Son Dakika

Bir örnek üzerinden faşizmin özü: Sermaye – Devrim Ateş

15 Aralık 2016 | by Gazete Yolculuk
Bir örnek üzerinden faşizmin özü: Sermaye – Devrim Ateş
Yolculuk Blog

Türkiye’de içinden geçilmekte olan siyasal süreç çeşitli biçimlerde faşizm tanımlamaları ve değerlendirmeleri yaptırmakta. Ancak faşizm, bilimsel olarak kapitalizme özgü bir olgudur ve bağlantılar bu doğrultuda kurulamamaktadır.

Dolayısıyla bu yazı, biçimsel benzerliklerle yetinen akla karşı tarihsel ekonomi-politik perspektif ihtiyacının bir ürünü olarak ele alınmalıdır.

En sık kullanılan teşbih argümanı olarak AKP iktidarının Nazilere, Erdoğan’ın ise Hitler’e benzetilmesi teorik açıdan çarpıklığı bir yana, bugünü karşılaması için verilen örneğin dahi eksik kavranmasına işaret etmektedir.

Dolayısıyla yazımızın konusu, Nazi Almanya’sı hakkında bilinmesi gerekli bilgiler ve sermaye ilişkileri olacaktır.

Emperyalist yönlendirmelerin temeli: İktisadi bağımlılık

Nazi Almanya’sının yükselişinin İkinci Yeniden Paylaşım Savaşı öncesinden başlayarak ekonomi-politik olarak çözümlenmesi, tarih ile günümüzde yaşanmakta olan gelişmeler arasındaki yöntemsel benzerlik ve aydınlatıcılığı nedeniyle, bilinmesi bir ihtiyaç halini almış olan gerçekleri ifade etmektedir.

İngiltere Bankası ve Birleşik Devletler Federal Rezerv Sistemi’nden birer enstrüman olarak bahsedilen Oriental Review’dan Nikolay Starikov’un makalesinde, Almanya üzerinden Avrupa’nın ekonomik yönetiminde hakimiyet kurma eğilimleri çözümleniyor.

Bu stratejinin aşamaları şu şekilde sıralanıyor:

-1) 1919-1924- Devasa Amerikan yatırımları için Almanya ekonomisinde zemin hazırlamak.

-2) 1924-1929- Finansal sistem üzerinde kontrol sağlanması ile Nazilerin finansal olarak desteklenmesi.

-3) 1929-1933- Nazileri iktidara getirecek derin bir ekonomik kriz tetiklemek.

-4) 1933-1939- Yeni bir paylaşım savaşını kaçınılmaz kılacak şekilde Nazi iktidarı ile finansal işbirliği ile onun yayılmacı dış politikasının desteklenmesi.

Birinci Yeniden Paylaşım Savaşı’nın ardından Avrupa ekonomisine müdahil olmanın yolu savaş borçlarının geri ödenmesinden ve buna bağlı olarak Alman ekonomisinin tamir edilmesinden geçiyordu. ABD, 1.YP Savaşı sırasında müttefiklerine (çoğu İngiltere ve Fransa’ya) 8,8 milyar dolar borç verdi. 1919-21 dönemi sonunda ABD’nin borç verdiği ülkelerden alacağı tutar 11 milyar dolardı.

Bu tutarı karşılamakta gönülsüz ve zorlanmakta olan müttefik ülkeler, ABD’ye ödeyecekleri borç parayı, savaş tazminatı adıyla, zaten yaptırımlar altında kıvranan Almanya’dan misliyle almaya yöneldi. Almanya’da sermayenin erimesi ve şirketlerin vergilerini ödemeyi reddetmesi sonucu oluşan sorun, karşılıksız basılan ‘mark’lar ile aşılmaya kalkıldı ve bunun sonuncunda da bir para birimi olarak mark çöktü. Hiperenflasyon ortamında enflasyon oranı %578,5’e, dolar ise çapraz kurda 4,2 trilyon mark gibi uçuk bir kur’a tekabül eder oldu. Alman endüstrisi bu düzende ödeme yapmayı reddedince, Fransa ve Belçika tarafından Almanya’nın Ruhr Vadisi işgal edildi.

ABD Dışişleri Bakanı Charles Evans Hughes tam da bu dönemde ABD’nin emperyalist çatışmalar üzerinden fırsat koparma ve tahakküm kurma politikasını özetleyecek şekilde, “Avrupa, ABD’nin teklifini kabul edecek hale gelene kadar beklemeliyiz” demişti.

Böylece Almanya’ya, borçlarını ödeyebilmesi için yarısı Morgan’s Bank’den olmak üzere 200 milyon dolar verildi.

‘Dawes Planı’ ismi ile yürütülen sürecin adı, Almanya’ya, borcunu ödeyebilmesi için borç veren Morgan’s Bank’in yöneticilerinden Charles G. Dawes’dan geliyor.

Anglo-Amerikan bankaları bu şekilde Almanya’nın sadece ödemelerinde değil, ayrıca bütçesinde, finansal sisteminde ve kredi sisteminde de hakimiyet sağlamış oldu.

Araştırmacı G. D. Preparta, Alman ekonomisinin bu durumu üzerine “Tarihin en çarpıcı yardımını izleyen, dünya tarihin en acı hasadı. Alman finans sisteminin kalbi, kontrolsüzce fışkırtılan Amerikan kanı ile atıyor.” sözlerini sarf etmişti.

‘Absürd Weimar döngüsü’ olarak adlandırılan süreç şöyle geliştirildi. Borçlarını ABD’ye altın ile ödeyen Almanya’nın altınları, ABD’nin Almanya’ya ‘ekonomik yardımları’ ile ülkeye geri döndü. Altınlar bu sefer de İngiltere ve Fransa’ya olan borcun ödenmesi için kullanıldı ve onlar da aynı altınları ABD’ye olan savaş dönemi borçları için kullandılar. Bu döngüye elbette ki, ABD’nin yardım ve alacakları üzerine koyduğu ciddi faizler eşlik edecekti.

1924-29 arasında, Alman endüstrisine 63 milyarlık altından dış yatırım oldu. Başta J.P. Morgan olmak üzere Amerikan bankaları, Almanya’nın finansal gelirlerinin %70’ini sağlamaktaydı. Sonuç olarak 1929 yılı başlarında Almanya endüstrisi büyüklük bakımından dünyada ikinci sırada ama Amerikan finans-endüstri gruplarının kontrolü altındaydı.

Alman savaş makinesinin kilit parçası olan I.G. Farben, Rockefeller’ların Standard Oil şirketinin kontrolü altındaydı ve ayrıca Hitler’in seçim kampanyasının %45’ini finanse etmişti.

J.P. Morgan, General Electric aracılığıyla radyo ve elektrik endüstrisinin temel taşları olan AEG ve Siemens’i; telekomünikasyon şirketi ITT ile Almanya’nın telefon ağının %40’ını; uçak yapım firması Focke Wulf’un ise %30’unu kontrol ediyordu.

Opel, Dupont ailesinin olan General Motors tarafından satın alındı.

Henry Ford, Volkswagen’ın tamamını kendine bağladı.

ABD Federal Rezervi, 1929’da ‘Kara Perşembe’yi tetiklediği vakit Anglo-Amerikan planının üçüncü aşamasına geçildi ve Naziler daha ana muhalefet partisiyken tekellerce aldığı destekle 1933’te Hitler’in iktidara gelmesiyle bu sefer dördüncü aşama başlamış oldu.

Hitler’in savaş tazminatlarını ödemeyi reddetmesine İngiltere ve Fransa ses çıkarmadı. Almanya Merkez Bankası Reichsbank’ın yöneticisi ve Nazi Almanya’sı ekonomi bakanı olan Hjalmar Schacht, 1933 yılının mayıs ayında yaptığı ABD ziyaretinde başkan ve Wall Street yöneticileri ile görüştü. ABD Nazilere 1 milyar dolar tutarında yeni bir borç daha vermişti. Temmuz ayında ise İngiltere’ye giden Schacht, Britanya’nın önde gelen finansörü M.Norman ile görüşüp 2 milyar dolarlık ek bir meblağ ile eski tazminatların ödenmesinin sona erdirilmesi talebinde bulunmuştu.

1934 yazında Anglo-Alman Transfer Anlaşması imzalandı ve 1930’ların sonunda Almanya, Britanya’nın birinci sıradaki ticaret ortağı durumundaydı.

Ağustos 1934’te Amerikan petrol devi Standard Oil, Almanya topraklarında 730,000 acre (2950 km2) genişliğinde petrol sahası satın aldı ve Nazilerin oldukça ihtiyacı olan petrolü sağlayacak rafinerileri kurdu.

İkinci Yeniden Paylaşım Savaşının en kızgın döneminde, 1941’de Nazi ekonomisine yapılan Amerikan yatırımı 475 milyon dolardı. Yalnızca Standard Oil 120 milyon, General Motors 35 milyon, ITT 30 milyon, ve Ford 17,5 milyon dolarlık yatırımda bulunmuştu.

Emperyalizmin küresel ölçekte yerel sömürü mekanizmaları kurması ve içsel bir olgu halini alması sürecinin mimarlarından Harry Truman, 2.Yeniden Paylaşım Savaşı sırasında “Almanya’nın yenildiği yerde Almanya’yı, Sovyetlerin yenildiği yerde Sovyetleri destekleyelim ki ikisi de daha fazla tükensin” sözlerini sarf edecekti.

Bir faşizm örneği olarak sıklıkla kullanılan Almanya’ya dair gerçekler böyledir. Gerçekler, sermaye güçlerinin ilişki ve çelişkilerini anlatırlar.

Emperyalist manipülasyon sürüyor

2016 yılında ABD Adalet Bakanlığı, Almanya’nın önde gelen uluslararası bankası Deutsche Bank’e 14 milyar dolarlık bir ceza kesti. Almanya borsasını sarsan bu hamle sonrasında bankanın hisseleri %40 değer kaybetti ve Alman finansal sistemi dengesizleşti.

Yıllık 200 milyar doların üstünde geliri olan dev otomotiv tekeli Volkswagen, emisyon ölçüm değerleri skandalı üzerinden büyük bir darbe yedi.

Ayrıca değerlendirmelere konu olabilecek önemdeki Trans Atlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı Anlaşması hakkındaki ‘isteksizlik’ hem CETA gibi ‘arka kapı’ yöntemlerle hem de Brexit gibi yöntemlerle karşılığını buldu.

Yıllık 3,5 trilyon dolarlık GSYİH ile Avrupa’nın merkez/ motor ekonomisi olan Almanya’yı yönlendirmek bir başka deyişle AB’yi de yönlendirmek demek oluyor.

Almanya ayrıca temel üretim sektörü olan gelişmiş sanayisine sağlamak zorunda olduğu sürekli ve ucuz enerji için girdiği ilişkiler oranında da manipüle edilmeye devam ediliyor.

Kapitalizmin yasalarının ürünü olan faşizm ve sebep olduğu kıyımlar ortada. İnsanlık tarihinin en büyük katliamı olan 2.Yeniden Paylaşım Savaşı’nın da bu sürecin sonucunda yaşandığı biliniyor.

Peki günümüz yeniden paylaşım savaşının sebep olduğu askeri hamleler ve gelişmeler ne yöndedir?

Silahlanma ve tehdit üzerinden gelişen savaş retoriği

ABD Kongresi Bütçe Ofisi, Ocak 2015’te yayınladığı raporda ülkenin nükleer kuvvetlerinin yenilenmesi ve geliştirilmesi için 10 yılda 350 milyar dolarlık bütçe ayrıldığını duyurdu. 30 yıllık programın tamamı için öngörülen miktar ise 1 trilyon dolar. Bu bütçe kapsamında kıtalararası balistik füzeler, nükleer denizaltı ve nükleer bombardıman uçakları, havadan güdümlü nükleer füze sistemleri geliştirilmesi ve nükleer başlıkların modernizasyonu gibi harcamalar yer alıyor. Neo-liberalizmin doruklarda bir örneği olarak, ABD Savunma Bakanlığı, nükleer cephaneliğini ve hatta taktik nükleer silah ismini verdiği ‘minyatür nükleer bomba’ları dahi ihale usulüyle silah tekellerinden satın alıyor.

Avrupa ve Türkiye’deki NATO üslerinde konuşlu yaklaşık 200 adet B61 tipi nükleer bomba, modernize edilmiş B61-12 modelleri ile değiştirilmekte. Modernize edilen ve yeniden konuşlanan bomba ve ekipmanlar, Soğuk Savaş ile ifadesini bulan ‘silahlanma üzerinden caydırıcı savaş’ ilkesinin güncel tezahürü. Ve 20 adet B61-12 türü nükleer bomba, şaşırtıcı olmayacak şekilde ilk olarak Almanya’da yeniden konuşlandırıldı bile.

Yeni nesil savaş düzeninin gelişen alanlarından biri olması itibariyle Almanya, 2017 yılına kadar 100 ila 200 kişilik bir siber savaş timi de hazırlama girişiminde.

İmparatorluk bir mide sorunudur. İç savaştan kaçınmak istiyorsanız emperyalist olmak zorundasınız.”

İngiliz sömürgecilik ekolünden Cecil Rhodes’un bu sözleri, küresel ölçekli sömürü ağının devamlılığı için ABD’nin yıllık 600 milyar dolar ‘savunma bütçesi’ oluşturmasını açıklar niteliktedir. Dünyanın toplam askeri harcamalarının %36’sını tek başına yapan ABD’nin, kendisinden sonra gelen 8 ülkenin toplamından daha fazla harcama yapıyor oluşu, bunun zaten bir savunma harcaması olmadığını ortaya koymaktadır.

Ancak bir diğer önemli bilgi ise yine ABD’nin Doğu Avrupa’ya yaptığı askeri ‘yardım’ları %400 arttırma kararı almış olmasıdır. Bu sefer de ‘askeri yardım’dan kasıt, ABD’nin ileri karakolu durumunda olan Doğu Avrupa’da caydırıcılığı ve tansiyonu artırmak, kuşatmayı pekiştirmektir. Halihazırda, başka bir kıtada yer alan ülkelerde kendi bütçesinden yıllık 789 milyon dolarlık askeri harcama yapan bir ülkenin 2017’de bu miktarı 3,4 milyar dolara çıkaracak olması, küresel ölçekli savaşın yürütülme biçimini ve buna için yapılan hazırlıkları anlatıyor.

Anaconda Operasyonu 2016 adıyla, 31,000 asker ve 24 NATO müttefiki ülkeye ait askeri araçlarla Soğuk Savaş’tan bu yana gerçekleştirilen en büyük askeri tatbikat ya da başka şekilde söylenirse gözdağı hamlesi yapılmış oldu. Almanya tanklarının 1941’den sonra tekrar Rusya sınırlarına konuşlandırılmış olması, tarihsel bir atıf da içeren önemli bir çıkış.

Rusya-Çin eksenine karşı, güncellenenmiş biçimiyle bir Barbarossa Harekatı düzenlendiği söylenilmekte. SSCB’yi hedef almış olan ve insanlık tarihinin en büyük askeri saldırısı niteliği taşıyan operasyon bir yana, bugün çok boyutlu, farklı enstrümanlar kullanılan ve en önemlisi açık bir olay biçiminde değil ‘olgusal’ biçimde bir yeniden paylaşım savaşının sürdürüldüğü görünen bir gerçek.