Son Dakika

Bir kez daha ne yapmalı? – Umut Özenç

23 Nisan 2016 | by Gazete Yolculuk
Bir kez daha ne yapmalı? – Umut Özenç
Manşet

Bir karamsarlık havası hakim. Sola da sirayet etmiş olan bu durum, kimi zaman “önümüzü göremiyoruz” gibi meseleyi öteleyen yaklaşımlara neden olurken, kimi zaman da rutinin dışına çıkamayan pratiklere neden oluyor.

“Önümüzü göremiyoruz” yaklaşımına gelince!

Goethe’nin “Nedir en zor şey? Görmek. Gözünün önündekini” sözüne atıf yaparak değerlendirmek gerekirse, meselenin salt görememek ile ilintili olmadığını söyleyebiliriz. Zira buradaki en önemli olgu, neye, nereye ve nasıl bakacağınla ilintilidir.

Göremiyor muyuz, yoksa görmek mi istemiyoruz? Asıl yanıt aranması gereken soru budur. Zira olgular açık ve nettir. Ve kartlar egemenler tarafından açık oynanmaktadır.

Salt 2023 hedefinin ne olduğuna dair şöylesine bir göz gezdirilecek olsa dahi, egemen denklemlerde tasarlanan hedefin ve önümüzdeki sürecin ne olduğu/olacağı çok iyi anlaşılacaktır.

Tekil refleksler ya da kişisel tavır alışlar üzerine kurgulanan yaklaşımların, görünenin üzerinde bir sis bulutu yarattığını da söylemeden geçemeyiz. Özellikle kimi sol kesimlerde ortaya çıkan bu tablo ise, aslında net olan resmi grift hale getirmekte önemli bir rol oynuyor. Hatta bunun üzerine o kadar çok söz söylendi, o kadar çok yazıldı ki, neredeyse bu konuda kapsamlı bir külliyat oluştu da denilebilir.

Egemenler için hedef çok net.

Emperyalizmin yeni dizayn politikalarına uygun argümanlar geliştirmekte gecikmeyen taşeronlar, yeni sürecin en dinamik aktörü olarak sahaya çıktılar.

Bunun için birçok siyasal ve pratik adım atmışlar ve adeta birebir savaş konsepti ile hareket ederek, var olan sürecin oluşumunda önemli başarılar elde etmişlerdir.

Hedeflerine ulaşmak için o kadar gaddardırlar ki, stratejilerini gerçek kılabilmek için adeta silahlı mücadele yürütmektedirler. Ki bu olgu da, devlet aygıtının zor bölümünü teşkil etmektedir ve onlar için “yasal” bir statüye sahiptir. Dolayısıyla bu anlayışla silahlı mücadelelerini iç güvenlik yasalarıyla güvenlik altına da almaktadırlar.

Yüksek güvenlikli politikalar, algı yönetimi, kapsamlı dönüşümler onların bu konuda ne kadar kararlı olduklarının ifadesidir. Ve aynı zamanda yaşananların ekonomi-politiğidir.

Kimileri bu satırları okurken bıyık altından gülümseyerek eres* okuyan rahipler gibi davranabilme hakkına sahiptirler.

“Yine mi ekonomi-politik” diyenleri duyar gibiyiz. Varsın istediklerini yapadursunlar. Hakikat ortadadır.

Ve zaman aksi fikirleri bir bir kusmakta ve yanılgıyla malul duruşların yüzüne çarpmaktadır.

Nasıl mı?

Suruç, Ankara, Cizre, Silopi…

Tüm yaşananları bir seçim oyununun yansıması olarak görenler bunun ne denli yanlış bir yaklaşım olduğunu görebilselerdi, kuşkusuz böylesi bir edilgenlik ve yılgınlık sürecinin içinden de çıkılabilmiş olunurdu ya da olgulara farklı anlamlar yükleyen “akıllı solcularımız” salonlarından çıkabilselerdi…

Ama onların “tarihin pususu”na yatma görevleri var. Lakin pusuya yatarken uyuya kalma gibi bir alışkanlıkları da!

Oysa bizler biliriz ki, yaşama doğru yerden müdahale edebilmek ve süreci devrimci bir mecraya dönüştürmek bir devrimcilik özelliğidir. Tıpkı irade ve bilinç denklemini iyi kurgulayıp harekete geçmek gibi.

Ne diyor solcularımız?

“Sokağa çıkmayalım”. “Provakasyonlara gelmeyelim”.

Bu gibi yaklaşımların esas itibariyle egemen senaryolara hizmet ettiğini üzülerek söylemek gerekir.

Ne diyor solcularımız?

AKP, seçim yenilgisi nedeniyle çılgınca davranma tercihinde bulunmuş ve attığı adımları da bir intikam ruhuyla atmaktadır.

AKP’nin 2023 hedefi yeni Osmanlı’nın ötesinde bir gerçekliği içinde barındırmaktadır. Derinlikli stratejileri ise bu minvalde ele alınan bir projeden ibarettir. Ne salt bir intikam duygusu ne de salt seçime endeksli bir stratejinin uzantısı değildir. Seçim sonuçları onu etkileyen faktörlerden sadece biri olabilir ama, temeli asla.

Ne diyor Stratejik Derinlik;

“Türkiye’yi çevreleyen yakın kara, yakın deniz ve yakın kıta havzaları, coğrafi olarak dünya anakıtasının merkezini, tarihî olarak da insanlık tarihinin ana damarının şekillendiği alanları kapsamaktadır. Soğuk savaş sonrası dönemin getirdiği dinamik uluslararası ve bölgesel konjonktürde en yakın havzasından başlayarak dışa açılması kaçınılmaz olan Türkiye’nin stratejik derinliğinin yakın kara, yakın deniz ve yakın kıta bağlantıları ile yeniden tanımlanması ve bu derinliğin jeopolitik, jeoekonomik ve jeokültürel boyutlarının dış politika parametreleri olarak kapsamlı bir şekilde yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.

Modernite Avrupa-Merkezli bir tarihî sürecin eseriydi; küreselleşme ise kaçınılmaz bir şekilde başta Asya olmak üzere bütün insanlık birikimini tarihin akış seyrinde tekrar devreye sokacak unsurlar taşımaktadır. Tarihî birikimi etkin bir açılıma temel sağlayacak toplumların öne çıkacağı bu süreçte Türkiye Tarihî derinliği ile stratejik derinliği arasında yeni ve anlamlı bir bütün oluşturma ve bu bütünü coğrafî derinlik içinde hayata geçirme sorumluluğu ile karşı karşıyadır. Stratejik açıdan mihver bir ülke olan Türkiye, bu sorumluluklarının gereğini yerine getirmesi durumunda, yeni dengelerin oluşacağı daha istikrarlı uluslararası konjoktürlere daha uygun şartlarda giren merkez bir ülke konumu kazanacaktır.” (Ahmet Davutoğlu / Stratejik Derinlik)

Türkiye’nin Tarihi Derinliği masallarını bir kenara bırakacak olursak, mesele yukarıda ifade edildiği şekliyle, mihver yani eksen olup olmama konusunda düğümlenmektedir. Buradaki eksenden kasıt ise taşeronluk ile birlikte öngörülen bölgenin aktif gücü olma ve oradan tam anlamıyla kapitalist restorasyona ulaşma hayalleridir. Doğallığında kurgulanan bu senaryolarla birlikte tekellerin zenginliklerine zenginlik katacak bir sürecin yaratılmasıdır.

Acar analistlerimiz TÜSİAD ile Erdoğan arasındaki sözlü düelloları tartışırken, meselenin ekonomi politiği ise farklı bir şekilde seyir izliyor.

Nasıl mı?

Örneğin Koç Holding’in 2015 yılının üçüncü çeyreğinde net dönem karı 2014 yılının aynı dönemine göre artış göstererek 1,52 milyar TL olmuştu. AKP iktidarının 13 yıllık zaman diliminde ise grubun varlıkları ve cirosu 5 katına çıkmış.

Holdingin 2002 yılı sonunda 13,7 milyar lira olan toplam varlıkları, geçen yılın dokuz ayında 73,4 milyar liraya yükselmiş durumda.

Sabancı Grubu’ndan Güler Sabancı ise 2015 faaliyet raporunda “Geride bıraktığımız 2015 senesi, operasyonel kârlılığımızı artırarak büyüdüğümüz, içinde bulunduğumuz tüm sektörlerde hedeflerimize ulaştığımız başarılı bir yıl oldu” diyerek istikrara olan şükranlarını dile getirmektedir.

Sadece TÜSİAD mı?

Peki ya darbeler!

Bizim analistlerimiz, “Türkiye’de darbe olacak” diyerek makaleler hazırlayıp Pentagon emeklilerinin kimi gazetelerde çıkan yazılarından etkilenerek darbe bekleyedururken, ABD’den Türkiye’ye son 8 yılda en fazla doğrudan yatırımın 2015’te gerçekleştiğini görmezden gelemeyiz. Ülkemizin, ABD’deki doğrudan yatırımları da 2015 yılında, bir önceki yıla göre çok ciddi artış gösteriyor. 2016 yılında ise  Türkiye’de yatırım yapan ABD’li şirketlerin sayısı 1600’ü bulurken bu şirketlerin toplam yatırım miktarları ise 12 milyar dolara ulaşmış durumda.

Olguları uzun uzadıya sıralamak mümkün.

Ama derdimiz salt ekonomik bilgiler vermek değil. Aksine görüngüleri doğru değerlendirebilmek amacıyladır. Süreç kimi analistlerin duygusal beklentilerinin çok ötesinde anlamlar ifade etmektedir.

Ve sol, bir süredir, akla değil duygulara hitap eden ve uçlarda oynamayı tercih eden konumdadır. Ve bu nedenle en son söylenecek şeyi en başta söylemeyi, en son yapılacak şeyi en başta yapmayı tercih etmektedir. Değerlendirme yaparken, embriyon halindeki bir olasılığı gerçekleşmiş gibi ele almakta ise hiçbir beis görmemektedir. Ortadoğu’nun çok aktörlü ve kaygan zemini, Suriye’nin özgünlüğü (orada adeta bir dünya savaşının yaşanmakta olduğu) göz ardı edilerek, bir stratejistin yarım yamalak bilgilerinden hareketle değerlendirme yapmayı tercih etmektedir.

Oysa ki politika üretiminde isabet, kendini de mücadele rakibini de koşulları da doğru değerlendirmeyi gerektirir. Mücadele alanları gibi mücadele biçimleri de hem an ve gelecek ilişkisinin doğru kurulmasını, hem de temel-tali ilişkisine göre hareket etmeyi gerektirir. Karşımızda ideolojik, politik, örgütsel ve askeri gücüyle koca bir sistem var. Ve söz konusu sistem uzun vadeli stratejik hedeflerini adım adım örgütleyerek ilerlemektedir.

Evet; süreç, sandıktan veya sistemin temsilcilerinden çözüm bekleyenleri, darbe ile Erdoğan’ın sonunun geldiğini ve egemenler içi tartışmalardan/sürtüşmelerden umut damıtanları hayal kırıklığına uğratırken, bir kez daha safların sınıfsal ölçülerle dizildiğini göstererek, tüm halk kesimlerinin yaşamın her noktasında direnç oluşturabilmenin gerekliliğiyle yüzleştirmektedir.

Özellikle de bu ülkenin devrimcilerinin.

Böylesi bir durumda ise “Ne yapmalı” sorusu her zamanki gibi karşımıza çıkan en acımasız iç sesimizdir.

Ne yapmalı?

Bu soruya verilecek en öncelikli cevap, Godot’yu beklemekten vazgeçebilme iradesini göstermektir.

Bu soruya verilecek en öncelikli cevap, korkularla yüzleşebilmek ve onun karşısında dimdik durabilme cesaretini gösterebilmektir.

Ve bu soruya verilecek en önemli cevap, bencillikten arınarak kardeşleşme iklimini mayalayabilecek adımlar atabilmektir.

İşte o zaman olguları da doğru değerlendirecek ve “Ne yapmalı” sorusuna gereken cevabı verebileceğiz.