Bizimle İletişime Geç

Sınıfsal Bakış

Başkanlık referandumu nedir, neden biz kazanacağız?

Süreç ilerledikçe, referandum tartışmaları çeşitleniyor ve konuşulacak konu artıyor. Dikkat edilirse özgürlükleri kısıtlayan maddelere dokunulmuyor. Din dersini zorunlu kılan madde, YÖK’ü üniversitelerin başına bela eden madde, seçim barajını düzenleyen madde onları rahatsız etmiyor. Anayasa, hakları ve özgürlükleri geliştirme açısından değil zorbalığı derinleştirme açısından güncelleniyor. Diğer bir ifadeyle, güncellenmiş bir Hitler veya Mussolini için değişiklik yapılıyor. Özgürlük, mega projelerle eşitleniyor ki bu da Nazizmin bir özelliğidir. Hatta bir başka açıdan Ortaçağın bir özelliğidir.

AKP/Erdoğan iktidarının mevcut anayasa değişikliğini halka anlatma, meşru gösterme şansı yok. Bu nedenle, toplumu kutuplaştırarak konunun özünün tartışılmasını önlemeye çalışıyor. İşçinin, emekçinin, kadının, Kürdün, Alevinin vb. halk kesimlerinin referandum tartışmasına hakları üzerinden girmediği, daha soyut veya kutuplaştırıcı tartışmaların yapıldığı bir zemin/iklim zorlanıyor, hatta dayatılıyor. Çünkü emek-sermaye, ezen-ezilen tartışmasında onlar kaybeder. Tam da bu nedenle, mevcut durum, sorunu da soruları da sadeleştirmeyi, anlaşılır bir dille anlatmayı ve öncelikler üzerinden gündem oluşturmayı gerektiriyor.

Nisan referandumu nedir; anayasa değişikliği ile ne amaçlanıyor?

Bu referandum, AKP eliyle 15 yıldır adım adım örgütlenmekte olan gerici ve faşist rejimin finalidir; onların “100 yıllık hesaplaşma” dedikleri parantezin kapanması bağlamında yapılmış en son ve en etkili hamlelerden biridir. OHAL koşullarında yaşananlar, Türkiye’ye giydirilmek istenen deli gömleğinin provasıdır. Bu konuda başarılı olmaları halinde yani referandumdan evet çıkması durumunda, ülke bir darbe iklimine girecektir. Bu, 12 Mart gibi 12 Eylül gibi bir darbedir; üstelik geçici değil kalıcı olması amaçlanıyor.

Daha önceki örneklerinden de bildiğimiz gibi darbe dönemlerinde tüm muhalif sesler susturulur, tüm itiraz potansiyelleri daha büyümeden etkisiz hale getirilir. Rant-talan ve yalan grafiği büyür. Mevcut tüm kaynak ve imkânlar sermaye güçlerine peşkeş çekilir. Bu konuda gerekli yasal düzenlemeler ve kadrosal güncellemeler yapılır. Emek-sermaye çelişmesi, sermayenin lehine yeniden düzenlenir. Emekçilerin kazanılmış hakları ya daha da geriletilir ya da tümüyle gasp edilir. Sendikalar, dernekler vb. örgütlülükler ya tasfiye edilir ya da işlemez hale getirilir. Tam da bu bağlamda bugün KHK’lerle yapılanlar, yarın başkanlık sisteminde yapılacakların habercisidir.
Ülkemizde elbette bugün de demokrasi yoktur. Kuvvetler ayrılığı kâğıt üzerinde varsa da büyük oranda aşındırılmış, işlemez hale getirilmiştir. Buna rağmen nispi demokratik öğeler adına; kuvvetler ayrılığı, cumhuriyet ve laiklik adına ne kalmışsa kökü kazınmak istenmektedir. Bu, geçmişten ders çıkarılarak güncellenmiş bir padişahlıktır; tarihin geriye işletilmesi ve egemenliğin bütünüyle saraya devredilmesidir. Ülkemizde kurumsallaştırılan ve adım adım derinleştirilen faşizmin açık icrasının anayasal bir güvenceye kavuşturulmasıdır.

İşte bu hukuksuzluklara, talan ve yağmaya halkın sesini çıkarmaması, olup bitene rıza göstermesi ve Saray’a itaat etmesi için yaşamın her kesitinde dinselleştirme dayatılıyor; sınıf bilincinden yoksun, itaat eden, şükürcü, beklentilerini öte dünyaya erteleyen bir kuşağın yetiştirilmesi için bir Ensar rejimi kuruluyor.

Referandumda kimlerle, nerede, nasıl çalışacağız?

Özellikle 20 Temmuz’da ilan edilen OHAL’le beraber yaşanan bir darbe ise ve başkanlık referandumuyla bu darbenin anayasal bir çerçeve kazandırılarak kalıcılaşması amaçlanıyorsa, böyle bir darbeden zarar görecek toplumun büyük çoğunluğuna ulaşmak ve onlarla beraber kalıcı ve örgütlü bir “hayır” çalışması yapmak gerekiyor.
Darbe gibi, işgal gibi böylesi olağanüstü dönemlerin özelliğidir; aradaki farklar bir engel olmaktan çıkarılır ve faşizme karşı birleşik cephe veya işgale karşı kurtuluş örgütlenmeleri gibi aynı amaç etrafında bir kenetlenme, bir yoldaşlaşma yaşanır. Clara Zetkin’in 1932 yılında Reichstag’da yaptığı “Tüm tehdit edilenler, tüm acı çekenler, haydi faşizme ve onun hükümetteki vekillerine karşı birleşik cepheye” biçimindeki çağrı buna örnektir.

Şimdi Gezi sürecinde de olduğu gibi forumlarda buluşma ve Haziran meclislerini (halkın kendi öz örgütlenmelerini) gerek sayıca gerekse nitelik olarak büyütme zamanıdır. Halkın kendisinin oluşturduğu, söz-yetki ve karar sahibi olduğu bu örgütlenmeleri tek tek evlere varana dek sokaklarda, mahallelerde örgütlemek mümkün. Bunlar, oluşturulabildiği ve işlev kazandığı oranda, hem referandumda “hayır”ın kazanmasının güvencesi hem de referandum sonrasında geleceği kazanmanın basamakları olacaktır.

Mevcut tablo, referandum sürecinde de sonrasında da mücadelenin sert geçeceğini gösteriyor. Sürecin sandığa sığmayan boyutları var; sürprizler de B-C planları da olabilir. Bütün bunlar, 17 Nisan ufkuyla örgütlenmeyi gerektiriyor. Böyle bir ufukla ve kesintisiz mücadele perspektifiyle, sandıktan çıkan “hayır” geleceği kazanma iradesine dönüştürülebilir.

Biz neden daha güçlüyüz?

Sistemlerini sömürü, baskı, zulüm ve haksızlık üzerine inşa edenler, saltanatlarının devamı için güçlü görünmek zorundalar. Bu nedenle, yalana da silaha da korkuya da yatırım yaparlar. Halkı ikna etmek ve rıza oluşturmak için uğraşsalar da korkuyu hâkim kılmaktan, silahlarıyla-hapishaneleriyle, yasalarıyla ve medya gücüyle tehdit oluşturmaktan vazgeçmezler. Ancak tüm çaba ve imkânlarına rağmen gerçekte biz daha güçlüyüz.

Sahip olduğumuz, haklılığın olduğu kadar gerçekliğin de gücüdür. Onlar, Asur Kralı Dehak’ın, Roma İmparatorluğu’nun, Osmanlı zulmünün, 12 Mart ve 12 Eylül faşizminin devamıdır. Biz Kawa’nın, Spartaküs’ün, Bedreddin’in, Denizlerin Mahirlerin, İbrahimlerin ve 12 Eylül zulmüne karşı duranların devamıyız. Onlar, Bushların Obamaların Merkellerin hizmetkârı, yağmayla büyütülen Cengizlerin Kalyonların Kolinlerin yoldaşıdır. Biz ise tüm ezilenlerin yoldaşıyız. Onlar, hurafelere tutunuyor, biz hakikatin peşindeyiz; onlar kötülüğü, çirkinliği ve gericiliği örgütlüyor, biz ise insanlığın en ileri değerlerini temsil eden sevginin, güzelliğin ve kardeşliğin toplumsallaştığı bir düzen için mücadele diyoruz.

Dünyanın bugünkü sisteminde silaha milyarlarca dolar harcanıyor. Ama her bir dakikada açlıktan veya tedavi edilebilir hastalıktan 30 çocuk ölüyor. Onlar, silaha yatırım yapanların tarafındalar. Bu düzenin sürmesine “evet” diyorlar. Biz ise “çocuklar ölmesin” diyen taraftayız. Ölümün, karanlığın ve yokluğun temsilcilerine “hayır” diyoruz. Bu nedenle daha güçlüyüz. Bu nedenle biz kazanacağız.

Yorumlar

Sınıfsal Bakış

Sınıfsal Bakış