Son Dakika

‘Görünen Köy’ün dolambaçlı yolu: Yaklaşan Felaket – Umut Özenç

11 Ocak 2017 | by Gazete Yolculuk
‘Görünen Köy’ün dolambaçlı yolu: Yaklaşan Felaket – Umut Özenç
Yolculuk Blog

Muktedir’in “cevval” performansı tüm hızıyla sürerken, ülkenin yıkım ve kaosun içine ilerleyiş süreci de aynı oranda gelişiyor.

Ekonominin 2009’dan sonra ilk defa böylesi bir küçülme yaşaması bunun göstergesi.

2017’nin ilk saatinde yaşanan katliam ise egemen denklemlerden çıkar damıtanların siyasal anlamda kaotik süreci ne kadar derinleştirdikleri anlamına geliyor.

Nasıl mı?

Türkiye artık birçok ülke halkı tarafından güvensiz ülkeler statüsünde.

Sadece diğer ülkeler mi?

Ülke halkı karanlık senaryoları o kadar içselleştirmiş durumda ki, neredeyse evlerinden çıkamayacak denli korku içerisinde olduklarını söylemekten çekinmiyor.

Ekonomi ise içler acısı. Yeni bir yıla girmişken sürecin geçen yıldan farklı olacağına dair en ufak bir ibare dahi gözükmüyor. Dolayısıyla daha fazla sömürü, daha fazla yoksulluk Türkiye emekçilerini bekleyen en önemli gerçeklik olarak karşımızda duruyor.

***

2016’daki parametrelere baktığımızda gördüğümüz tabloda en önemli verilerden biri şu;

Dolar 60 kuruşun üzerinde arttı.

Faizler yeniden tırmanışa geçti.

İK’in açıkladığı rakamlara göre işsizlik 3,5 milyonu aştı.

TL ise Suudi Riyali karşısında tarihinde ilk defa düşüşe geçerken, aynı zamanda Dünya’nın en çok değer kaybeden para statüsünde en üst seviyelere ulaşmış durumda.

Salt bu veriler dahi yaşanan tablonun tam anlamıyla bir krizi işaret ettiğini gösteriyor.

Kapanan fabrika, işyerleri ve genel anlamda yaşanan nakit sıkışıklığı ise cabası.

Yapılan en basit hesaplamalara göre ise Türkiye emekçilerinin bu süre zarfında en azından dolar paritesi de hesaba katıldığında %20’ler civarında fakirleştiği görülüyor.

Halen basit dolar politikaları ve siyasi hamasetle meseleyi ötelemeye çalışan iktidarın yaklaşımı ise “panikle sakinleştirme” düzleminde ilerliyor. Ancak ne ekonomiye dönük agresif çıkışlar ne de dolar bozdurana “çorba ısmarlama” hamleleri varolan durumu değiştirmeye yetmiyor.

Cafcaflı hamaset dışında Ekonomik istikrarsızlık, iktidarın kendi tabanında dahi kabul görmeyen bir olgu durumunda. Dolayısıyla meselenin boyutu, gazlı edebiyat ile aşılabilecek bir mesele olmaktan çok uzakta.

Peki 2017 de Türkiye ekonomisini ne bekliyor diye soracak olursak. Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir.

Zira, 2016’dan 2017’ye uzanan resmi veriler dahi gelecek dönemde krizin tam anlamıyla bir buhrana döneceğine işaret ediyor.

Örneğin ABD’nin faizleri artırmaya dönük çabalarının ilerleyen süreçte de devam edeceği bir gerçeklik. Böylesi bir durumda ülkenin yaşayacağı yüksek enflasyon, yüksek faiz ve durgunluk ise riskin en büyük yanını oluşturuyor. Ekonomistlerin büyük risk olarak gördükleri Risk Primi’nin 350’nin üzerine çıkması durumunda ise (ki kuvvetle muhtemel) Borsa’nın 60 bine doğru gerileyeceği günleri yaşamamak imkansız hale gelecektir.

İK her ne kadar Milli gelire dönük makyajlama çabalarına girse de, 2016’nın küçülme rakamlarının % 4.4 olduğunu örtemeyecektir. Hatta Alman Commerzbank, geçtiğimiz günlerde bu rakamın altını önemle çizerek yatırımcılarına uyarıda bulunmayı ihmal etmedi.

Tam da bu veriler ışığında krizin ekonomik boyutunu incelediğimizde, Muktedir’in “kimse kusura bakmasın. İnadına büyüyoruz.” söylemlerinin ne kadar da gerçeklikten uzak olduğunu fark etmemek olanaksız.

Nasıl mı?

Türkiye’nin en önemli ekonomik kazanım alanlarından biri olan İmalat Sanayii ve inşaat sektöründe küçülme oranının %5’e ulaştığı bu atmosferde ne kadar yalan söylenirse söylensin boyut tam anlamıyla bir krizin varlığını işaret ediyor. 2016’nın Temmuz-Eylül dönemini kapsayan üçüncü çeyrekte büyüme değil, tersine, yüzde 0.5’e yakın bir küçülme ya da negatif büyüme gerçekleştiğine tanık olduk. Bu, 2009 ortasından bu yana ya da 27 çeyrektir ilk defa yaşandı. Kaldı ki 2016’da büyük siyasi, ekonomik ve diplomatik zorluklar yaşayan Türkiye, 2017’ye risk birikimini azaltarak değil, yükselterek girdi. Dolayısıyla Türkiye çok zor bir yılı geride bırakırken yeni yıla da yeni umutlar eşliğinde değil bir önceki yıldan devir alınan sorunlarla girdi. Önümüzdeki yılın ekonomik tahmin göstergeleri ise bunun en net ifadesi.

Böylesi Kaotik bir atmosferde yukarıdaki tablonun dışında başka bir gelişme beklemek ise akıldışı. Her fırsatta krizin yükünü yeni vergiler, yeni yapılandırma sistemleri, yeni sigorta yükümlülükleri ve yeni kesintiler ile aşmaya çalışmak ise verili durumda krizin boyutunu hafifletme anlamında ilk önlem çabaları olarak önümüze konulacak projeler. Hele ki yabancı sermayeye peşkeş çekilmesi düşünülen alanların krizi atlatmanın en aktif projeleri olarak düşünülmesi, önümüzdeki yılın tam anlamıyla güncellenmiş bir talan yılı olduğunu işaret ediyor. Bunu izleyip göreceğiz.

Peki iktidarın bu önlemleri krizi atlatma da bir alternatif oluşturulabilecek projelermidir?

Tabi ki değil?

Bunu kapitalizmin krizleri aşmada uyguladığı evrensel yöntem ve yönelimleri bağlamında ele alsak da mümkün görünmüyor.

Neden mi?

Çünkü kriz, kapitalizmin evrensel anlamdaki krizidir ve salt iç politika da öteleyerek aşılabilecek boyuttan uzaktır. Dolayısıyla Türkiye’nin içinde bulunduğu durum dünya ekonomisinin içinde bulunduğu sıkışmanın tezahürüdür. Bu nedenle küresel düzeydedir ve aşılması imkansızdır.

***

Emperyalizmin küresel anlamda yaşadığı kriz ise yeni hamleleri ve yönelimleri beraberinde getirmektedir.

1871’de patlak veren kapitalizmin ilk krizi diye tanımlayabileceğimiz sürecin ardından genişleme ile aşılan kriz, bilindiği gibi 1. Ve 2. Emperyalist Paylaşım süreçlerinde açığa çıktığı biçimiyle dünyayı adeta cehenneme çevirmişti. Ve bu süreç Emperyalist/kapitalist sistemin yönelimlerinde ve sömürü bağlamında uyguladığı değişimlerle birlikte, farklı bir nitelik kazanmıştı. Ama ne paylaşım savaşlarının sonuçları, ne de derinlemesine sömürü anlamında uygulanan birçok yöntem, yeryüzünün kapitalizm için dikensiz bir gül bahçesi olmadığını kanıtladı. 1971 yılı ise bu anlamda kapitalizm için krizin derinliğinin başlangıcı anlamına geliyordu.

Her ne kadar özellikle de Reel Sosyalizm’in çözülüşü ile birlikte Emperyalizm için nefes alma olanağı yükselmiş olsada, Yeni sömürgecilik olarak tanımlanan sürecin en aktif atraksiyonlarına tanık olduğumuz süreçler dahi, krizi tam anlamıyla aşmanın nedeni olamıyordu. Dolayısıyla kapitalizmin en net tanımlaması olan “kaos ve Anarşik” yapı, beraberinde yeni ve daha boyutlu krizlerin yaşanmasına kapı aralıyordu. Tam da bu anlamda darbeler, “terörü engelleme” ve “demokrasi” gibi ışıltılı söylemlerle çeşitli adımlar devreye sokuluyor ve tekellerin önünü açmak için kullanılıyordu. Nitekim bu süreçlerin sonuna da gelindi ve kriz olgusu artık kapitalizmin nihai krizi olarak tanımlanmaya başladı.

Bugün ortaya çıkan Ortadoğu bağlamlı karmaşanın temelinde yatan gerçeklik de budur. Emperyalizmin artık değişmez stratejisi olarak tanımlanan yeni sürecin en önemli özelliği ise bölge halklarını teslim almak, daha önceki süreçlerden farklı olarak, Pazar alanlarını derinlemesine sömürmek ve yıllardır ilişki içerisinde olduğu iktidarları dahi devirecek adımlar atılmasını zorunlu kılıyordu. Bunun nedeni ise, Emperyalizm’in tüm engelleri aşacak boyutta hamleler ile kendine uzun soluklu rahat bir ortam yaratmaktı. Zira dünya artık tek kutuplu değil ve içinde farklı/büyük güçleri de barındıran bir atmosfere sahipti. Ve verili koşullar, nispi oranda da olsa, bağımsız özellikleri bulunan kimi ülkelerin varlığı ile krizi aşabilmenin olanaklarını kısıtlıyordu. Bu anlamda çeşitli coğrafyaların, enerji kaynaklarına, değerli madenlerine ve biyolojik çeşitliliğine el koymanın yanında, Pazar alanlarını da eline geçirip ucuz üretim üsleri haline getirebilecek düzeye getirilmesi gerekiyordu. Bunun için kah nükleer silah yalanları, kah 11 Eylül’leri, kah “Arap Bahar’ları devreye giriyor ve terör örgütleri ile kaos yaratma, kaçınılmaz bir hale geliyordu.

İşte tam da bu stratejiler, özellikle Türkiye gibi işbirlikçi ülkeler için yeni kazanç ve çıkar kapısı olarak görülüyor ve süreç “Derinlikli Strateji” denilen aptalca yönelimlerle aktif tetikçiliği beraberinde getiriyordu.

Bugün ülkenin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasal krizin nedeni de budur. Zira takke düşmüş kel görünmüştü. Emperyalist kampın stratejileri tutmayınca ortaya çıkan etki ise tıpkı domino taşlarının devrilmesi gibi birçok ülkede farklı etkilere/gelişmelere neden oluyordu.

***

AKP’nin bugün uyguladığı saldırgan politikalar, uzun süredir Ortadoğu’da yıkıma uğramış olan dış politikaların iflası olarak ortaya çıktı. Sonuç itibarıyla emperyalist denklemlerden çıkar damıtmaya çalışan Türkiye egemenleri ise Erdoğan’ın öncülüğünde tam anlamıyla bir savaş cephesi içerisinde aktif rol almaya başladı.

Aslında Türkiye’nin Arap Baharı söylemlerinin yaygınlaştığı dönemden itibaren bir savaş politikası yürüttüğünü bilmeyen yok. Hatta bir anlamda Türkiye, Arap Baharı söylemlerinin kullanıldığı andan itibaren savaşın içindeydi de diyebiliriz.

Tırlar dolusu mühimmatın IŞİD’e ulaştırılması, kamuoyuna yansıyan silah sevkiyatlarına dönük operasyonlara, karşı operasyonlarla yanıt verilmesi, adeta cephe gerisi olarak tanımlanabilecek tedavi merkezlerinin oluşturulması, dahası “Esad devrilmeden Suriye politikamız değişmeyecek” açıklamalarında bulunulmasının başka bir izahı da yoktu.

Hatta Erdoğan’ın “Emevi camii’nde namaz kılacağım” söylemi dahi, kendini Fatih zanneden çakma bir komutanın söylemi olarak okunuyordu. Zira o acemi bir tetikçiydi ve hedefleri sedece birer ütopyaydı.

Nitekim yaşananlar da daha önce söylediklerimizin ispatı oldu. Ve Türkiye çok kısa bir zaman diyebileceğimiz süreçle kendi gerçekliğiyle yüz yüze kaldı.

Her ne kadar büyük heveslerle böylesi bir sürecin içinde aktif olunsa da, gelinen nokta da Ortadoğu yangını Türkiye’yi kapsayacak boyuta dönüştü. Geleceğe dönük yatırım yapan ülke egemenlerinin tüm yatırımları ise elinde patladı. İttifak güçleri dağılmaya yüz tuttu. Tam da bu anlamda Yeni kurulan ittifaklar ise pamuk ipliğine bağlı hale geldi.

Hevesleri Kursakta Bırakan Suriye Gerçeği

Suriye eksenli olarak başlayan savaş, giderek şiddetlendi ve çap büyüttü; savaş araçları, savaşçı sayısı ve ülke sayısı arttı. Kimileri resmi olarak kabul etmese de, bugün Suriye’deki savaşta pek çok ülke, askerleri ve uzmanlarıyla doğrudan savaşın içine dahil oldu. Bu dahil oluş hali ise her birinin farklı çıkarlar doğrultusunda sesini yükseltmesine neden oldu. IŞİD bahanesiyle oluşturulan Koalisyon Güçleri’ne onlarca ülkenin katılımının söz konusu olması dahi bunun nedenidir.

Gelinen noktada, Suriye’de sahada aktif bulunan tüm güçler hemen hemen tüm kozlarını masaya yatırdı. Dolayısıyla Suriye, başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist güçlerin boğazına takılan büyük bir lokma haline geldi. Ve süreç, emperyalizm açısından artçı sarsıntıları giderek yükselen bir depreme dönüşürken, Türkiye için volkanik patlamalara neden oldu. Küresel ekonomik kriz, ülkenin yeni sömürge olmasından kaynaklı derin bir krize sürüklenmesine neden olurken, siyasal anlamda Lenin’in bahsettiği “yaklaşan felaket”in tezahürü anlamına geldi.

ABD ise bu süre içerisinde kısmen de olsa hedefine ulaşmış durumda. Zira bir anlamda Ortadoğu’nun bir çeşit “Balkanlaştırma” hamlesi zaferle sonuçlanmış olmasa da başarıyla gerçekleşti. Bir sonraki adım olarak, coğrafyanın emperyalizmin çıkarına dönük adeta düzlenmesi ise zaman alan bir proje olarak raftaki yerini koruyor. İlerleyen süreç bu kadar karışık bir hal içerisinde nasıl bir planlama ile ele alınır bilinmez ama en azından ABD’nin bugünkü süreçte bekle gör politikasını izlediğini söyleyebilmek mümkün. Kimileri şimdiki durumda ABD’nin sessizliğini Rusya karşısında bir yenilgi olarak tanımlasa da bunu söylemek henüz erken.

***

Yaşanılan gelişmeler bir anlamda neo liberalleşme döneminin egemenler cephesinde sona gelindiği gibi bir tablonun oluşmasına neden olsa da, sedece o hedefe dönük pratik anlamda bir biçim değişiminin yaşandığını ifade ediyor. Yani, bırakalım neo liberalizmin ve küreselleşmenin rafa kaldırılmasını, aksine vahşi kapitalizme dönüş diye tanımlayabilecek olgularla karşı karşıya kaldığımızı söyleyebilmek mümkündür. Özellikle Ortadoğu bağlamında yeni bir dünya sürecine girilmiş olması bir politika değişikliğine neden olmak değil, yeni yöntemlerin billurlaşmasına zemin hazırlanıldığının göstergesidir.

Türkiye ise bu yeni yöntemlere göre dizayn edilmeye çalışılmaktadır. Küresel ölçekte yaşananlar, onun pay kapma savaşında kah efelenmesine, kah biat etmenin en alçak biçimlerine baş vurmasına neden olmaktadır. Ve bu planlar eşliğinde elindeki kozlarını kaybetmemek için olanca gücüyle savaşmaktadır.

İşte tam da bu anlamda çıtayı yükselterek eksen değişikliğinden, faşizmin en gaddar yöntemlerini uygulamaya, ülkeyi parsel parsel satmaktan, yeni sürecin dizaynına ilişkin yeni anayasa yapma pratiklerine kadar bir dizi programı krizi ötelemenin bir argümanı olarak kullanmaya başlamıştır. Ancak evdeki hesaplar çarşıya uymadı ve uyguladığı her program kendi ayağına dolanan bir hal almaya başladı. Yıldırım’ın Başika’dan vazgeçileceğine dair açıklamalarda bulunmasından, adeta Rusya’nın kucağına oturulmasının ve “ABD ile anlaşırsak Rakka’ya gireceğiz” demesi gibi her olgu, bunun açık ifadesi anlamına gelmektedir.

Zira Türkiye emperyalist aktörlerin de bulunduğu masada zarar görmemek için ne yapacağını şaşırmıştır. Her hamlesi ise bataklığa ilerleyen keskin virajlı yolu anımsatmaktadır. Ve açıktır. Suriye politikası ise paçavraya dönmüştür. Ve de hiçbir gerçekliği yoktur.

Türkiye 5 yıldır aktif olarak yer aldığı haksız savaşın bedelini her geçen gün daha fazla ödemektedir. Daha da fazla ödeyecektir. El Bab pratiği bu sonucun emarelerini vermeye çoktan başlamıştır. Türkiye halen ‘alan tutma’, ‘güvenlikli bölge ulaştırma’ safsatalarını proje olarak önüne koyarak bırakalım alan tutma ve güvenlikli bölge oluşturmayı, aksine adım adım bataklığa sürüklenmektedir.

Yenilgiyi efelenmeyle aşmaya çalışmak

Bilinir ki korku ve panik halindeysen korkutursun. Muktedir ve onun iktidarının yaptığı da budur. Düşmemek için koşmakta, yıkılmamak için yıkımı kalıcı hale getirmektedir. Bu nedenle içeride adeta bir korku imparatorluğu inşa edilmektedir. Bunun nedeni ise tıpkı savaşın politikanın başka araçlarla sürdürülmesi gerçekliğinde olduğu gibi baskı ve terörü politikanın araçları olarak görmesinden kaynaklanmaktadır. Ve bu anlamda özellikle IŞİD üzerinden uygulanan terör kampanyası ile yıldırma, OHAL adıyla ise toplumun tüm nefes alma aygıtlarının işlevsizleştirilmesi hedeflenmektedir.

Ancak AKP eliyle Türkiye egemenlerinin attığı her adım iflasın göstergesidir. Ekonomi de yaşanan kırılganlığın Başkanlık ve Yeni Anayasa ile ortadan kaldırılacağını düşünmek ise ahmaklıktır. Ahmaklıktır çünkü adeta bir savaş halinde olan ülkenin başka tarih ve coğrafyadaki öncüllerinin yaptığı hatalar gibi “savaş hükümetleri” kurarak varolan süreci ötelediği hiçbir zaman görülmemiştir. Bunun en iyi örneği ise Rus Çarlığı’nın uyguladığı yöntemlerdir. Ancak yöntemler tutmamış ve süreç dünyayı sarsacak bir depremin gerçekleşmesine zemin hazırlamıştır.

Dış politikanın iflası, iç politikayı içinden çıkılmaz bir hale getirirken toplumsal duyargalar karşıt kutuplaşmalar nedeniyle adeta bir iç savaş sürecine evrilmiştir. Bu kutuplaşmayı yaratan ise iktidarın kendisidir. Bizatihi uyguladığı pratikler, bunun nedeni olmuştur.

Bilinir ki, İç Savaş söylemi normal şartlar altında bir iktidarın telafuzunu dahi duymak istemeyeceği bir şeydir. Ancak, İç savaş söylemlerini kullanan yine muktedir ve şurekasının kendisidir. Zira yıkılacak olan topyekün yıkıma razı olur. Onun bir ihtimalde olsa kurtuluşunun tek yolu budur. Paramiliter güçlerinin, özel güvenlik şirketlerinin, IŞİD’inin, Polis teşkilatının giderek güçlenmesinin, her fırsatta iç savaşa zemin hazırlayacak söylemler kullanmasının nedeni de budur.

***

Yazının giriş kısmında bahsedilen ekonomiye nefes aldırma argümanı olarak kullanılan projeler mantığının yarattığı yıkım çok büyüktür. Ve AKP iktidarının en büyük korkusudua budur. Dolar’ın yükselmesini dahi FETÖ ile açıklamak ise panik halindeki sakinleştirme çabalarının anlamsız ürünleridir.

Varolan kriz ise ne FETÖ ile ne de salt topyekün Dolar alımıyla açıklanabilecek basit bir olgu değildir.

Zira özellikle bizim gibi ülkelerde Kriz’in varlığı bir süreklilik arzetmektedir. AKP’nin bir plan çerçevesinde iktidar haline getirilmesi ve sonrasında yaşanan gelişmeler ise bu krizi ötelemenin araçları olarak düşünülmüştür.

2. Paylaşım Savaşı sonrasında, emperyalizmin sömürgecilikte yeni yönelimi tanımlanırken, kıtalara derinlemesine nüfuz etmekten, sömürü ve pazar alanlarının genişletilmesinden söz edilir. Bugün daha net biçimde görüldüğü gibi kapitalizmin derinlemesine nüfuz etmesi, yeniden üretimlerle geliştirilip yaygınlaştırılması, piyasalaştırmanın dolayısıyla da metalaştırmanın yaygınlaşması demektir. Öyle ki bugün artık azami kâr hesapları kentlerin ve doğanın yağmalanması noktasına gelmiştir. Birdenbire halkın elektrik ihtiyaçları keşfedilmiş gibi yaygınlaşan HES’ler, mahkeme kararlarına rağmen önlenemeyen siyanürle altın ayrıştırma işi, kentsel dönüşüm adı altında halkın son birikimlerinin yağmalanması ve ölçü tanımazlık, sermayenin rant ve talanda yaratıcılığının son örnekleridir

Bilindiği gibi Kamuoyuna “mega projeler” olarak takdim edilen, en büyüklerini İstanbul 3. Havalimanı, 3. Köprü, Avrasya tüneli ile Gebze-İzmir Otoyolu yatırımlarının oluşturduğu projelerin, hem ekonomik hem çevresel hem de mali istikrar açısından doğru yatırım kararları olup olmadığı bugün daha çok tartışılan bir soru haline geldi. Popüler adıyla, “mega projeler”, aslında, Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) projeleri ve son tahlilde bir özelleştirme türevidir. Kamusal varlıkların mülkiyeti şeklen kamuda kalsa da işletme, kullanma hakkını özel firmalara bırakma operasyonudur. dolayısıyla iktidar ve çevresinin zenginliğe zenginlik katmasının açık adımlarıdır.

Yap İşlet Devret, Yap İşlet, Yap Kirala, İşletme Hakkı Devri gibi yöntemleri içeren KOİ’lerden işletmede olan projeler YİD (81) ve Yİ (5) modelli olup, toplam yatırım tutarları 11 milyar ABD dolarıdır. Yapım aşamasında olan projeler ise YİD (16) ve YKD (17) modelli olup, toplam yatırım tutarları 36 milyar ABD dolarıdır. Bunlardan en büyük dördü, bu 34 projenin üçte ikilik büyüklüğünü oluşturmaktadır. Bu 4 “mega proje” içinde ise 3. Havalimanı 14 milyar dolarlık yatırımı ile (%38) diğer projelerden ayrışmaktadır. Söz konusu 4 mega projenin üçü İstanbul odaklıdır. Bunlardan 3. Havalimanı ile 3. Köprü ve henüz tasarı aşamasında olan Kanal İstanbul, İstanbul’un Kuzey ormanları sınırlarında yer almış ve birbirini besleyen projeler olarak tasarlanmıştır.

Projelerin özellikle dış finansmanın ortaya çıkan sorunlarını aşmak amaçlı, merkezi bütçeye paralel kurulan Varlık Fonu, başta İşsizlik Sigortası Fonu, özelleştirme fonu kaynaklarını kullanarak ortak firmalara desteği amaçlamaktadır. Kamu denetimi dışında tutulan ve özellikle işsizlik fonunun yağmalanma zeminini oluşturmaktır.

***

Yıkım sürecinin bedeli işte budur. Elinde değere dönüşebilecek ne varsa pazara tahvil etmektir. Ancak AKP eliyle atılmış adımların sonuna gelinmemiştir. Sürmene’den HES’lere, Kıdem Tazminatlarına el konulması projesinden yeni sigortacılık hamlelerine kadar atılan her adım bunun ifadesidir. Ancak deniz bitmek üzeredir. Ve bunun için tek adamlık hamleleri için azami çaba ve hız gösterilmektedir. Ancak egemenler için bunun da bir çare olamayacağı çok açıktır. Dibe doğru hızlı iniş bunun ifadesidir. Dipten gelen devrimci dalga ise bu sürecin sonunu getirecek en büyük güçtür.