Bizimle İletişime Geç

Yolculuk Blog

ANALİZ | Kore’de yalanlar ve gerçekler…

Bu yazı, ilk olarak, on beş günde bir yayımlanan Yolculuk Gazetesi’nin 11 Mayıs 2017 tarihli nüshasında yayımlanmıştır

Emperyalizm çağında medya, insanları bilgilendirmek için değil düşünmesini engelleyerek aptallaştırmak için çalışıyor. Ana akım medya için gerçek, yaşanan değil kurgulanandır. Hükümetler hayal ettikleri, gerçekleşmesini çok istedikleri bir proje için milyarlarca dolar akıtarak düşünce kuruluşları adı altında örgütlenen çeşitli kurumlara sipariş verirler. Bu kuruluşlar, ellerindeki imkanlar ve kurmuş oldukları ilişkiler üzerinden adeta toplumu hipnotize ederek yönlendirmeye çalışır.

Örnekler bol, her gün de bollaşıyor. Körfez Savaşı sırasında petrole bulanmış karabatak kuşu görüntülerinin Saddam’ın denize döktürdüğü petrolün yarattığı çevre felaketi olduğu sabah akşam propaganda edilmiş, ancak yıllar sonra o görüntülerin Fransa’da batan bir tanker sonucu oluşan bir çevre felaketi olduğu ortaya çıkmıştı. ‘Yok artık’ dedirtecek örnekleri ise hergün Suriye’de görüyoruz. “Esed rejimi kimyasal silah kullanıyor” temalı delilsiz haberler artık vaka-i adiyeden sayılıyor.

Ismarlama habercilikle Küba Devrimi‘nin üç komutanından biri olan Raul Castro’nun cumhurbaşkanlığına getirilmesi ve Fidel Castro‘nun hayatını kaybetmesi sırasında da yaşamıştık. Küba’da hanedanlığa geçildiğine dair bilgi kirliliği etrafa saçılmış, Türkiye’deki pek çok aklı evvel ABD’li senatörlerin arkasına dizilmişti.

Irak Savaşı sırasında ise dünya iliştirilmiş gazetecilik kavramıyla tanıştı. O dönemde pek çok gazetecinin bölgeye gitmeden önce çeşitli eğitimlerden geçirildiği ve bir sözleşme imzalatılarak neyi görüp görmeyeceklerinin belirlendiği ortaya çıktı. ABD tankları içinde taşınan, işgal edilen yerlerde hazırlanmış senaryoyu sahneye koyan bu gazeteciler işgalcilerin çiçeklerle karşılanacağı masalını anlatıyorlardı.

Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti‘ne dönük kara propaganda da aşağı yukarı böyle bir durum. Önce KDHC’de yaşayan insanların açlıktan öldüğü, yoksulluğun ve sefaletin kol gezdiği ülkede önderlerin saraylarda yaşadığı yalanı yayılmaya başlandı. Devamında despot, saldırgan bir önderlik portresi çizilmeye çalışıldı. Bütün bunların üzerine ‘nükleer silah’ korkusu serpiştirilerek ‘çılgın diktatör’ün elinde açlık çeken ülke imajı tamamlandı.

KDHC’de gerçekte neler oluyor?

KDHC‘de gerçekte neler olduğu sorusu ise ‘en kurt’ dış politika yorumcularının bile ilgisini çekmiyor. KDHC soğuk savaş esnasında Küba’yla birlikte en çok tehdit altında olan iki ülkeden biri oldu. ABD Kore Savaşı’nın ardından hem Güney Kore’yi hem de Japonya’yı birer cephaneliğe çevirdi. Güney Kore’ye binden fazla nükleer bomba yerleştirdi. Hala Güney Kore’de bulunan bu bombaların dışında nükleer denizaltıların, nükleer stratejik borbardıman uçaklarının ve nükleer tahrikli uçak gemilerinin de bulunduğu savaş araçları da namlularını on yıllardır KDHC‘ye çevirmiş durumda.

Bütün bu askeri kuşatmaya Küba’da yaşanandan bile kat kat ağır bir ekonomik abluka eşlik etti. KDHC‘nin ticaret yapması, Kore’de üretilmesi imkansız en temel gıda maddelerine bile ulaşması engellendi. Bu abluka, sosyalist kamp ayaktayken KDHC‘ye çok dokunmuyordu. Ülke, Güney Kore’den daha büyük bir ekonomiye sahipti, her açıdan çok daha gelişmişti. Ama Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra KDHC ekonomik olarak zor günler geçirmeye başladı.

ABD’nin KDHC‘ye uyguladığı düşmanlık politikası, KDHC’nin ABD güvenliğini tehdit ediyor olmasından ya da daha önce herhangi bir zarar vermiş olmasından kaynaklanmıyor. Bu tutumun “gerekçesi” KDHC’nin ABD’nin kurallarına uymaması, Asya bölgesini hükmetme konusunda ABD’ye ayak bağı olmasıdır.

ABD’nin KDHC düşmanlığı basitçe bir ‘anlaşamama’ sorunundan ibaret değil, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti yok edilmek isteniyor. ABD’nin bu düşmanlığı, basit yaptırımlar veya blöfler üzerinden değil, en sert araçlar üzerinden gerçekleştiriliyor.

Kore Yarımadası’nda sürekli yükselen gerginliğin esas nedeni, ABD’nin KDHC’ye karşı düşmanlık politikası yürütüyor oluşudur. Kore Yarımadası’ndaki ‘nükleer silahlar’ meselesinin esas nedeni, ABD’nin Güney Kore’ye yerleştirdiği nükleer silahlarla KDHC’nin bağımsızlığını ve var olma hakkını ciddi biçimde tehdit ediyor olduğu gerçeğidir. Sorunu bu şekilde, gerçek nedenleriyle ortaya koymadıkça KDHC‘yi eleştirmek ve barış için adım atmamakla eleştirmek anlamsızdır.

En büyük nükleer güç olan ABD, fazla nüfusa ve kaynaklara sahip olmayan KDHC’yi, yarım yüzyıldan fazla süredir nükleer silahlarla tehdit ederken ve şantaj uygularken, KDHC’nin bu şartlar altında ekonomisini geliştirmeye odaklanmak yerine askeri harcamalarını arttırmak zorunda kalıyor.

Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’na bağlı IFAS’ta araştırmacı olan Kim Kwang Hak’ın, 19 Nisan’da nknews.org’da yayımlanan ve soL Haber’in çevirdiği makalesinde gerginliğin kökeni net şekilde anlatılıyor:

Kore Yarımadası ile ilgili sorun, sözde tek ve en büyük nükleer güç olan ve nükleer silahı olmayan bir ülkenin kendi bağımsızlığını, itibarını ve var olma hakkını koruyabilmek için nükleerleşmesine sebep olan ABD’nin, on yıllardır KDHC’ye karşı uyguladığı düşmanca tutumdur. ABD’nin bu düşmanlığı, KDHC’nin kuruluşundan beri bağımsızlığını tanımadığı zamandan başlamış, yarım yüzyıldan fazladır sürdürdüğü, eşi benzeri görülmemiş siyasi, ekonomik ve askeri baskılarla pekiştirilmiştir.

Başka bir deyişle, düşmanlık politikasını ilk başlatan KDHC değil, ABD’dir ve nükleer silahlar konusunun patlak vermesiyle büyütülmeye çalışılan Kore Yarımadası meselesinin müsebbibi bu politikadır. Kendisini “dünya barışı ve istikrarının koruyucusu” olarak göstermeye çalışan ABD’nin Kore Yarımadası’ndaki “başarıları”, bölgenin bölünmesini sağlamak, savaşın sarılmaz yaralarını bırakmak ve aynı kandan olan, antik çağlardan beri birarada yaşayan halkı birbirine düşman ederek, bölgeyi kardeş katili olunan bir savaşa sürüklemekten ibarettir.”

Sorun sadece Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti mi?

ABD, bir yandan KDHC’ni tehdit olarak göstererek Güney Kore, Japonya üzerinde daha çok denetim kurmaya çalışırken diğer yandan yeni üsler, asker sayısının artırılması, silah satışı gibi yollarla bölgedeki hakimiyetini pekiştirmeye çalışıyor.

ABD, KDHC üzerinden Çin ve Rusya’yı da sıkıştırmayı planlıyor. KDHC’yi bahane ederek Pasifik Okyanusu’nda daha fazla uçak gemisini, denizaltı vb. konuşlandırıp Çin’i denizden de kuşatmanın peşinde.

ABD’nin insan hayatını önemseme, dünya barışı için kaygılanma gibi bir derdi olmadığı malum. Emperyalistler, yüz binlerce insanı katlederken bile en çok “insan haklarına” vurgu yaparlar.

KDHC‘ye yönelik yaptıkları nükleer karşıtı yaygara da böyledir. Nükleer silahlanmadan rahatsız olduklarını ifade ederler ve kendi kurdukları birliklerle (Silahlanma Güvenliği Girişimi vb.), KDHC gibi ülkelerin dünya barışını tehdit ettiğini söylerler. Halbuki en çok nükleer silah kendilerinde vardır ve dünya üzerinde nükleer silah kullanmış tek devlet de ABD’dir. İsrail’in sahip olduğu kullanıma hazır nükleer silahlardan ise hiç bahsetmezler. Pakistan gibi El Kaide ve Taliban’ın cirit attığı, devlet mekanizması ve istihbaratı cihatçılar tarafından delik teşik edilmiş bir ülkenin nükleer silaha sahip olması tartışma konusu bile değildir.

Ama söz konusu KDHC olunca ayağa kalkar ve barış havarisi kesilirler. ABD’yi asıl rahatsız eden şey; silahın kendisine boyun eğmeyen bir devlette olmasıdır.

KDHC bütün bu gerilimin başlıca tarafı olmasına rağmen esnasında en az sözü dinlenen, konuya yaklaşımı en az bilinen cephe durumunda. Ana akım medyadaki KDHC profili dengesiz bir imaj çizse de ülke ne tür bir tehditle karşı karşı olduğunu ve bu tehdidi nasıl karşılayacağını biliyor.

Pyongyang‘da ikamet eden KDHC Devlet Başkanı Kim Jong-Un‘un ağabeyi Kim Sung-Chol, kısa bir süre önce AP’ye verdiği röpotajda KDHC’nin yaşanan gerilimde ne yapacağına dair spekülasyonlara şöyle yanıt vermişti:

“Barışı seviyoruz, ama asla bunun için yalvarmayacağız; eğer kim bizi kışkırtmaya kalkarsa, kendi gücümüzle kendimizi en güçlü şekilde savunuruz ve savunmaya da devam edeceğiz.”

Yorumlar

Sınıfsal Bakış

Yolculuk Blog