyor, Yeşilçam filmlerindeki bilge balıkçı tiplemelerine benziyorlardı. AKP ile birlikte bu bilge tipler yavaş yavaş tasavvufla ilgilenen ve ana karaktere manevi güç sağlayan tiplere dönüştü.

Düşünüldüğü zaman mafya dizilerindeki ‘bilge’ tiplerin tarikat şeflerine dönüşümüne, mafya liderlerinin Erdoğan’ı temsil eden tarihi karakterlere dönüşümü de eşlik ediyor. Erdoğan’ın televizyon ekranlarında çete reisleriyle ve çek senet tahsilatçılarıyla eşitlenmesi, Ahmet Şık’ın AKP’yi ‘mafya iktidarı’ olarak tanımlamasına denk düşen ‘hoş’ bir tesadüf görülebilir.)

Bu maya tutar mı?

Özetlemek gerekirse: Mutlak itaat ile birbirine bağlanan millet-tarikat-lider piramidi, özgürlük ve demokrasi taleplerini ‘yabancılık’la damgalama, bazen birbirinin içinde eriyen “solun kültürel iktidarına karşı cihat” ile “kültürün kendisine karşı cihat”..

AKP’nin kültür politikasının içeriği büyük ölçüde bunlardan ibaret.

Peki bu politika başarılı olur mu?

Türkiye halkı, AKP’nin kendisine biçtiği deli gömleğini yırtıp attığını defalarca gösterdi. Ne olursa olsun, Türkiye halkının büyük bölümü AKP’yi kabul etmedi ve etmeyecek. Televizyonun etkisi elbette küçümsenmemeli ancak bu yama TRT dizileriyle kapatılacak kadar küçük de değildir.

Bu ülkenini ilerici birikimiyle başa çıkmak AKP’nin boyunu aşar. AKP’liler kültürel iktidarı ‘bizden’ almak istiyorsa işe ‘bizim’ kadar güzel sanat üreterek başlasınlar.

Yayındayız

Sınıfsal Bakış

Sizin için Önerilenler

Yazarlar

Yolculuk Blog