Bizimle İletişime Geç

Manşet

Erdoğan’ın Waterloo’su! – Umut Özenç

 

Stratejik Derinlik hesaplarının ve 2023 hedefinin bir yansıması olan politikaların Türkiye’yi bir savaş konsepti içerisine soktuğu çok açık.

Bugün bölgesel anlamda yaşanan, ancak küresel ölçekte bir dünya savaşını andıracak şekilde sürdürülen paylaşım hamlelerinin bir çok ülkeyi kan gölüne çevirdiği, emekçi halkın ise açlık ve sefalet koşullarında yaşamasına neden olduğunu görmekteyiz.

Türkiye ise bilfiil bu savaşın içinde yer almaktadır.

Her ne kadar cephesel anlamda tam ifadesini bulmasa da, asimetrik harp haliyle bu olgu oldukça açıktır ve inkar edilebilecek bir boyutta değildir.

IŞİD’e gönderilen yardımların, desteklerin, savaşçı katılımının, bilgi ve istihbarat faaliyetlerinin yanında algı yönetimi şekliyle ifadesini bulan bu asimetrik harp hali, Türkiye’nin birebir savaşın içinde yer aldığının ifadesidir.
Hele ki adeta reklam kampanyasına dönüşen “TSK Uzman Çavuşlarını arıyor” diyerek çeşitli çabalar içerisine girmek, 1848 Fransa’sındaki General Cavaignac’ın “Ulusal Muhafizlar” çabalarını anımsatır düzeydedir.

Evet bir savaş halinden bahsediyoruz.

Hatta denilebilir ki Ortadoğu’da yoğunlaşmış şekilde süren, işbirlikçi rejimlerin de eşlik ettiği emperyalistler arası savaş, bir yeniden paylaşım savaşına dönüşmüş durumdadır. Suriye özgülündeki “vekalet savaşı” ise giderek yerini “doğrudan savaşa” bırakmaktadır.

Bu haliyle ve de şimdilik: Emperyalist aktörler arasındaki savaşta, en gelişmiş silahlar da, canlı bombalar da, ticari anlaşmalar da, restleşme ve tehditler de hiç çekinmeden kullanılırken, bu süreci yıllar öncesinden doğru okuyarak bir siyasi/politik yığınak örgütleyen Türkiye egemenleri, (ve onun partisini iktidar haline getiren emperyal güçler) ülkeyi bilfiil bu sürecin içerisine sokarak aktif duruma getirmişlerdir.

Erdoğan ve Türkiye Egemenlerinin Hesapları

Kimileri halen 2023 hedefinin bir Neo Osmanlı projesi olduğuna dair tanımlamalarda bulunurken, söz konusu projeye odaklı gerçekliğin, Osmanlı hülyası olmadığı, tam tamına atılan adımlardan okunabilmektedir.

Gül’lü, Arınç’lı ve Davutoğlu ile ifadesini bulduğu sanılan “muhalif” atraksiyonların ise bu politikalardan farklı olduğu düşüncesi ise salt bir yanılsamadan ibarettir.

Konumuza dönecek olursak; Bilinir ki tarih sahnesinde faşizm de, savaşlar da sömürünün siyasal ve pratik araçları olarak kullanılmıştır. Bu bağlamda, görünürde grift, derinlikte ise çok net olan olguları tariflemek için siyasal gelişmeleri doğru okumak, meselenin özünü kavrama da ön açıcı bir işlev görmektedir.

Bunun örneğine çok kez tanık olmuşuzdur.

1799’da bir darbe ile iktidara gelen Napolyon Bonaparte, Fransa’da kurduğu diktatörlük ile sınırlarını genişletmek için bitmek bilmeyen bir saldırganlığın sürdürücüsü olmuştu. Içte kendi halkına dönük baskı ve şiddet uygulamalarıyla, dışta ise paylaşım ve sömürge hırsı ile hareket eden Napolyon, 23 yıl süren Avrupa Savaşlarının en büyük “kahramanı” olarak sahnedeki yerini almaktaydı. Ta ki 1815’deki Waterloo savaşlarına kadar.

Dün, Fransadaki gelişmeleri salt Napolyon ile açıklamaya çalışanlar ise tarih sahnesinde yanılgılarının ne denli büyük hatalara malolduğunu dahi görememişlerdir. Sonrası ise malum. Sahnedeki yeri alan Louis Philippe’de, bir darbe ile iktidara gelen Louis Bonaparte’de her zaman hakim sınıfların taşeronluk rolünü üstlenen birer aktör olarak sahnedeki geçici yerlerini almışlardı.

Bugün egemen denklemlerde aktif rol alarak geleceğin vazgeçilmez taşeronu olma umuduyla hareket eden Erdoğan ve şurekasının, Napolyon Bonaparte’in çakma anadolu versiyonu gibi hareket ettiğini söyleyebilmek mümkün.

Onlar bu konuda kesinlikle inkarı tercih etmemektedirler.

Ve kartlarını çok açık oynamaktalar.

Zira ortaya koydukları projelerin, gereğini yerine getirmekte ve bu konuda Derin Stratejiler temelinde hareket etmektedirler.

Ne diyordu Stratejik Derinlikte; “Türkiye Soğuk Savaş sonrasında değişen güçler dengesinde yeni bir rol oynamak mecburiyetindedir”.

Peki neydi bu değişen güçler dengesi?

Emperyalizmin yeni sürece uygun bir şekilde hazırladığı programın ta kendisiydi.

Hatırlayalım!

Geçmişte emperyalizm, genellikle küresel boyuttaki ticarette az sayıda ülke ve tekelin hakimiyetiyle açıklanıyordu. Sermayenin egemenliği/işgali en ücra köşelere uzanmış değildi. Ancak günümüzde artık emperyalizmin tahakkümü altında olmayan ve yerel işbirlikçileriyle beraber tekellerin kontrol edemediği hemen hiçbir toprak parçası kalmadı. Bu arada dünya ölçeğinde tekeller sayıca ve nitelik olarak büyüdükçe, yeni güç dengelerine bağlı olarak, ABD’nin de dev tekellerin de dünya ticaretindeki yeri daraldı. Örneğin sürecin ilk etabında bir tekel, dünya ticaretinin yüzde 3-4’ünü kontrol ederken, bugün bu oran en büyükleri için dahi binde 2-3’e kadar düşmüş duruma geldi. Dolayısıyla ortaya çıkan yeni koşulların ve öznelerin ihtiyacına göre bir arayış, bir saflaşma ve kapışma söz konusu hale gelmiş oldu.

Görülmektedir ki bugün artık dünya ölçeğinde tekellerin sayısının artması ve niteliklerinin büyümesi, mücadeleyi hem keskinleştiriyor hem de çeşitlendirip yaygınlaştırıyor. Dolayısıyla Emperyalist aktörler arasında kriz koşullarında bir taraftan kapışma ve saflaşma yaşanırken, diğer taraftan yeni düzen tasarımı da somutlanıyor.
Ortadoğu üzerinde yaşanan sıcak çatışma halinin tek sebebi ise budur.

Nasıl mı?

Biraz daha açalım.

Mevcut gelişmeler, 2. Dünya Savaşı sonrasında oluşan ve büyük oranda ABD tarafından belirlenen sürecin sonuna gelindiğini gösteriyor. Hatta bu anlamda Dünya ölçeğinde bir kapışmanın var olduğunu burjuva ekonomistler dahi sık sık dile getirmektedirler.

Bu kapışma ise çok bileşenli olduğu kadar çok alanlı ve çok çeşitliliği de içinde barındırmaktadır. Emperyalist güçlerin genelde Ortadoğu, özelde ise Suriye bağlamlı atraksiyonlarını bu çeşitliliğin bir parçası olarak görebilmek mümkün.

Evet. Sistem, bunca tekeli ve de kamplaşmayı kaldıramaz hale gelmiş durumdadır. Bu süreçte, sermaye güçleri arasında tasfiyeler de evlilikler de yeni bloklaşmalar da olanca hızıyla yaşanmaktadır/yaşanacaktır.

Dolayısyla bir yandan yeni bloklaşmalar, saflaşmalar ve entegrasyon olurken, diğer taraftan da sıcak bir savaşın yaşandığına tanık oluyoruz.

Bunun için, canlı bombalar da, Arabistan’da olduğu gibi idamlar da, bloklaşmalar ve ticari anlaşmalar da birer enstrüman olarak kullanılıyor.

Bir yandan ise BRICS denklemini bozmak için Trans Pasifik/Atlantik gibi birleşmelerle yeni bir ekonomik/sömürü sürecinin tohumları atılmaya çalışılıyor.

Sistemin hemen her açıdan küreselleşmesi, etkiyi de küreselleştiriyor. Bir bölgedeki bir gelişme, tüm sisteme yansıyor. Ekonomi siyaseti belirlese de kimi siyasi hamleler, ekonomiyi tayin edici boyutta etkiliyor; ekonomik dizilimi bozuyor.

İşte tam da böylesi bir durumda Türkiye egemenleri de yeni sürece yeni enstrümanlarla girmeyi tercih ediyor.

Peki Türkiye’nin bu tercihi kimin için hedefleniyor?

Tabi ki Emperyalist tekeller ve Türkiye’nin hakim sınıfları için.

Zira stratejik derinlik, esas itibariyle bölgede mihver güç olma hayalleri kurarken Türkiye Emekçi sınıfına ise Güvencesiz istihdamı layık görmekte, Kıdem tazminatlarına el koymaktadır. Dahası 7’den 70’e sömürülen bir halk kitlesini yaratmaktadır. Dinselleştirme masalları ise bu sürecin perdelenmesi faaliyetinden başka bir şey değildir.

Evet.

Küresel boyutta etkili rol oynayan uluslararası tekelci kapitalist birlikleri, kriz koşullarında dünyaya yeni bir düzen vermek üzere saflaşma ve kapışma sürecine sokan nedenler içerisinde, kârı maksimize etme arayışları da bulunuyor. Bunun için istihdamın esnekleştirilmesi, ücretler dahil üretim maliyetlerinin düşürülmesi, emek zeminindeki kazanımların gaspı veya aşındırılması, örgütlülüklerin işlevsiz kılınması yönünde önemli hazırlıkların yapıldığı gözleniyor.

Dolayısıyla Türkiye kendini böylesi bir ‘çözüm’ odaklı proje için kollarını erkenden sıvıyan role hazır hale getirilmiştir.

Defalarca belirttik.

Kürt emekçi halkına bölgede sorunsuz bir iklim yaratma bahanesiyle baskı ve terör demogojileri altında bir nevi göçü dayatmakta, direnen kesimlere ise ölümü ve katliamı reva görmektedir.

Direnen tüm halk kesimlerine dönük yaygınlaştırılan komplo senaryolarıyla tutuklama, sindirme kampanyalarının temelinde de bu vardır.

Bir nevi dikensiz bir gül bahçesi yaratma projesi anlamına gelen Türkiye faşizminin daha gaddarca ve de hunharca davranmasının özetidir bu.

Ne diyor Davutoğlu?

“Türkiye’nin etkin bir ülke konumuna gelebilmesi için siyasi elitlerinin”tarih-mekan-kimlik çelişkilerini” gidermek zorunda olduğunu ileri sürüyor.

Davutoğlu’na göre, Osmanlı Devleti’nin sömürgeci güçlerle yüz yüze kaldığı savaşlar ve bunalımları miras alan Türkiye Cumhuriyeti, dış politikasını kıtasal mücadele alanlarına girmemek ve kendi varlığını milli sınırlar içinde güçlendirerek korumak üzerine kurdu. Ancak bu politika, Soğuk Savaş sonrası yeni paradigmaya uymamaktadır.
Dolayısyla yeni strateji yeni konsepte uygun olmak zorundaydı.

Davutoğlu, siyasi elitlerin Türkiye’yi Avrupa’ya entegre etmeye çalışırken Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar’dan oluşan yakın jeokültürel çevresi ile yabancılaşmaya ittiğini söylüyor. Davutoğlu, Türkiye’deki en temel çelişki “bir medeniyet çevresine siyasi merkez olmuş bir toplumun, siyasi elit tarafından başka bir medeniyet çevresine iltihak etme iradesi esas alınarak şekillenmiş siyasi sistem arasındaki uyum problemidir” diyor.Ona göre, Osmanlı Devleti’nin yedi yüz yıllık birikiminin varisi olarak görülen Türkiye, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’dan oluşan yakın kara havzasındaki insanlar için hâlâ bir siyasi merkez olarak görülmektedir.

Bu laf salatasını bir kenara bırakacak olursak, Davutoğlu süreci iyi okuyan egemenlerin iştahını kabartan bir proje olarak şunları dile getirmektedir.”Soğuk savaş sonrası dönemin getirdiği dinamik uluslararası ve bölgesel konjonktürde en yakın havzasından başlayarak dışa açılması kaçınılmaz olan Türkiye’nin stratejik derinliğinin yakın kara, yakın deniz ve yakın kıta bağlantıları ile yeniden tanımlanması ve bu derinliğin jeopolitik, jeoekonomik ve jeokültürel boyutlarının dış politika parametreleri olarak kapsamlı bir şekilde yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. ”

Peki nedir bu parametreler?

Birincisi bu parametrelerin hedefi salt Türkiye değil, özellikle Türkiye’yi çevreleyen bölgedir. Kafkaslar ve Ortadoğu’dur. Bu bağlamda tüm bu bölgeyi etkileyen dönüşüm hamlesi Türkiye’nin iştahını kabartan bir rol oynamaktadır. Emperyalizmin yeni dizayn ve konseptine uygun olarak bu dönüşümde aktif bir rol alan Türkiye’nin, yakın gelecekte vazgeçilemeyecek bir taşeron olma hayalleri oluşturduğu, stratejinin ana omurgasını oluşturuyor da diyebiliriz.

Davutoğlu’na göre en önemli parametre “realist menfaat” fikirlerdir.İradeli söylem ve önerilerin altında yatan gerçeklik budur. Tıpkı Erdoğan’ın 2023 Büyük Türkiye hedefi söylemlerinde olduğu gibi.
Bu bağlamda Güç denklemi ve güç unsurları tabanlı geliştirdiği güç maksimizasyonuna ve milli menfaate dayalı formüllerde incelediğimiz salt realist paradigmayı bu bağlamda tam anlamıyla “yeni süreçte en iyi taşeron ben olacağım” narasının süslü püslü teorisi olarak da okuyabiliriz.

Kuşkusuz ifade edilenler bir demagojinin ürünüdür. Her ne kadar satır aralarında tam ifadesini bulan hedefler gözlense de Büyük Osmanlı hülyası ile anlatılanlar sahtekarlıktan öte şeyler değildir.

Evdeki Hesap Çarşıya Uymayacak!

Erdoğan ve şürekası son tahlilde kendini yeni sürecin Napolyon’u olarak görmektedir.

Ancak unuttukları bir şey var.

Bugün değişen güç dengelerinin yarattığı ortam ve kamplaşmanın getirdiği gerçeklik, derin hesapların ,tasarlanan gibi yürümediğine işaret ediyor.

AKP’nin 2000’li yılların başından bugüne üstlendiği rol, partinin iradesinden ibaret görülmemelidir. AKP, sistem içinde kimi odaklarca dirençle karşılanmış olsa dahi, gerçekte emperyalizmin özel yetkili partisidir. Uyguladığı programın özü, emperyalizmin ihtiyaçlarına göre sistemin yeniden düzenlenmesidir. Aslında bu niteliğiyle AKP, tüm bölge için bir örnek model olarak da düşünülmüş, ancak emperyalizmin evdeki hesabı süreç içerisinde Ortadoğu’ya uymamıştır. AKP’nin bugün yerli veya yabancı kimi odaklarla girdiği polemik veya gerilimleri, partinin kendinden menkul hesapları olarak görmek, yani AKP’nin kendi ajandasını abartmak, sürecin asli aktörlerini ve ana eksenlerini ıskalamak olur.

Türkiye’de adeta bir iç savaş yaşanıyor. Ve bu savaşın galibi her ne kadar (şimdilik) egemenler gibi gözükse de, atılan her adımın farklı bir sonuca evrilmesine de zemin hazırlıyor.

Zira Suriye’de oluşan tablo uzun zamandır Türkiye’yi zor duruma sürükleyen bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. PYD üzerinden şekillenen tablo da, özellikle AKP’nin istediği minvalde bir süreç yaşanmıyor.

İçte yaşanan tablo ise kan ve sömürü üzerine kurgulanmış bir şekilde yürüyor. Ancak toplumda taşeron kullanılarak açılan her yara veya bizzat devletin uyguladığı sistematik sindirme hamleleriyle oluşturulan her darbe bir yandan da halkın öfkesini biriktiren bir işlev görüyor.

Soma’dan Türkiye Kürdistan’ına, Ensar’dan, Cerrattepe’ye kadar yaratılan her olgu kendini Napolyon zanneden Muktedir için sonun başlangıcının ifadesidir.

Kudretli Muktedir, kendi halkını dahi saldırılardan koruyamamaktadır. Kilis IŞİD tarafından atıldığı ayan beyan ortada olan Roketlerle her gün dövülmektedir. Devlet ise önleyici tedbir olarak saldırıya tepki gösteren halka saldırmaktadır.

Muktedir, şürekası ve abilerinin anlamadıkları tek olgu ise yarattıkları ortamın aynı zaman da kendi cehennemleri olduğudur. Austerlitz’te zafer kazanan Napolyon, Waterloo hevesiyle sonunu hazırladı. Tıpkı adıllarının yaşadıkları sonlar gibi. Hitler gibi. Mussolini gibi.

Dolayısıyla Muktedir’in sonu da yaklaşmaktadır. Son durumu ise hızla koşmadığında yere yapışan bir dengesizliğin göstergesidir. İstediği kadar hızlı koşsun. Hızını artıra dursun. Bu halk henüz yürümeye başlamadı. Hele ki koştuğunda neler olacağını tahmin dahi edemezsiniz.

Eyy Muktedir!

İşte o zaman vay halinize!

Yorum Yap

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Manşet