Son Dakika

AKP ne yapmaya çalışıyor? – Umut Özenç

26 Kasım 2016 | by Yolculuk Gazete
AKP ne yapmaya çalışıyor? – Umut Özenç
Yolculuk Blog

Sorunun amacı şu: AKP, baskıların hızla arttığı ve kendisine göre düşman cephesinin böylesine genişlediği bir siyasal pratiği neden tercih ediyor?

Öyle ya;

Bundan kısa bir süre önce kimi demokrat aydınları dahi yanına çekmeyi başarmış ve “yetmez ama evet” diyerek kendisine bu kesimlerden dahi destek bulmuş bir siyasal yapı olarak karşımıza çıkan AKP’nin, relaks siyasette elinin oldukça rahat olduğu gözlemleniyordu. Ancak değişen Suriye atmosferi ile beraber 1 Kasım seçimleri ile startını almış olan agresif siyaset, bugün hemen her alanda AKP’nin düşman cephesini genişleten bir pratiğe doğru evrildi. Gelinen noktada ülke yangın yerine dönmüş, parlamento bombalanmış, muhalif her kesim içinse zindan yolu kaçınılmaz hale gelmiştir.

Kuşkusuz bu durumun birçok nedeni vardır.

Ama aslolan, Türkiye’nin aktif taşeron siyasetinin iflasıdır. Suriye bataklığı ve iç siyasette yükselen gerilim ise bu agresif siyaseti koşullayan nedenlerin başında geldi. Dolayısıyla siyasal krizin derinleşmesi, Erdoğan’ın “Koşmazsam düşerim” stratejisinin ortaya çıkmasına neden oldu. Derinlikli stratejinin kırılgan ve hatta parçalanmış sonuçlarının, PowerTrans ile ortaya çıkan uluslararası yolsuzlukların ve de en önemlisi ittifak güçleri ile girişilen anlaşmazlıkların böylesi bir stratejiye neden olduğunu söyleyebilmek mümkün.

Ancak mesele sadece bu stratejiden ibaret değildir.” Koşmazsam düşerim” refleksi ise sadece olgunun bir yönüdür.
Özellikle Türkiye Burjuvazisi’ni arkasına alan bir dikta inşasından bahsediyoruz. Ve bu durum, özelde AKP’nin bir proje olarak halen egemen denklemlerde aktif rol aldığını ve ilerleyen süreçte tasarlanan planların asli olmasa da, aktörü olduğunu kanıtlıyor. AKP’nin on yılların birikimi diyebileceğimiz bu taşeronluk hali kaçınılmaz bir roldür. Onun tasarlanışı da, sahneye sürülmesi de belli bir sürecin ihtiyacıdır. Egemenler cephesinde onun konjonktürel faydası lehte düşünülmektedir. Bu bağlamda sahte efelenmelere, “yüzümüzü başka bir kutba döneriz” hezeyanlarına çok itibar etmemek gerekir. Zira ipler başta ABD olmak üzere halen emperyalizmin elindedir.

***

Bırakalım işçi ibaresinden korkarak vatan adını alıp yurtsever görünüme ihtiyaç duyan karanlıkçı Aydınlık, bu sürecin bir eksen değiştirme olduğunu düşünsün. Bırakalım o ve onun gibiler AKP’nin sistem dışına düştüğünü ifade etsin. Sosyoloji ve siyaset bilimine aykırı bu türden değerlendirmelerin bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Olsa olsa süreçten çıkar damıtmanın siyasal argümanlarıdır. Onlar safını belli etmenin gereği olarak AKP’ye yeni roller biçseler de olgular yeni rollerin öyle kolay kolay değişmeyeceğine işaret ediyor.

Türkiye’nin ne eksen değiştirmeye ne de verili koşullarda içinde bulunduğu siyasal ve ekonomik krizi atlatabilecek mecali vardır. Bu nettir. NATO, BM ve AB’ye efelenmelerin ardında yatan gerçekliğin, esas itibariyle kontrollü gerilim politikasıyla iç politikada belirleyici olmaktan başka bir anlamı yoktur.

Neden mi?

Çok Basit.

Türkiye muazzam bir ekonomik kriz ile karşı karşıyadır. Değişen Ortadoğu dengesi ise onu çıkmaza sürüklemektedir. AKP tam da bu anlamda yıllardır ipini elinde bulunduranlara sırtını dönmek bir yana aksine onlardan kopmamak bağlamında yalvaran ve bunu da düşük perdeden efelenerek agresif esnaf edasıyla hareket etmektedir. AB’ye dönük çıkışların altında yatan gerçeklik de budur.

Türkiye, dış ticaretinin neredeyse yarısını AB ile gerçekleştirirken, AKP’nin böylesi bir atraksiyona girebileceğini düşünmek dahi ahmaklıktır. Somut anlamda bir ekonomik kriz ile karşı karşıya kalan bir gücün elindekini yitirecek kadar kesin hamleler yapmayacağı bilinir. Hele ki ekonominin üçüncü çeyrek olarak tanımlanan yıllık zaman diliminde küçüldüğüne dair bu kadar veri oluşmuş ve süreç adeta bir girdap halini almışken! Sadece ülkedeki otomotiv sektörünü ele alarak ve bu sektördeki Avrupa kementini boğazımızda hissederken bunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Erdoğan halen “ekonomi alanında bir sıkıntıdan bahsetmek mümkün değildir” gibi açıklamalarda bulunurken, TÜİK’in verilerine göre ekonomi 2009 krizini aratır niteliktedir. Geçtiğimiz günlerde açıklanan sanayi üretimi, sanayi cirosu ve perakende satış verileri ise üçüncü çeyrekte kesinlikle büyüme değil, küçülme yaşandığına ilişkin güçlü belirtilerden bahsediyor. Yine geçen hafta açıklanan cari açık verileri, bu kronik sorunda yeni bir tırmanışın başladığını, bunun da gelecek büyümesini olumsuz etkileyeceğinin sinyallerinden bahsediyor.

Yine TÜİK’in verilerine göre tüm AVM’leri ve belli büyüklüklerdeki ticari işletmeleri kapsayan perakende satış hacminde yılın üçüncü çeyreğinde satışların çok azaldığı, birçok alt dalda ise geçen yıla göre gerilediğini ortaya koyuyor. Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış sabit fiyatlarla perakende satış hacmi, 2016’nın üçüncü çeyreğinde bir önceki çeyreğe göre yüzde 1.7 gerilemiş durumda.

Rusya ile girilen çeşitli ekonomik ilişkilerin henüz netleşmediği bir ortamda Türkiye burjuvazisine seslenen Erdoğan’ın kendi sesinin gazına geldiği söylenebilir. Ancak manipülasyon ne kadar cevval olsa da henüz bir kazan-kazan ilişkisinden bahsedilemez. Bunu en azından şimdilik Rusya ile girilen grift ilişkiden anlayabiliriz. Dış ticarette büyüyen belirsizlikler ise kaygı verici.

Zira tüm veriler Türkiye ekonomisinin büyümesi ile dış ticaret arasındaki ilişkinin daha çok zayıfladığı ve dış talebin büyümeye katkı yapmadığını gösteriyor. Ballandıra ballandıra anlatılan ve ülke için en önemli kalem olarak görülen toplam ihracat içinde AB’nin payı ise yüzde 48.5 ile yerinde sayıyor. Bu durum ise cari açık bağlamında önemli bir yerde duruyor. Kaldı ki Türkiye, dış ticarette uzun yıllardır AB ile tutunmaya çalışan bir yapıya sahip. Ve neredeyse tüm dış ticaretini belirleyen en önemli alan olarak halen AB görülüyor.

Cari açık ise daha derin belirsizliklerle dolu.

Cari açık rakamları gün geçtikçe artmaya devam ediyor. Sadece 12 aylık cari açık tablosunda 32.4 milyar gibi meblağlardan bahsedilmesi bunun kanıtı.

Bu kaygılar içerisinde nasıl bir eksen tercihi yapılabilir ki?

Diğer yandan ülkenin yıllardır adeta üstüne giydiği bir üniforma olarak değerlendirebileceğimiz taşeronluk ve tetikçilik üniformasını bir anda çıkarması tahayyül dahi edilemez.

Sen gidip tüm pazar alanlarını, üretim çeşitliliği ve kapasitesini Batı’ya doğru şekillendireceksin sonra da “Ben bunu kabul etmem” diyerek başka hülyalarla manipülasyona başvuracaksın.

Neymiş yüzümüzü Şanghay İşbirliği Örgütü’ne dönermişiz.

Örneğin NATO üyesi bir ülkenin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne resmi üyeliği söz konusu olamayacağı ve iktisadi birliktelik olmaması hasebiyle Türkiye’ye ek bir ticari fırsat oluşturmayacağını söylemek isabetsiz değildir. Kaldı ki Türkiye zaten Çin gibi bir ülkeyle yıllardır ekonomik ilişki içinde. Ancak bu ilişki genel anlamda Çin’in aleyhine işliyor. Dolayısıyla Türkiye’nin Çin ve Rusya ile ticari ilişkilerine baktığımızda büyük bir dengesizlik göze çarpıyor. Zira Türkiye ile Çin arasındaki ticaret dengesi, Türkiye aleyhine işliyor. Bu durumun “mal bulmuş mağribi gibi” propagandasını yapmak yanlıştır. Türkiye, Çin’den 19,3 milyar dolarlık bir ithalat gerçekleştirirken ihracatı 1,5 milyar dolar seviyesinde. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine baktığımızda dahi 2016 Ocak-Eylül döneminde Türkiye’nin en büyük ithalat ortağının Çin olması, eksen kaydırmanın var olan krizi aşma bağlamında yeterince etkili olmadığının ifadesidir. Eğer kriz aşılacak olsaydı zaten Çin ile yapılan ithalat anlaşmaları neticesinde aşılırdı.

Kaldı ki muktedirin çevresindeki birçok iktisatçı da benzer vurgularda bulunuyor. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) ticaret açısından Avrupa Birliği’ne alternatif oluşturamayacağını söylüyorlar ve Türkiye’nin AB ile ticaret hacminin büyüklüğü ve gümrük birliği anlaşması göz önünde bulundurulduğunda ŞİÖ’nün küçük bir potansiyel teşkil ettiği vurgulanıyor.

TÜİK verilerine göre Türkiye’nin 2016’nın Ocak-Eylül döneminde AB’ye ihracatı 50.5 milyar dolar seviyesinde. Ve Türkiye’nin halen ihracatının yarısını AB ülkelerine yaptığını, pazar büyüklüğü ve derinliği açısından ŞİÖ ülkeleri, AB ile yapılan ticarete bir alternatif oluşturabilmekten henüz çok uzakta.

Kaldı ki siyasal anlamda karşı karşıya gelinen pek çok olgu Türkiye’nin eksen kayma tartışmalarında derinlikli olarak ele alınmıyor. Neredeyse 100 yıllık bir eksenin bir günde değişebileceği düşünülemez. Hele ki Ortadoğu’da yaşananların ardından ve devam eden yangın ortamında bu durum söz konusu dahi olamaz. Türkiye’de muktedir “eksenimi kaydırırım ha” diye efelenirken Çin’in Suriye’deki etkisini bilmediğimizi sanıyor galiba. Hadi ticari ilişkileri geliştirdin. Peki siyasal ilişkileri nereye oturtacaksın?

Örneğin Uygur üzerinden efelendiğin Çin ile bu konuda nasıl bir yol kat edeceksin? Uygur meselesinde Çin’in özellikle IŞİD ile ilişkilendirdiği Uygur bölgesindeki çeşitli örgütler konusunda nasıl tavır alacaksın. Üstelik Uygur meselesinde seni bir çıbanbaşı görürken bunun pek mümkün olmadığını söyleyebiliriz.

Ya da Çin fazla göze batmadan Suriye ile askeri ilişki geliştirirken burada sadece Ortadoğu denkleminde olma amacıyla değil, yarın kendilerini evde vuracak tehdidi Suriye’deyken bertaraf etme beklentisiyle hareket ederken sanırız bu pek kolay olmayacaktır.

Peki Suriye Cephesi’nde aktif rol alan Rusya ile kurulan ilişkilerin boyutu hep aynı mı kalacak. Salt uçak krizini atlattık diye Rusya ile bölgede karşı karşıya kalmanın başka nedenleri yok mu? Rusya ise Türkiye konusunda çok rahat ifadelerde bulunuyor. Malum; şuan ipi elinde bulunduruyor gibi gözüküyor. Örneğin Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne dahil olmasına sıcak baktığını ifade eden “Muktedir”in ardından Rusya’nın açıklaması kendinden eminliği ifade ediyordu. Böyle bir şey için Türkiye’nin NATO’dan çıkması şart diye buyuran Rusya parlamentosunun üst kanadı Federasyon Konseyi’nin Savunma Komitesi üyesi Aleksey Puşkov, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİO) üyeliği Erdoğan için mantıklı bir adım olurdu. ŞİÖ, AB’den farklı, onun yerine geçemez. Fakat AB’den farklı olarak ŞİÖ üyeleri tamamen egemen” ifadelerine yer verdi. Rus yetkili aynı zamanda , “Elbette ki ŞİÖ’ye girebilirsiniz ama egemen yani bağımsız olmak şartıyla, tüm bağımlılıklarınızdan kurtulursanız” diyor. “AB’den farklı” ifadesi ise “bir savunma birliği, ekonomik birlik değil” anlamında aslında Türkiye’nin böylesi radikal bir kararın anlamsızlığına dikkat çekmektir.

Kaldı ki yukarıda ifade edilen Suriye meselesi halen Rusya ve Türkiye arasında bir kama gibi. Hatta Türkiye El Bab ve Menbiç’e ilerlerken Suriye ve Rus kuvvetleri tarafından engelleniyor. Hatta vuruluyor. İşte tam da böylesi bir ortamda “Ben eksenimi kaydıracağım” demenin esas itibariyle var olan süreçte kontrollü gerilimden başka anlamı yoktur. Ucuz bir propagandadır.

***

Görünüyor ki Mesele, dış politikanın şahsileştirilmesi ve bir kişinin istikbali için sürüklenmeye açık hale getirilmesidir. Doğrudur. Tek adamlık biçimi ile istenilen şey genel anlamda hem tekeller hem de elinden kan damlayan terörist iktidar için dikensiz gül bahçesi yaratma projesidir.

Evet. Demokrasi söylemlerinin arşa vardığı bir süreçten meclisin dahil rafa kaldırıldığı bir iklimden bahsediyoruz. Yani Reis söylemleri ile görünürde Tek Adamlığı ifade eden bir süreçten.

Tek adamlık nedir?

Hafızalarımızı biraz tazeleyecek olursak, Emperyalizm ile Faşizm arasında, sermaye ile Tek Adamlık arasındaki uyum ve bağdan ne anlıyorsak bugün gelişmekte olan Reis’li Diktatörlüğün de ne anlama geldiğini de iyi anlamış oluruz.
Tıpkı Erdoğan’ın şuan yapamadığı ne var ki Başkanlık meselesini bu kadar gündeme getiriyor sorusunun ardında yatan gerçeklik gibi.

Erdoğan’ın fiili başkanlıktan resmi başkanlığa geçmek istemesinin tek bir anlamı vardır. O da dün farklı coğrafyaların dönemsel ihtiyaçlarına göre şekillenmiş ve ortaya çıkmış olan Duçe’lik ve Führer’lik gibi tek adam diktatörlüğüdür.

***

Türkiye, yeni sömürge bir ülkedir. Bu nitelik her ne kadar yeni güncellemelerle farklılıklar gösterse de emperyalizm koşullarında bakidir. Günümüz koşullarında bir ülke siyasetinin/siyasetçisinin konumu, bir dizi faktör yanında, asıl olarak ülkenin dünya ekonomisindeki yerine ve sermaye dokusunun gelişmişliğine bağlıdır. Dolayısıyla var olan kapitalizmin küreselleşme aşamasında merkez sermayenin yaşadığı derin krizler birçok ülkeyi etkileyen bir faktör olarak ön plana çıkar. Ve krizleri aşmaya ya da hafifletmeye çalışan aktörlerin hamleleri ise çevresel ekonomileri derin ekonomik çıkmazlara iter. Krizin yükünü ise özellikle de yeni sömürge ülkelere yıkar. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi.

Tam da bu bağlamda bu amaçla uygulanan emperyalist politikaların kolaylıkla ve de engelsiz bir biçimde hayata geçirilebilmesi aciliyet kazanır. Milli kahramanlıklar, bireysel kahramanlık söylemleri, korku ve dikta ise bu kolaylığın pratik adımları olarak hayatımızdaki yerini almış olur. Muhalefetin baskı altında tutulması ise bu işin ABC’sidir. Mutlak otoritenin kurulmasında temel işlev görür.

Bugün sık sık örneği verilen ve bizim yakın tarih olarak tanımladığımız 12 Eylül faşist cuntasının niteliği de bu duruma verilecek en önemli örnektir. 24 Ocak kararlarının hayata geçirilmesinin üniversitelerin YÖK gibi bir kurumla zapt-u rapt altına alınmasından, tüm emek örgütlerinin kapatılmasına kadar uygulanan faşist baskı yöntemlerinin gerekçesi de budur.

Şimdi yaşanılan süreci sık sık 12 Eylül ile benzeştirir olduk. Bunun bir nedeni vardır. Ve bu neden yeni Kriz’in kendi 12 Eylül’ünü yaratmış olmasıdır. Hem de daha derinlikli bir şekilde.

Bilinir ki dünyanın en eski sanatı korku salmaktır. Karşı güce boyun eğdirmenin en birincil aşaması budur. Aslında bir şekilde korkutanın da korktuğu için uyguladığı bir yöntemdir. Bir nevi psikolojik istismardır. Psikolojik istismar bir insanın küçük düşürülmesi ya da korkutulmasıdır; ayrıca uzun dönemde oluşan duygusal şoku da temsil eder.
Psikolojik istismar; korkutma taktikleri ve baskı kullanarak birini fiziksel yıldırmaya ya da korkutma şeklini de alabilir. Çoğu kez güç dengesizliklerine bağlıdır. Güç dengesizliğine bağlı olması ise korkutanın da korktuğu anlamına gelir. Muktedir ve şurekası en azından yapacakları karşısında gelişebilecek reflekslerin önünü kesebilmek için bir zorunluluktur.

Dolayısıyla bugün iyice tarumar olmuş bir ülkenin yeni sürece hazırlıklı olması, halkının biat bireyleri haline getirilmesi, korkutulması, katledilmesi ve bunun yanında milli duygularla ve de en önemlisi “bütün dünya bize karşı” söylemleriyle faşizme koltuk değneği haline getirilmesi şarttır. Muktedir’in istediği de budur.