Bizimle İletişime Geç

Sınıfsal Bakış

Diktatörlük anayasası ve referanduma sınıfsal bakış

Anayasalar nedir; bugün bu değişimle ne amaçlanıyor?

Birincisi anayasalar, toplumsal uzlaşmaya dayalı sözleşmeler olarak bilinir. Ancak sömürüye dayalı sistemlerde her türlü temsil olgusu gibi bu da en şeklî boyuta kadar darlaştırılır. Mesela seçimlerde halkın talepleri gündeme getirilmez ama burjuva partiler kendi programlarını halkın talepleriymiş gibi sunar. Bu, aynı zamanda partilerin sınıfsal kimliklerinin gereğini yerine getirmeleri bağlamında başarı ölçütüdür.

Dikkat edilirse, açık olması gereken ve halkla en geniş boyutta paylaşılması gereken anayasanın içeriği bile gizleniyor. Meclis görüşmeleri, basına kapalı yapılıyor. Çünkü sömürüye dayalı toplumlarda anayasalar birer aldatmacadır; bir toplumsal uzlaşmaya değil egemen sınıfın çıkarlarına göre biçimlendirilir.

Çok kısa bir anımsatma yapmak gerekirse; kimilerinin çeşitli önyargılar veya yanlış tarih yorumu sebebiyle anmaktan veya olumlamaktan kaçındığı 1936 Sovyet anayasası, yalnızca içerik olarak değil, halk katılımı ve hazırlık bağlamında da bugün hala geçerliliğini koruyan öğretici nitelikler taşıyor. Söz konusu anayasa metni, özel bir komisyon tarafından hazırlandıktan sonra, bütün parti örgütlerinde tartışıldı. Bütün fabrikalarda, Kolhoz ve Sovhozlarda, huzurevlerinde vb. okunarak tek tek insanların görüşleri alındı.

İlerici insanlığın o güne kadarki birikimleri süzülerek oluşturulan anayasa tasarısı, bütün uluslararası dillere çevrilerek 60 milyon nüsha dağıtıldı. 10 bin gazetede yayınlandı. Binlerce mitinge konu oldu. Çeşitli kitle örgütleri, organ ve alanlarda değerlendirildi. On binlerce değişiklik önergesi verildi. Bu süreçte bütün itirazlar parti örgütü tarafından Merkez Komite’ye iletilirken, yine Merkez Komite’ye binlerce vatandaşın itiraz mektupları iletildi. Bu mektupların tamamına tek tek cevap verildiği gibi, SBKP-MK (Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi) gerekli değişiklikleri ekleyerek anayasayı halkın oyuna sundu. İşte bu örnek ile bugün karşı karşıya olunan anayasal parodi arasındaki fark, sınıfsal nitelik farkıdır.

Dikkat edilirse AKP/Erdoğan, uzun süredir, halkın kendi sorunları karşısında tartışarak ve anlayarak tutum belirlemesi yerine, dayatılan kutuplaştırmalara göre taraf olmasını sağlayan bir yol izliyor. Kutuplaştırmalarda da dinselleştirme, milliyetçilik, terör, dış mihraklar gibi olgular öne çıkarılıyor. İşte tam da bu bağlamda, Meclis’te ne olup bittiğinin ve yasa teklifinin içeriğinin mümkün olduğunca gizlenmesi, televizyonlardan verilmemesi; konunun anlaşılıp doğru tartışılması yerine, insanların büyük oranda imaj ve yönlendirmelerle hareket edip tercihlerini içeriğe göre değil kutuplaştırmalara göre belirlemesi içindir.

Yoğun bir dezenformasyon, uyuşturma ve (özel bir gayretle oluşturulan) kaygı bozukluğu eşliğinde IŞİD’ten PKK’ye, devrimci yapılardan Cemaat’e kadar birbiri ile alakasız ve hatta zıt nitelikler taşıyan örgütlenmeler, “terör” başlığı altında aynılaştırılıyor; TL’nin dolar karşısındaki değer kaybı dahil ekonomiden siyasete kadar yaşanan her olumsuz gelişme, Suriye ve Ortadoğu politikalarındaki çuvallama, dış mihrakların oyunu olarak sunuluyor. Ve sonuçta bu algı operasyonu eşliğinde AKP, IŞİD’i besleyip büyüten değil, onunla mücadele eden bir güç olarak sunulabiliyor.

Anayasa değişikliği ile amaçlanan yeni Türkiye’nin ipuçları

Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçildiği Ağustos 2014’ten bugüne yapılanlar, son olarak 15 Temmuz rüzgârını da arkasına alarak fiili durumu hukuksal bir çerçeveye oturtma aşamasına gelmiştir. Bu fiili durumun ipuçları, anayasa değişikliği ile nasıl bir “Yeni Türkiye” amaçlandığını ortaya koyuyor.

Gelinen aşamada son üç KHK’nin da OHAL ilanı ile ilgisi olmayan idari kararlarla ilintili olması, dolayısıyla OHAL’e de anayasaya da aykırı olması, iradenin neden tek elde toplanmak istendiğinin ve nasıl bir rejim amaçlandığının en somut örneklerinden biridir. Kendinde insanların temel hak ve özgürlüklerine en keyfi biçimde dokunma hakkı gören, sahte pusula ile o anda Meclis’te olmayan milletvekili yerine oy kullanabilen, yani fiili hukuksuzluğuna hukuksal bir çerçeve oluşturmaya çalışan bu örgütlenme, sandıktan ne çıkarsa çıksın bu ölçüsüzlüğü/hukuksuzluğu dayatacaktır.

Yargıda denetimin giderek artması ve ceza hukukunun muğlâklaştırılması, tüm muhalif kesimlerim çeşitli gerekçelerle kriminalize edilerek cezalandırılması için kullanılmaktadır. Sonuçta olağanüstü yetkiler olağanlaşacak, kalıcılaşıp yasalaşacak ve diktatörlüğün anayasal çerçevesi oluşacaktır. Ve giderek bu durum rejimin kendi iç dinamikleri, bilinen araçları ile değişim ihtimalini ortadan kaldıracak; değişim umudu, gücünü ve meşruiyetini haklılığından alan halkın gerçek temsilcisi niteliğindeki iradelere kalacaktır.

Paketin referandumdan geçmesi halinde 2019’da yürürlüğe girecek olması, bu aradaki sürecin aynı niteliklerle yürütüleceğini gösteriyor. Kaldı ki anayasa değişikliğinin devamı olarak yapılması gereken mevzuat değişikliğine bağlı olarak eklenen geçici maddenin “Kanunlar ve diğer mevzuat ile Başbakanlık ve Bakanlar Kurulu’na verilen yetkiler, ilgili mevzuatta değişiklik yapılıncaya kadar cumhurbaşkanı tarafından kullanılır” biçiminde olması, başkanlığa referandumdan hemen sonra geçilmesinin amaçlandığını gösteriyor.

Başkanlık anayasası referandumu nasıl bir eşiktir?

Diktatörlüğün kelime kökeni itibariyle “dikte ederek konuşan” anlamına gelmesi durumuna da uygun olarak, giderek başkanın her sözünün yasa olması ve bunun anayasal bir içeriğe kavuşturulması süreciyle karşı karşıyayız.

Bilinir ki parlamenter sistemde halkın beklentileri meclise ne denli yansırsa, iktidar o denli sınırlanır. Sonuçta parlamento da anayasa da sınıflar mücadelesinin bölüşüme de etki eden araçlarından biridir. İktidar tekleştiği oranda bölüşüm, en yağmacı sınıfın, bir avuç zorbanın tek yanlı inisiyatifine kalır. Bugün de başkanlık rejiminin asıl olarak en büyük tekellere, en yağmacı sınıfa yarayacağını, dolayısıyla onun ihtiyacı olduğunu söyleyebiliriz.

Evet, iktidarı tekeline alan adamların kişisel yanları olur. Yer yer o nitelikleri öne çıkar. Kitaplarda/müfredatta dikkatlerini çeken beğenmedikleri cümleleri değiştirirler. Beğenmedikleri insanları azarlarlar. Bunu Örneğin Evren’de de gördük. Ancak bu nitelikler sürecin ekonomi politiği üzerinden atlanarak değerlendirilemez. Otoritenin merkezileşmesi, egemen güçlerin rant ve talan konusunda elini güçlendirir, işini kolaylaştırır. Bu bağlamda, sanıldığının aksine, TÜSİAD dahil tekeller başkanlık rejimine karşı değildir; başkanlık anayasası, dünya-bölge-ülke diyalektiği içinde sermayenin azami boyuttaki çıkarlarının hukuksal bir içerik kazandırılarak gözetilmesidir.

Ne olacak?

İktidar imkânlarıyla yoğunlaştırılan toz-duman içinde bugün toplumun en yaygın sorusu, bir çeşit kaygıyı da içerecek şekilde “ne olacak?” biçiminde dışa vuruyor. Dünya, bölge ve ülke için; an ve gelecek için, tam bir belirsizlik ve kaygı hali söz konusu. Hatta buna kaygı bozukluğu anlamında “toplumsal ankisiyete” de diyebiliriz. Yaratılan şokun etkisiyle insanlar, birbiri ile bağları koparılarak yalnızlaştırılıyor, değerleri ile aralarındaki bağlar da hedefe alınarak, içeriksiz-amaçsız bir duruş dayatılıyor; dolayısıyla da kazanım perspektifli duruşlar bile ehvenişere doğru zorlanıyor. Bunda, tehdidin büyüklüğünün yanında algılama/okuma problemlerinin de rolü vardır.

Bunun için tehdidi de alternatifi de mücadeleyi de doğru okumak ve anlaşılır-görünür kılınmasını sağlamak gerekiyor. Ayrıca, toplumsal örgütlülüklerin dağılması; kalıcı, köklü, değişen rüzgâra göre sarsılmayan duruşlar yerine kişisel duruş ve yaklaşımların yaygınlaşmasını beraberinde getiriyor. Umutsuzluğun kolay tetiklenmesinin ve umuttan umutsuzluğa anlık gelişmelerle geçilebilmesinin sebebi budur.

Alternatif arayışları

Alternatif arayışlarına da mücadele araç ve yöntemlerinin tayinine de süreci, sınıf ilişki ve çelişmelerini doğru okuyarak başlamak gerekiyor.

Artık dünya ölçeğinde küçük bir azınlığın tüm kaynaklara ve zenginliklere el koyması, sermaye birikiminin devamlılığını sağlaması, dünden bugüne uzanan mekanizmalarla gerçekleştirilemiyor. Halkların, mevcut mekanizmalarda şeklî de olsa temsili istenmiyor. Böyle bir mekanizma, sermayenin yeni dönem ihtiyaçlarını karşılamıyor. Sömürü, rant ve talan çarkının, hiçbir yasal prosedüre takılmaksızın, gecikmesiz ve engelsiz işlemesi isteniyor. Yeni Dünya Düzeni’nin ve ülkemizdeki izdüşümünün özü budur.

Bu bağlamda “hayır”, diktatörlük anayasasına itiraz olduğu kadar, alternatife de kapı aralamak, zayıf düşürülmüş umudu ayağa kaldırmak, özgüveni diriltmek anlamına gelecektir. Tam da bu nedenle bugün süreç, “hayır” demeyi, “hayır”ı örgütlemeyi ama bununla yetinmemeyi gerektiriyor. Çünkü kavga, sanıldığında da büyük ve çok boyutlu. Sandık, önemlidir ama kavganın sadece bir boyutudur; rauntlardan yalnızca biridir. Sonuç ne olursa olsun gericiliğin, sömürünün ve savaşların asıl kaynağı emperyalizm, bugünkü politikaların temeli neoliberalizm devam edecektir.

Bu nedenle süreç bugünden, bir taraftan “hayır” çalışması yapılırken diğer taraftan daha kalıcı, özelden genele uzanan örgütlü ve her saldırıyı karşılayabilecek araç ve yöntemleri geliştirmeyi gerektiriyor. Aksi takdirde her sarsıntıda düşmek, her şokta özgüven yitimine uğramak kaçınılmaz hale gelecektir. Adım atmak için geç kalınmış değildir ama ne denli hızlı davranılabilirse, özgüvenli ve donanımlı bir duruşa o denli erken kavuşulur.

Unutmamak gerekir ki bir taraftan yakınmak diğer taraftan örgütlü zeminlerden uzak durmak, “ben” olmayı “biz” olmanın önüne koymak, hem tutarsızlık anlamına gelecek hem de bugünkü “muktedirlerin” işini kolaylaştıracaktır.

Hayır’ın kazanmasının önemi

Sonuç olarak sistem ne denli otoriterleşse de kalıcı bir çözüm anlamına gelmeyecek; yağma eksenli paylaşım, iktidara en yakın duran en güçlü sermaye kesimlerinin çıkarına gerçekleşecek, ancak çelişmeler keskinliğini koruyacaktır. Bu koşullarda referandumdan “hayır” sonucu çıkarmak, başlı başına önemli olsa da devam eden süreçte sınıflar mücadelesinin emekten yana sonuçlar doğurması için, mücadeleye mutlaka alternatif de eklenmeli, ezilen tüm kesimlerin sorunları ve çıkarları en anlaşılır biçimde çalışmaya içerilmelidir.

Belki “hayır”ın kazanması ezilenlerin birikmiş sorunlarını çözmeyecek; eşitlik, özgülük ve demokrasiyi sağlamayacak ama bu yolda önemli bir eşik aşılmış, moral ve özgüven büyütülmüş, örgütlü ve birlikte hareketin olumlu sonuçlar üretebilmesi soyuttan somuta taşınmış olacaktır. Giderek kapsam büyüten gerici kuşatmanın yarılabileceği ve geriletilebileceği görülecek, kadercilik ve hatta karamsarlık yerini mücadele ile başarı sağlanabileceğine olan inanca bırakacaktır.

Özetle bu süreçte halkın birikmiş olan tepkisi-öfkesi sokağa taşınıp toplumsallaştırılabilirse, referandum sonucu ne olursa olsun, bu bir kazanım olacak ve süreci tersine çevirme olasılığı artacaktır.

Yorumlar

Sınıfsal Bakış

Sınıfsal Bakış