Bizimle İletişime Geç

Dünya

ANALİZ | Britanya’nın seçimi ne anlama geliyor?

Britanya’da erken seçim yapıldı. Theresa May liderliğindeki Muhafazakar Parti’nin, parlamentoda daha fazla sandalye elde edeceği beklentisiyle gittiği erken seçim, çoğunluğu kaybetmesiyle sonuçlandı.

Tek başına iktidar olan Muhafazakar Parti’nin erken seçim kararı almasındaki temel etmen, onu İşçi Partisi’nin 24 puan önünde gösteren kamuoyu yoklamalarıydı.

İki aydan kısa süre içinde farkın azaldığını ortaya koyan kimi araştırmalar yayınlanmıştı ancak genel olarak İşçi Partisi’nin bu kadar yüksek oy alabileceğine ihtimal verilmiyordu. Ortaya çıkan sonuçlar bu yüzden genelde şaşkınlık yaratırken, Muhafazakar Parti için yenilgi, İşçi Partisi içinse önemli bir başarı olarak addedildi.

Seçimlerden önceki hava tersine döndü şimdi. Liderliği tartışılmayan Theresa May, partisi içinde “dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” diye ifade edilecek duruma sebebiyet vermekten tartışılır, hatta istifası yüksekten dillendirilir hale gelirken, bu seçimle İşçi Partisi’ne veda edeceği öngörülen –İşçi Partisi içindeki Blarciler dahil düzenin dümen suyunda olanlar tarafından da hararetle istenen- Jeremy Corbyn ise partisini pratik ve ideolojik sıkışmışlıktan kurtaran ve geleceğe umutla bakmasını sağlayan muzaffer bir lider konumunda.

İngiltere’de ve dünyada önemli etkiler yaratacağını düşündüğümüz sonuçlara ilişkin açıklanmaya muhtaç iki durum olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi İşçi Partisi’nin çok geriden başladığı yarışı, 2 aydan kısa bir süre içinde, 2015 yılında aldığı oyları %10’a yakın artırmak gibi bütün analistler tarafından teslim edilen önemli bir başarıyla bitirmesi. (Bu süreçte Jeremy Corbyn’in sağcı basın tarafından; “terörist destekçisi olma”, “ulusal güvenlik için risk oluşturma” vb. gibi bir dolu yoğun çarpıtma, aşağılama ve şeytanlaştırma girişimlerine maruz kaldığını da ifade edelim.)

İkincisi kamuoyu yoklamalarına göre daha yüksek bir oran yakalaması öngörülürken Muhafazakar Parti’nin %42’de kalması.

Ancak bu bahiste açıklanması gereken, çalışanları büyük sıkıntılar içine sokan neo liberal saldırının birinci elden faili olan Muhafazakar Parti’nin niye öngörülenin altında oy aldığı değil, hala nasıl bu kadar oy alabildiği olmalı.
Bu iki başlık altında tartışacağımız sonuçlara yakından bakalım önce:

8 Haziran günü yapılan seçime katılım %68.7 olarak gerçekleşti. 650 sandalyeli Avam Kamarası’nda Muhafazakar Parti salt çoğunluk olan 326’ya ulaşamadı ve 318 milletvekilliğinde kaldı. Geçerli oyların ise %42.4’ünü (Oy sayısı: 13,667,213 oy) aldı.
Jeremy Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi ise oyların %40’ını alarak (Oy sayısı: 12,874,985) 262 milletvekilliği kazandı.

Muhafazakar Parti’ye oy vermiş seçmenlerin yarısı yani 400 bini İşçi Partisi’ni tercih etmiş olsa birincilik el değiştirmiş olacaktı.

Şimdi seçmen davranışını daha iyi anlamızı sağlayacak 2015 seçimleriyle karşılaştırmalı sonuçlara bakalım:

2015 Genel Seçim Oy Oranları 2017 Genel Seçim Oy Oranları Fark

Muhafazakar Parti : 36.9 42.4 +5.5

İşçi Partisi : 30.4 40.0 +9.5

Britanya Bağımsızlık Partisi: 12.6 1.8 -10.8

Liberal Demokrat Parti : 7.9 7.4 -0.5

İskoç Ulusal Partisi : 4.7 3.0 -1.7

Yeşil Parti : 3.8 1.6 -2.2

İşçi Partisi’nin seçim başarısı neye dayanıyor?

Rakamların da ortaya koyduğu gibi seçimlerde en büyük başarıyı Jeremy Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi elde etti. Parti bir önceki seçimlere göre oylarını %9.5 oranında artırdı. Gençler arasında elde ettiği destek ise muazzam. NME firmasının yaptığı sandık çıkış anketine göre 18-34 yaş grubunda yer alan seçmenlerin 2/3’ü Jeremy Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi’ne oy verdi. (http://www.nme.com/news/nme-exit-poll-young-voters-2017-general-election-2086012)

Hiç kuşkusuz partinin bu başarısı temelde “çoğunluk için, azınlık için değil” (for the many, not the few) sloganında özlü biçimde ifade edilen ve düzen sınırları içinde olabileceği kadar sınıf karşıtlığı temeline dayanan sol programdan geliyor.

Programın en çarpıcı başlıkları şunlardı:

-İngiltere’deki demiryollarının ve dokuz su şirketinin kamulaştırılması

-Kamu mülkiyetine dayanan bir enerji sistemine doğru yol alınması

-Ücretsiz çocuk bakımının yaygınlaştırılması

-Sıfır saat sözleşmelerinin son bulması

-Her yıl fiyatı uygun olan 100 bin ev inşa edilmesi

İşçi Partisi’nin seçim manifestosunda, bütün bu vaatlerin Britanya’nın en zengin %5’lik kesiminden alınacak vergilerden elde edilecek gelirle karşılanacağı belirtiliyordu. Şirketlerin ödedikleri vergilerde artışa gidileceği, vergi kaçırmanın önüne geçileceği ve yılda 80 bin Sterlin’den yüksek gelir elde edenlere daha yüksek vergiler getirileceği de manifestoda belirtilen politikalar arasındaydı.

İşçi Partisi’nin neo liberal saldırganlığa karşı cepheden karşı çıkan bu sol programı geçmişte Tony Blair-Gordon Brown döneminde uygulanan; özelleştirmelere imza atan, finansal sektörü kucaklayan, sosyal devlet anlayışını erezyona uğratan sağcı politikalar dolayısıyla partiye küsmüş kesimleri yeniden kazanmak için taze bir başlangıç oldu.

İşçi Partisi bu halkçı/sol programı çok enerjik bir şekilde il il, sokak sokak halka anlatmaya koyuldu. 2 aydan kısa süre içinde 100’e yakın yerleşim yerinde geniş katılımlı mitingler yapıldı. Jeremy Corbyn’in lider olması sonrası sayısı 500 bine çıkan parti üyelerinin içinden ve çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu büyük bir gönüllü grubu seferber oldu. Jeremy Corbyn’in lekesiz, ilkeli politik geçmişi de bu sol programın kitleler nezdinde inandırıcılık kazanmasında önemli etki yaptı.

Çöplük nitelemesini fazlasıyla hakeden Britanya sağcı basınının Corbyn’i yerleşik siyasi lider tipine uymadığı için eleştirmesi, aşağılaması da artık bu nevi siyasi tarzı nefret objesi olarak gören geniş halk kesimlerinde ters etki yarattı bir bakıma.

Muhafazakar Parti’nin 1. Parti olması

Evet girişte de ifade ettiğimiz gibi 2008 yılında başlayan ve giderek derinleşen ekonomik krizin sonuçlarını; kesinti programları, sosyal hak ve hizmetlerin gaspı gibi yöntemlerle en acımasız biçimde yaşayan bir ülkede bu politikalardan sorumlu Muhafazakar Parti’nin nasıl bu kadar çok oy alabildiği izaha muhtaç bir durum aslında.

Bu bahiste ilk üzerinde durulması gereken nokta toplumu bir nevi öğrenilmiş çaresizlik içine sokan koşullar.

“Bir İngiliz komşusunu tanımamayı özgürlük addeder.” Marks’a ait olduğu ifade edilen bu söz, toplumu rekabet ve yarışmanın her türlü kötülümleştirici etkisine maruz bırakan yanıyla kapitalizmin bu coğrafyada “insanı nasıl insanın kurdu” haline getirdiğini de özlü biçimde ifade ediyor sanki.

Böylesi bir gerçeklikte şekillenmiş insanların, adı neredeyse Thatcher’le birlikte anılan neo liberalizmin sistemli ideolojik saldırısına da maruz kaldığını düşündüğümüzde, niye bu kadar zayıf, tüketimci ve bireyci bir hale geldiğini anlayabiliriz.

Sonuç olarak reel sosyalist sistemin yıkılmasıyla birlikte artık bir doğa kanunu olarak belletilen, alternatifi olamayacağına hükmedilen piyasacı hakimiyet geniş kitlelerin bir nevi öğrenilmiş çaresizlik hali içine girmesine yol açtı.

Bu koşullarda neo liberal politikaların hakimiyeti altında, geleceğinden emin olmayan, güvencesizleştirilmiş, işsiz kalma tehdidini her daim ensesinde hisseden, geliri erezyona uğramış insanlar daha akıllıca ve adil bulsalar bile yeni bir sistem fikrine yakınlık gösterecek durumda değillerdi. Böylesi bir alternatif öneren güçlü partilerin yokluğu da cabası.

Ancak 2008’te başlayan ve giderek bir bunalım derecesine vararak toplumu tarumar eden kriz neo liberal anlatının inandırıcılığına ölümcül darbeler indirdi. Toplumun en üst gelir grubu dışında kalan kesimleri her geçen gün daha fazla ekonomik yıkım içine sokan politikaların savunulabilir yanı kalmadı.

Tam bu noktada “toplum diye bir şey yoktur” diyerek bencilliğin ve bireyciliğin manifestosunu yazmış Thatcher’in partisi uyanık biçimde neoliberal ekonomik politikalarla arasına mesafe koymaya çalıştı başta.

Theresa May daha 11 Temmuz 2016’da bir önceki başbakan David Cameron yerine Muhafazakar Parti’nin başına geçtiği toplantıda, Muhafazakar Parti’nin çalışanların hizmetinde olacağını söylemiş ve çalışanların haklarına vurgu yapmıştı. “Herkesin faydasına olacak bir ekonomi programı”nı devreye sokacağını vaat ettiği konuşmada May, eşitsizlikle mücadele, yüksek gelirlerin adil biçimde vergilendirilmesi, daha iyi eğitim sistemi, çalışanların şirketlerde yönetime katılması, İngiltere’deki işyerlerinin yurtdışına kaymasına karşı önlemlerin alınması gibi politikalardan da bahsetmişti.

Muhafazakar Parti’nin seçim manifestosu da aynı şekilde küreselleşmenin kaybedenleri olan orta ve alt sınıfları çekmeye dönük şöylesi vaatlerle doluydu:

Ulusal Sağlık Sistemi bütçesini 2023’e kadar 8 milyar sterlin artırmak

2022’ye kadar okullara tahsis edilen bütçeyi 4 milyar sterlin artırmak, okulların bütçe kesintilerinden etkilenmemesini sağlamak

İngiltere’ye gelen net göçmen sayısını yılda on binli rakamlara indirmek

Bütçe açığını 2025’e kadar kapatmak

Kurumlar vergisini azaltmak

2020’ye kadar bir milyon konut inşa edip bu sayıyı 2022’ye kadar 500 bin daha artırmak

Evsizliği Azaltma Yasası ile evsiz sayısını yarı yarıya azaltmak

Bu gözboyacı politik vaatlerin yanında Muhafazakar Parti; güvenli, istikrarlı Britanya’ya ancak kendi iktidarları sayesinde sahip olunabileceğini, olası bir İşçi Partisi iktidarının ise yıkım yaratacağı korkusunu işledi. Seçime yaklaşılan son günlerde ise propagandasını neredeyse tamamen “ulusal güvenliği” riske eden “terörist dostu” Jeremy Corbyn algısı yaratma üstüne kurdu.
Tüm bu koşullar ve çabalar tekelci sermayenin, üst gelir gruplarının temsilcisi ve yılmaz bekçisi Muhafazakar Parti’yi % 42.4 oyla birinci parti olarak tutabildi. Ancak bundan sonra işlerinin giderek zorlaşacağını, kitleleri yedeklemekte eskisi gibi başarılı olamayacaklarını öngörebiliriz rahatlıkla.

Sonuç olarak;

İşçi Partisi’nin halkçı/sol bir program ve söylemle elde ettiği %40’lık destek sınıf eksenli mücadelenin önünün daha da açılması anlamına geliyor. Programının yarattığı heyecan ve karşılık, sınıf karşıtlığı temelinde yürütülecek emek eksenli mücadelenin tek çıkış yolu olduğunu gösteriyor. İngiltere gibi bir ülkede yaşanan bu gelişmelerin dünya çapında esinleyici olacağı açık.
Sonuçlar aynı zamanda geniş kitlelerin politik olarak bir radikalleşme içine girdiğine de işaret ediyor. Mevcut ekonomik ve politik sistemin zenginlerin çıkarlarını karşılamaya dönük kurgulandığı ve değiştirilmesi gerektiği düşüncesi her geçen gün daha fazla karşılık buluyor.

Jeremy Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi’nin başarısı parti içindeki sağ çizginin etkisini kaybetmesine de yol açacak. Bu anlamda Corbyn’in parti içindeki ideolojik mücadeleyi kazandığını söylemek de mümkün.

Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi gerçek bir sosyalist parti değil evet. Ancak sınıf eksenli siyasetle elde ettiği bu başarı sınıf mücadelesinin geliştirilmesinde, ilerletilmesinde önemli fırsatlar sunuyor. Emekçi kitlelerin hareketlenmesi, politikleşmesi devrimci siyasetin etki alanını büyütüyor.

Yorumlar

Sınıfsal Bakış

Dünya