Son Dakika

Solun ‘-mış’ hali – Umut Özenç

5 Ekim 2016 | by Yolculuk Gazetesi
Solun ‘-mış’ hali – Umut Özenç
Umut Özenç

Ne kadar da çok analistimiz varmış meğer.

Geçtiğimiz günlerde Tarık Akan’ın ulusalcılığı konusunda dahi bir bardak suda o kadar fırtına koparıldı ki, Akan; Altangiller ile kıyaslanmaktan dahi kurtulamadı. Amacımız “Akan ulusalcı değildi” demek değildir. Ancak bu güne kadar duruşuyla (kimi eleştirel noktaları olsa da) önemli ölçüde net tavırlar almış bir sanatçının ardından öznel değerlendirmelerde bulunmanın yanlışlığından bahsetmemek olanaksızdır.

Neyse.

Derdimiz Akan üzerinden bir polemiğe girmek değil.

Derdimiz, Tarık Akan şahsında solun gündemine oturan bu tartışmanın solun içinde bulunduğu halet-i ruhiyeyi açığa vuran niteliği ile ilintili.

Bu halet-i ruhiye kısmını biraz daha açmak gerekiyor.

15 Temmuz sonrasında bütün solun neredeyse devasa bir külliyat oluşturacak denli değerlendirmelerde bulunduğunu gördük. Yapılan tüm değerlendirmelerde ise ortak kanı, yaşanan sürecin 12 Eylül’e rahmet okutacak bir düzeyde ilerlediğine ilişkindi.

Kuşkusuz tüm değerlendirmeleri anladık. Hemen hepsine hak verdik. Kimi değerlendirmelerle benzer şeyler söyledik. Ve hepsini de külliyatın biriktiği depoda sakladık.

Eee!

Süreç bu kadar basit miydi peki?

Hani nerede o bütün birikime önderlik edecek olan 11. Tez’in pratik alandaki izdüşümü.

Soru işaretleriyle dolu koskoca bir sessizlikle karşılaştık.

Peki neydi bu suskunluğun ardındaki gerçeklik.

Ülkemiz solu bu kadar basiretsiz miydi?

Ya da hem teorik hem de pratik anlamda yeterince birikim sahibi mi değildi?

Kimileri bu soruya “evet” yanıtı verebilir ama biz aksini düşünüyoruz.

***

Aslına bakılırsa Türkiye solunun teorisi çoktan oluşmuş durumdadır.

Nasıl mı?

Hemen açıklayalım.

Türkiye devrimci hareketi hem ülkenin yapısından kaynaklı hem de güçlü bir geleneğe sahip olmasından kaynaklı teoriyi esas itibariyle pratikten öğrenmiş durumdadır.

Kimse inkar etmesin.

Bu topraklar egemenlerin politikaları sonucu öyle süreçlerden geçmiştir ki, solun bu pratik süreçlerden öğrenmeme gibi bir lüksü olmamıştır.

12 Mart ve 12 Eylül cuntası ise bu birikimin oluşmasındaki en önemli pratik süreçlerdir denilebilir.

Reel sosyalizmin çözülüşü ile ortaya çıkan gerçeklik ise bu teorinin zenginleşmesine hizmet eden diğer bir faktördür.

Kimileri farklı teamüllerle buna karşı çıksa da bu olgu gerçekliğin ta kendisidir.

***

28 Şubat ile dışa vuran laiklik mi/şeriat mı ikileminin ardından çıkan ve adeta kitlelere “cambaza bak cambaza” derken AKP’yi ve Cemaat’i güçlendiren egemenlerin faaliyetlerinden gördüğümüz şey ise egemenler arası çatışmalardan çıkar damıtılamayacağının görülmüş olmasıydı.

Kimileri bu ülkeye aydınlığın sadece TSK’nın Kemalist refleksiyle geleceğini düşündü. Bu nedenle kah e-muhtıracı oldu, kah Cumhuriyet Mitingleri’nin en öndeki örgütçüsü…

Ama sonuç hüsrandı. TSK’nın ilericiliği 15 Temmuz’da ve sonrasındaki süreçte açık olarak görülürken, CHP’nin AKP’nin şemsiyesi altındaki “demokrasi” savunuculuğu ise onun niteliğini en net biçimde göstermiş oldu.

***

Evet. Konumuza dönecek olursak; Türkiye devrimci hareketinin muazzam bir deneyim ve birikime sahip olduğunu açıkça söyleyebiliriz.

15 Temmuz’a şaşırması ise onun lokal anlamda durduğu ve konumlandığı siyasal ortamla ilintilidir.

15 Temmuz’a çok mu şaşırdık?

Hayır!

Zira gelinen süreçte şaşıracak zerre bir şey yoktur.

Ne 15 Temmuz için, ne yakılıp yıkılan bir coğrafya ve halkı için, ne bütün bir toplumun duygusal bir kopuş içinde oluşunun ne de toplumsal kutuplaşma karşısında şaşıracak bir şey yoktur.

Zira burası ne Norveç, ne de Kanada’dır. Bunu en iyi bilmesi gerekenler de bu ülkenin devrimcileridir.

Bu ülke böylesi zalimlikleri ilk kez yaşamıyor.

Ve bu zalimlikleri en iyi bilen de yine Türkiye devrimci hareketinin ta kendisidir.

Bu anlamda yaşadıkları sayesinde muazzam bir birikime ve deneyime sahiptir.

Ancak Türkiye solu hem genel anlamda hem de lokal düzeyde siyasal/pratik anlamda konumlanışıyla bu özelliğini unutmuştur. Dolayısıyla bu birikimin farkında değildir.

Zira at ile arabanın yer değiştirdiği, toplumsal mücadeleyi örgütlemekten ziyade hedef kitlesine dahi ulaşmakta güçlük çeken, birleştirici değil aksine kutuplaşmayı yaratan nedenlere sebep olan tavırların böylesi bir özelliğinin farkında olmadığını söyleyebilmek mümkündür.

Kimilerine göre bu yaklaşımlar abartılı gelebilir.

Abartmayalım ama ortada duran gerçeklik de budur.

Baksanıza bu ülkenin en güçlü ve birikimli sendikalarından DİSK, sendikacılığı bir kenara bırakmış ve adeta bir düşünce kuruluşu gibi çalışmayı tercih eder duruma gelmiştir. Gerici Beşiktaş Belediye başkanı Murat Hazinedar’ın annesi için Ordu’da yaptırdığı okul açılışına katılan Kani Beko, o kadar yolu tepmekten ve kameralar karşısında boy göstermekten dahi çekinmemektedir.

Hak gasplarına, taşeronlaştırmaya, iş cinayetlerine karşı, Beşiktaş Belediyesi’nden atılan işçilerle omuz omuz mücadele etmek, asgari ücretin düşürülmeye çalışıldığı bir atmosferde alanlara çıkmak yerine böylesi yaklaşımlar içerisinde bulunmak, sınıfsal mücadelede ağır bedeller ödemiş bir sendikanın temsilcisi için can sıkıcı bir durumdur. Söz konusu saldırganlıklar karşısında hiçbir şey yapılmıyor diyemeyiz ancak DİSK ve önderliğinin idare-i maslahat dışında bir tavır aldığı görülmemektedir.

Abartmıyoruz.

İsteyen bu konuda DİSK’in sosyal medyadaki durumuna bakarak bunları rahatça görebilir.

Eğitim Sen mi?

TÖB-DER’den Eğitim Sen’e uzanan süreçte eğitim emekçileri yarattıkları örgütlülüklerle pek çok başarıya imza atmış, kendi alanından politik örgütlenmelerle kurduğu doğru ilişkilerle, cunta ürünü sürecin apolitik karakterinin değişiminde etkili bir rol oynamıştır. Hatta özel bir dönemde fiili mücadelenin ürünü olarak ortaya çıkan KESK’in içinde itici bir güç rolü oynayan Eğitim Sen, son yıllarda yeni haklar elde etmek ve mücadeleyi örgütlemek anlamında önemli başarılara imza atmıştır. Ama gelin görün ki, böylesi başarılı bir mücadele alanı dahi bugün kendi sorunları karşısında etkisiz eleman rolünü oynamaktan öteye bir adım atabilecek pozisyonda değildir.

Yetki kayıplarının ardından bugün birçok eğitim emekçisinin OHAL koşulları nedeniyle işinden edilmiş olması karşısında Eğitim Sen de, KESK de, adeta hiçbir önemli rol oynayamamaktadır.

Kuşkusuz bunun nedenleri vardır ve bu nedenler aşılmalıdır. Ancak bugün yaşanılan sorunlara karşı “mış” gibi davranarak salt açlık grevleri ya da basın açıklamaları ile çözüm ve mücadele yoluna gitmenin hiçbir anlamı yoktur.

Odalara, meslek birliklerine dönük çok kapsamlı bir saldırının başlayabileceği günlerin arifesindeyiz. Hele ki 15 Temmuz’un ardından “demokrasi” söylemleri eşliğinde ortaya çıkan KHK (Kanun Hükmünde Kararnameler), kayyum vb. gibi adımların faşizmin elini ne kadar güçlendirdiği malum. Ve bu adımların demokratik kitle örgütlerinden, odalara, meslek birliklerine kadar uzanacağı en başta bu alanda faaliyet yürüten kurumların bilgisinde.

Ama ne yapılıyor ne ediliyor diye soracak olursak yanıt ortadadır. Hiçbir şey.

Bugün özgür basına dönük çok kapsamlı bir saldırı furyası ile karşı karşıyayız. Alınan bilgilere göre YÖN Radyo, Hayat TV, İMC TV, Özgür Radyo, vb. gibi yayını engellenen kuruluşlar dışında daha birçok muhalif kuruluşa dönük engellemeler olacaktır. Bunu biliyoruz.

Ancak Alman papazın hikayesini andırırcasına (ki bunu en iyi solcular bilir) felaketin kendimize gelmesini beklemekten başka hiçbir şey yapmıyoruz.

Oysa ki hepimiz OHAL koşulları altında somut hedefleri görebilmek için şartlandırılmış düşünceleri yıkacak somut adımlar atmanın gerekliliğini çok iyi biliyoruz. Ama harekete geçmiyoruz.

“-mış” gibi yapmayı tercih ederek ortaklaşa bir mücadele hattı oluşturmak yerine felaketin şiddet oranını hesaplamayı/kestirmeyi tercih ediyoruz.

Tıpkı tarihçilerin birbirlerine esprili dille anlattıkları “İstanbul fethedilirken, Bizans meleklerin cinsiyetini tartışıyordu” hikayesinde olduğu gibi. Sanırız bizim durumumuz da bunu çağrıştırıyor.

Hadi hayırlısı.