Bizimle İletişime Geç

Manşet

Ne yapmamalı? – Umut Özenç

Bilinen bir olgudur. Deneyimlerden ortaya çıkan bilgi, ne yapmamız gerektiğini, yaptıklarımız üzerinden ortaya koyar. Ve hatalarımız/yanlışlarımız, bize kazandırdığı deneyimle, nasıl yol alacağımızın rehberi olur.

Bir önceki yazımızda bu koşullar içerisinde solun önümüzdeki süreçte nasıl bir rol alması gerektiğine değineceğimi belirtmiştim. Ama ne var ki solun akıl tutulmasının zirvesinde oluşu, 15 Temmuz sonrası “Ne Yapmalı?” sorusu yerine “Ne yapmamalı?”ya cevap vermeyi daha bir zorunlu kıldı. Bu nedenle okurlarımız şimdilik kızmasın. Zira “Ne Yapmalı”ya dair kafa yormaya devam edeceğiz.

***

15 Temmuz açıkça ortaya koymuştur ki, emperyalist/kapitalist sistem büyük bir kriz içerisindedir ve egemenler kendi çıkarları için adeta savaş cephesi oluşturacak kadar vampirleşmiştir. Bu bağlamda 15 Temmuz, salt dini motifler üzerinden açıklanabilecek bir olgu değildir. Sömürünün en azgın ve en yoğun saldırı biçiminin dışavurumudur. Dolayısıyla parçayı bütünden koparmak yerine darbe girişimine dek gelen sürecin sağlıklı analizi yapıldığında fotoğraf daha net görülecek ve ortaya çıkan olgular üzerinden hareket etme zemini daha da güçlenecektir.

Geriye dönelim.

Peki savaşanlar neyi paylaşamıyorlar?

Evsiz bırakılan insanların, köleleştirilen emekçilerin, geleceği karartılmış gençliğin kanını.

Alınterimizi paylaşamıyorlar.

Daha fazla rant, daha fazla kar ve tüm sömürü pastasından daha fazla pay alabilmek için birbirlerinin gözünü oyuyorlar. Kendi devlet aygıtlarını tarumar edecek kadar da gözleri dönmüş. Bugüne kadar sömürdükleri yetmezmiş gibi, kapsam artırarak, derinlik inşa ederek yeni sömürü mekanizmalarını hayata geçirmeye çalışıyorlar.

Sol ise tüm yaşananlara cevap arıyor.

Sorular soruyor, analizler yapıyor.

Yetmiyor neredeyse kavgaya tutuşuyor.

Neymiş?

Darbenin arkasında ABD varmıymış?

Neymiş?

Darbe girişimi ne zaman planlanmış?

Neymiş?

Devlet mekanizması içinde bu kadar cemaatçi olması şaşırtıcıymış.

Neymiş?

Bütün darbe planı Büyükada’da yapılmış.

Neymiş?

Darbeyi Erdoğan’ın kendisi planlamış.

Açıkça söyleyelim.

Bunların hepsi olsa ne olur olmasa ne olur.

Bu sorularda gerçekliğin değişmesine neden olacak hiçbir derinlik yoktur.

Neden mi?

Hemen cevaplayalım.

Türkiye egemenleri emperyalist/kapitalist kampta üstlendiği aktif rolle zaten her günümüzü darbeye dönüştürmüş durumda. Çıkan her yıkım yasası, Kürdistan’ın her köşesinin yakılıp yıkılması, tutuklamalar, özel hukuk kararlarının hepsi darbedir, Kanun Hükmünde Kararnamedir. Bu nedenle darbe girişimi içerisinde kimin olup olmadığı teferruattır. Zira topyekün bir saldırı söz konusudur ve halka bu durum “cambaza bak cambaza” diyerek yutturulmaktadır.

Kimileri kuşkusuz meseleleri bu kadar basit mi ele alacağız diye serzenişte bulunacaktır. Ancak bu yaklaşım basite kaçmak değil, aksine feneri doğru bir yere tutabilme ihtiyacıdır. Zira darbenin hemen ertesinde yayınladığımız çalışmalar, darbenin ne olup olmadığına dair yeterince kanıt sunmaktadır. İsteyen bu konudaki yaklaşımlarımız için Gazete Yolculuk’un arşivinden bunlara ulaşabilir.

***

Gelelim işin en can alıcı noktasına.

Darbeyi ABD’mi yaptı?

Evet. Darbeyi ABD ve onun dostları yapmıştır.

Ülkenin yıllardır adeta cehenneme çevrilmesinin başlıca nedeni ABD başta olmak üzere haydutlar çetesi değil mi?

Cemaatleri besleyip büyüten.

AKP’yi iktidar yapan.

Onu kendi politikalarının en aktif taşeronu haline getirerek sınır ötesinde katliamların tetikçisi haline getiren.

Ankara’nın göbeğinde barış, emek ve demokrasi için yola koyulan yüzlerce insanı katleden. Binlerce insanımızı yaralayan ve yaşamları boyunca içinden çıkamayacakları travmalar yaratan.

Toprağına göz diken. Tarımını bitiren. Gençliğini geleceksiz bırakan…

Bunların hepsinin nedeni ABD’dir. Emperyalizm’dir. Taşeronlarıdır.

Bu nedenle 15 Temmuz, ABD ve diğer emperyalist aktörlerin başının altından çıkmıştır. Bilfiil içerisinde yer alıp almaması önemsizdir. 12 Eylül’de “bizim çocuklar başardı” diyerek ülkeyi kuklası haline getirenler, bu darbenin ve darbe sonrası gelişen yeni dizaynın sorumlusudur.

***

Darbeyi AKP’mi yaptı?

Evet, AKP yapmıştır.

Zira ağababalarına yaranmak, onların krizlerini atlatmada canhıraş çalışmak, koskoca bir ülkeyi rant alanına çevirmek, Ortadoğu’da adeta cephe oluşturmak vb. bu darbenin girişimin de, darbelenmenin de zeminini hazırlamıştır.

Bakmayın siz özürler dilendiğine, helallikler istendiğine. Darbeyi yapanlara en hafif deyimiyle yardım ve yataklık eden AKP iktidarının kendisidir.

Özcesi bu darbe AKP’nin başının altından, Cemaatin ve bu ülkede doğmamış çocukların dahi borçlanarak dünyaya gelmesine sebep olan parababalarının/tekellerin başının altından çıkmıştır.

Bu olgu açıktır.

***

Ama böylesi açık bir tabloya rağmen, sol için açık olmayan şeylerin olduğunu gözlemliyoruz.

Nasıl mı?

Açık olmayan şey solda durduğunu iddia eden kimi gazetecilerin televizyon programlarında geceleyen zehir hafiyeler gibi darbeyi kimin yaptığına dair somut deliller aramaya çalışmalarında gizlidir. Oysa ki deliller ve gerçeklik apaçık ortadadır. Darbeciler de ortadadır, bombacılar da. Kan emiciler de ortadadır, eli kanlı katiller de.

Ama bizim solcu gazetecilerimiz Mehmet Eymür’den, Hanefi Avcı’dan medet umacak kadar bir beyin dumuru içerisindedirler.

Onlar da darbecidir.

Açın bakın Susurluk tutanaklarına.

Yıllardır akıttıkları kanları, çektikleri tetikleri hatırlayın. Bu ülkenin demokratik kurumlarına, aydınlarına müdahale edenlerden ve bilfiil faşizmin tetikçiliğini yapanlardan asparagas aforizmalar eşliğinde somut kanıt aramak, gazetecilik değil, aksine illüzyona zemin hazırlamaktır.

Bakın Mehmet Eymür bunu açıkça söylüyor: “Akın Birdal suikastında bağımız vardı, Yeşil’i yurt dışında görevlendirdim.” diye açık açık ekranlardan dile getiriyor.

Daha ötesi var mı? Kimden neyin delilini sunmasını bekliyoruz. Söz konusu isimlerin kendileri başlı başına bir delil değil midir? 1980 Cuntası’nda Devrimci Yol militanlarına işkenceleriyle ün yapmış Hanefi Avcı’nın kendisi delil değil midir? Devrimcilere işkence yaparken Sızıntı dergisinin yaygınlaşmasını sağlayan, bütün olanakları cemaatlere sonuna kadar açanların kendisi delil değil midir?

***

Yanlış soru yanlış cevaba götürür!

Sol soru sormayı çok sever. Bu ise onun yanıtları doğru okumada vazgeçilmez özelliğidir. Ama solun soruları artık o kadar basite indirgenir hale gelmiştir ki, salt sorduğu sorulara bakmak dahi onun nerede durduğunu, konumunu yansıtmaktadır.

Sol, yaşanan tüm gelişmeler içerisinde kanıt aramak ve ortak refleksi büyütecek araçlar yaratması gerekirken kendi butik kulvarında rol almayı tercih eder hale gelmiş durumdadır.

Neden mi?

Yakın tarihimizde yaşanan birçok gelişme bunun şifreleri niteliğindedir.

Ergenekon operasyonlarından, Arap Baharı’na dek yaşananları anımsamak dahi bunlara örnek oluşturur. Libya, Mısır ve Tunus’taki gelişmeleri 1848 devrimleriyle özdeşleştirmek bunun ifadesi değilmidir? Ya da Ortadoğu’ya “bahar” geliyor diyerek tartışanların bugün ne kadar yanıldıkları ortaya çıkmamışmıdır?

Bunun ise tek nedeni vardır. Özgüven yitimi ve buna bağlı gelişen bir semptom olarak “hiçlik”!

Sol, özellikle 1980 sonrasında uygulanan kapsamlı/derinlikli politikalar ve kültürel dezenformasyon nedeniyle “hiçlik” bombardımanı ile karşı karşıya bırakılmıştır. Solun derinlikli analizler yerine bir çeşit magazinel değerlendirme saplantısı içerisinde olmasının nedeni de esas itibariyle budur.

Nasıl mı?

Hemen cevaplayalım.

“12 Eylül 1980 darbesinin tersine Amerikan çocukları bu kez başaramadı. Fethullah Gülen örgütü eliyle düzenlenen 15 Temmuz 2016 kaos darbesi yenilgiye uğradı. Emperyalizm ve uzantıları orduyu topluca halkın üzerine sürmeyi beceremedi. Kendilerine Yurtta Sulh Konseyi adını veren darbeciler, ordunun büyük kesiminin, emniyetin ve halkın direnmesiyle etkisiz duruma getirildi.”

“Emperyalizm ve uzantıları ne yaparlarsa yapsınlar, işçilerin, şehir ve köy emekçilerinin, bütün Türkiye halkının vatan, cumhuriyet ve emek mücadelesini durduramadı, durduramayacak.”

Bu sözler sol siyasal bir yapıya ait.

İsteyenler kimin böylesi bir yaklaşıma sahip olduğunu kolaylıkla bulacaktır. Zira bizim dilimiz söylemeye varmıyor.

Darbe girişimine ilişkin yazılmış olan bu açıklamaya göre yapılan tahlil, tarihsel bir yanlışlık örneğidir. Solun kendi özgüven eksikliğinin dışavurumunu yansıtan söz konusu yaklaşım, gerçeklikten uzak olduğu ve ne yaptığını anlayamayacak kadar da şaşkınlık doludur.

Tekil bir örnektir ama solun içinde bulunduğu özgüven yitiminin derecesini ifade etmektedir.

Bir yanıyla da “Ne Yapmamalı?”nın cevabıdır.

Sol, doğru bir tahlil yapmadan aceleci reflekslerden kaçınmalıdır.

Neden mi?

Eğer olgular üzerindeki ekonomi politik ve sosyolojik etki anlaşılamazsa, yaklaşımlar değer kaybına uğrar. Bu nedenle bazen hiçbir şey söylememek bir şeyler söylemekten daha anlamlı olabilir. Hele ki sosyal medya girdabı içerisinde boğuşur haldeyken.

Dolayısıyla sol genel anlamda yığınakta hata yapmak anlamına gelecek yaklaşımlardan uzak durmalı ve bu yaklaşımlara kesinlikle prim vermemelidir.

Ne Yapmamalı?

Açıkça söylemek gerekir ki sol, egemen denklemler içerisinde güçlerden güç beğenmemeli ve onun yanında saf tutmamalıdır. Solun her gelişme karşısında takınması gereken evrensel norm budur.

Ancak sol, genel anlamda tüm olguları değerlendirirken yine evrensel normlar yerine moda olana itibar etmeyi tercih etmektedir. Örneğin görülmektedir ki yukarıda da değinmiş olduğumuz ekonomi politik, adeta tozlu raflara itilmekte ve asla olgularla bağ kurmanın zorunlu bir göstergesi olarak değerlendirilmemektedir.

Bu bağlamda “Darbeler neden yapılır, kimlerin ihtiyacıdır” gibi soruların esamesi dahi okunmamaktadır.

Zira bu soruların sonucunda konu gelip sermaye güçlerine dayanır. Bu bağı kurabilmek için ise günlük akıl yetmez, retorikle gerçekliği, keyfiyetle zorunluluğu da birbirine karıştırmamak gerekir.

Tam da bu bağlamda sol ne mi yapmamalıdır?

Bizimki gibi ülkelerde parlamento, seçim ve siyasi partiler demokrasinin göstergesi ve güvencesi midir; yoksa aldatmanın, yanıltmanın ve dolayısıyla demokratikleşme taleplerini bastırmanın araçları mıdır sorularına doğru bir perspektif dışında yanıt aramamalıdır.

Bakın ne de güzel ifade etmiş İzzettin Önder:

“Halkımız kandırılmasın; son yönetilmiş darbe girişimi, halka ve burjuva demokrasisine yönelik gibi yansıtılmasına rağmen, özde Habil-Kabil mücadelesidir. Şimdilik Kabil öne çıkmıştır, ama kavga bitmemiştir. Habil’in kızgınlığı ve derin korkusu da bundandır.” 

Ancak Sol kendi tarihsel mirası ışığında yol almanın aksine kimi açıklamalarıyla ve çözüm önerileriyle havanda su dövmeyi tercih etmektedir.

Neymiş?

Darbeye karşı “kurucu irade” dar değil geniş bir kapsamda ele alınmalıymış.

Evet. Kimileri aynen bunu ifade etmektedir. Kurucu iradede sosyalistler, demokratlar, Kürt’ler neden yok deyip AKP’nin yeni dizaynında yer alınamaz diyor.

Yahu ne kurucusu, neyin iradesi diye sormazlar mı hiç.

Daha neler. Söz konusu yeni dizayn girişimi içerisinde sömürünün en azgın biçiminin pratik adımları atılırken bunun içerisinde muhalefet de olmalıdır gibi yaklaşımlar en hafif deyimle demokrasi çığırtkanlığının ardına gizlenmiş faşizmi anlamamak olur.

Bu kadarla da bitmiyor tabi ki.

Kimileri ise “gelişmeler iyi ama yeterince değil” gibi yaklaşımlarla “öz”ün gizlenmesine vesile oluyor. Niyet bu olmasa da böyle. Bu bağlamda sol, siyasi gerçekleri açıklamanın gereklerini yerine getirmek yerine “Normalleşme ve demokrasi adına yapılan jestler, hepsi iyi de, bu ülkeyi bu güne kadar yönetenlerin bu yoksul halka çektirdikleri bunca zulüm için, (siyasi sorumluluklarını da şimdilik bir yana bırakalım) öyle kandırıldık falan deyip geçmeden kallavi bir özür borçları yok mu?” diyerek meseleleri başka bir kulvara çekmeyi tercih ediyor.

Alay da olsa bu tür cümleleri kullanmak en azından bizlerden yanıt bekleyenleri dikkate almamak anlamına gelir ki, böylesi yaklaşımlar bir yanıyla da yüzeyselliğin yaygınlaşmasına vesile olur. “Önümüzdeki süreci göremiyorum” demek ayrı şey, çubuğu başka yöne çekilebilecek cümleler kurmak ayrı şeydir.

Peki bunun için: Ne yapmamalı?

Tabi ki sık sık ifade ettiğimiz gibi yüzeysel değerlendirmelerle vakit kaybetmemelidir. Zira sorun çok kapsamlıdır, derinliklidir. Ve de ciddidir.

Dolayısıyla bu türden meselelerde gerek sapla samanı, suçlu/sorumlu olanla kandırılmış olanı ayırmak, gerekse olup biteni daha net görebilmek için, sınıfsal perspektiften öte bir yol yoktur. Çünkü sınıf bakışı, en gerçekçi, en adil ayrışmanın ölçeklerini bağrında taşır; bulanıklığa, sınıf karşıtına hizmet etmeye yani “aldanmaya” izin vermez.

***

“Türkiye yüzünü Rusya’ya, sırtını Batı’ya mı dönüyor; Türkiye NATO’dan çıkıyor mu veya bu adımları atabilme şansı/iradesi var mı?” gibi soruların yanıtı sistemin, dolayısıyla sınıf ilişkilerinin ekonomi politiğinde gizlidir. Buradan genelde Türkiye’nin özelde ise AKP’nin yüzünü “Avrasya” olarak tanımlayanların yanılgısı ise sınıf ilişkilerini ve çelişkilerini kavrayamamaktır.

Peki bu durumda sol ne mi yapmamalıdır?

Sol, bu ve benzeri yaklaşımlarla rotasının belirsizliğine neden olacak yaklaşımlardan uzak durmalıdır. Kılcallarına dek işleyen emperyalist ilişkiler çerçevesinde Türkiye’den farklı bir kulvarda yol almasını beklemek onun varlığını, sınıfsal konumunu anlamamak olur ki, bu da devrimci rotanın sapmasına neden olur.

Baksanıza, Erdoğan şimdiden Koç ailesiyle sarayında görüşmeye başladı bile. Kuşkusuz yapılan görüşmelerde yeni dönemin “ekonomik icraatları”na dönük (siz emeğe yönelik saldırılar olarak okuyun) mesaisini sürdürmeye devam ediyor ve edecek. Bu nedenle attığı her adımı tekellerin isteğine göre planlıyor/planlamak zorundadır.

Hele ki Erdoğan’ın göstermelik Rusya/Putin flörtünü ABD’nin Türkiye’ye çok sert müdahalelere neden olacağını düşünerek el ovuşturulmasına ne demeli? Bunun ise politik gerilik dışında hiçbir anlamı yoktur.

Bu nedenle ABD’ye karşı Avrasya’cılığı, AKP’ye karşı ABD müdahalesini savunmak, solun reddi miras tavrı takınmasına neden olur ve en tehlikeli duruş anlamına gelir. Dolayısıyla sol, emperyalistlerden emperyalist beğenme yaklaşımından kesinlikle uzak durmalıdır.

Ama ortalık tarumar olmuşken kafalar tarumar olmaz olur mu hiç.

Öyle ki birçok kesim ise (en azından sosyal medyada) yeniden salt Laik’lik üzerinden propaganda yapar hale geldi.

Kuşkusuz kimileri utangaçça da olsa yüzünü Kemalizm’e döndü. Tam da bu tarumar atmosfer içerisinde “Atatürk’ün hiç bilinmeyen mektupları” sol sitelerin haberi olmaya başladı.

Şaşırdık.

Önce anlamaya çalıştık.

Hatta İlker Başbuğ’un CNN Türk’deki konuşmasından oldukça etkilenildiğini düşünmeye başladık. Neyse ki söz konusu mektubun doğru olup olmadığı tartışıldı ve gerekli özürler dilendi de (Kusura bakmayın böyle bir mektup yokmuş galiba) bu sevdadan hemen vazgeçilebilindi. Yoksa vay halimizeydi.

***

Ne Yapmamalı?

Sol kahve falı bakar gibi süreç okuma girişimlerinden vazgeçmelidir.

Aksine toplumsal hafıza bellek yitimine uğramış ve de egemenler her türlü manipülasyonla kitleleri adeta esrarlı hülyalara sokmuşken egemen yönlendirmelere zemin hazırlayan duruşlardan uzak durulmalıdır. Bilinir ki bu gibi durumlarda devrimcilerin görevi doğruları tüm çıplaklığıyla ve berrak bir akılla halka/emekçilere anlatmaktır.

Bu abluka altında kuşkusuz bunun imkanları sınırlıdır. Ancak zaten varoluşumuzun kendisi imkansızlıklar değil midir?

Ne Yapmamalı?

Futbol maçlarını sunan spikerlerin diline pelesenk olmuş bir söz vardır. “Zemin futbola elverişli” diye. Tam da bu sözle ifade edecek olursak, zemin devrimci politika yapmak için o kadar elverişli ki, devrimcilere sadece sahaya çıkıp politika yapmak kalıyor.

Bilinir ki bizim gibi ülkelerde toplumsal dönüşümlere gebe olan süreçler yönetenlerin yönetemediği anlarda patlak verir. Bugün yaşanan tüm olgular ise bu durumu açıkça ortaya koyuyor. Her ne kadar egemenlerin ajandalarında bulunan krizi atlatma seçeneklerinin tümü henüz hayata geçirilmemiş olsa da, zeminin aktif politika yapma bağlamında önümüzü açtığı alenen ortadadır.

Ama bir şartla.

Futbolda olduğu gibi mesele sadece zeminin elverişli olmasıyla bitmiyor. Zira iyi bir takımın yoksa alınacak sonuç bellidir.

Bu bağlamda yine ve yeniden bilinir ki diye başlayacak olursak; her devrimci durum bir devrim yaratacak diye bir şey de söz konusu değildir. Bunun için ülkenin nesnel ve öznel durumlarının iyi incelenmesi gerekir ki, bu da hareket kabiliyetini geliştirici bir rol oynar. Bu nedenle önemli olan olgu, varolan durumu iyi kavrayarak doğru yerde yığınak yapma şeklinde önümüze bir görevler bütünü koyuyor.

Ancak bu görev TKH’ın (Türkiye Komünist Hareketi’nin) yaptığı gibi “Türkiye Komünist Hareketi, bu gerici rejimin meşrulaşmasına, AKP’nin aklanmasına ortak olmayacaktır. Düzenlenecek olan mitinge katılmayacağımızı ifade eder, ülkemizin kurtuluşunun emekçilerin kendi ellerinde olduğunu bir kez daha ilan ederiz” diyerek, salt örgütlenelim açıklaması yapmanın çok ötesinde anlamlar ifade ediyor.

Mesele Dergisi’nin Ağustos sayısında darbeye ilişkin bir değerlendirme yazısı kaleme alan Mehmet Yeşiltepe buna ilişkin çok önemli bir değerlendirmede bulunmuş.

15 Temmuz ve sonrasında yaşananlar, sorumluluğumuzu daha da büyütüyor. İki darbeden, iki kötülükten birini beğenmek zorunda değiliz. Umut kırıcı, moral bozucu verilerin biriktirilip büyütülerek öne çıkarılması yerine; tehdidin doğru tanımlanmasına ve bu tehdide uygun, duygusallıktan, öznel hesaplardan uzak bir duruşa, saf ve yoldaş çoğaltmaya ihtiyacımız var.

Bunun yolu ise aynı havuzda birikebilecek potansiyellerin su yolunu açabilmektir. Belki bu “ha” deyince olmayacaktır; zira bizzat örgütlü yapılar dahil mevcut tablo iç açıcı değil. Ancak bu türden tabloların değişmesi çok uzun süreçler gerektirmeyebilir. Bu konuda, 2013 Haziran direnişini yaşamış emekçi halklara da çeşitli darbeler görmüş sola da güven duymak ve objektif koşulların uygunluğunu dikkate almak gerekir.

İlk yazımda ifade ettiğim gibi 15 Temmuz’lar kimi zaman düşük seviyede, kimi zaman ise yükselerek devam edecektir. Egemen denklem içerisinde kurulan grift ilişkiler bunu zorunlu kılmaktadır. Burada aslolan şey direnme potansiyelini, gücünü oluşturmak ve gerçekleri halka bu birikim ile ulaştırabilmektir. Bu bağlamda sol ne yapmamalıdır diyecek olursak; egemen aktörlerin argümanlarıyla olgulara yaklaşmamalı, özgüven yitimiyle hareket etme basiretsizliğinden uzak durmalıdır cevabını verebiliriz.

Bilinç ve irade rehberimizdir

Evet. Bugün toplumların kaçınılmaz sınavı olan çatışkılar nedeniyle olağanüstü koşullardan geçiyoruz. Ve hayatın, pratiğin, teorinin, dahası türlü deneyimlerin devrimcilere bıraktığı mirası omuzlarımızda taşırken, yaşananların doğal bir durum olduğunu ve bu durumun kendi irademizle değiştirilebileceğini de iyi biliyoruz.

“Türkiye’nin batısında sıradan emekçi insanların hayatını büyüleyecek, sıradan kahramanlar çıkaracak büyük bir çıkışın tohumlarını, hakikat arayışçılığının öncü ve artçı örgütünü yaratmanız dileğiyle.

Her yürek devrimci bir hücredir!

Hayalgücü iktidara”

diyen Paramaz (Suphi Nejat Ağınaslı), işte bu iradeye vurgu yapmaktadır. Paramaz’ın işaret ettiği gerçeklik, tam anlamıyla bu gerçeği bilen öznelerin iradelerine ve bilinçlerine seslenmektedir.

Evet belki bir sabırsızlık zamanı içerisindeyiz.

Yaşadığımız koşullarda sadece gerçekliği görmek de artık yetmiyor. Önemli olanın ona doğru yerden değerek değiştirmek olduğunu çok iyi biliyoruz.

Mesele artık hiçbir sorunun zalimlerin ürettiği senaryolar ile çözülemeyeceğini bilme meselesidir. Ve mesele artık bilip de harekete geçip geçmeme meselesidir.

Yorum Yap

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Manşet