Bizimle İletişime Geç

Enternasyonal Yolculuk

Enternasyonal Yolculuk | Lübnan Komünist Partisi ile söyleşi

Enternasyonal Yolculuk bölümünde Beyrut’un Sanayeh bölgesindeki genel merkezlerinde Lübnan Komünist Partisi ile söyleşi gerçekleştirdik

Lübnan, Biladü’ş Şam tarihi ve siyasetinde özel bir yere sahip olan, böylelikle de Ortadoğu’daki güncel gelişmelerle bağı doğrultusunda daha fazla mercek altına alınan bir ülke.

Filistin mücadelesiyle ilişkisi, sömürgecilik sonucu şekillendirilen sekter karakterine bağlı emperyalist vekalet savaşı ya da daha çok bilinen ismiyle Lübnan İç Savaşı, İsrail’in işgali ve 2000 yılında ülkenin yeniden özgürleştirilmesi , 2006 Temmuz Savaşı gibi önemli tarihsel aşamaların yanında, günümüzde de özellikle Suriye’de gerçekleşen paylaşım savaşında belirleyici rol oynayan faktörleri barındırmakta.

Dünya ve bölge siyasetine emperyalist propagandaların etkisinde değil gerçeklerin devrimci sesiyle bakılabilmesi adına, geçtiğimiz bahar döneminde Beyrut’un Sanayeh bölgesindeki genel merkezlerinde Lübnan Komünist Partisi ile yaptığımız ve bölgesel direniş üzerine önemli değerlendirmelerin yer aldığı söyleşiyi okurlarımıza sunuyoruz.

-Öncelikle ülkeniz Lübnan’dan bahsedebilir misiniz?

-Bizler, uluslararası kapitalist sisteme doğrudan bağlı bir ülkeyiz. Özellikle de Avrupa kapitalizmi ve diğerleri ülkemizde etkin konumda. Dolayısıyla ülkemizde tam bağımsız ve ulusal egemenliğe dayalı bir varlıktan bahsedemiyoruz. Yani Körfez ülkeleri, Suudi Arabistan ve esas olarak ve gibi ülkeler ile ilişkilerinde bağımlı pozisyonda olan kapitalist bir ülkeyiz.

Lübnan Komünist Partisi’nin ana hedeflerinden bir tanesi, ülkedeki sekterliğin ve parçalılığın seviyesini azaltmak ve sınıfı ile işsiz nüfusu birleştirerek kendi hakları için mücadele edecekleri bir ajandaya dahil etmek. Bunu uzunca bir süredir yapmaktayız ve yakın zamanda, 2011 yılında, sekter sistemi alaşağı etmek için büyük bir hareket oluşturmayı başardık.

Tüm idari bölgelerde on binlerce katılımcıyla eylemler yapıldı. 2013’te de sendikalar ve eğitim örgütlenmelerinde yine on binlerce öğretmenin hazır bulunduğu büyük bir hareket söz konusuydu ki partimizin genel sekreteri Hanna Gharib, o dönem Öğretmenler Sendikası’nın lideriydi. 2015 yılında ise, yolsuzluklara ve Lübnan’da büyük bir krize dönüşmüş olan çöp sorununa karşı yaygın ve kitlesel eylemlilikler örgütledik. Bunun nedeni ise Lübnan’da çöplerin özelleştirilmesi ve çöpleri toplamakla sorumlu şirketlerin görevlerini yerine getirmemesi. Tüm bu saydığımız kampanyalarda partimiz oldukça aktif yer aldı, hatta kampanyaları örgütlenmesi sürecindeki yegane parti biz olduk. Diğer katılımcılar ise kendilerini sivil toplum hareketi olarak tanımlayanlar ve bağımsızlar, öğrenci grupları, kimi küçük gruplar ve bazı sendikalardı.

Şimdilerde ise vergi meselesine dair büyük bir mücadele veriyoruz, çünkü hükümet, halkın ödediği vergileri yükseltmenin peşinde. Dolaysız olarak telekomünikasyon, yakıt ve konut vergilerini artırmak istiyorlar. Öte yandan bankalara ve özel şirketlere ise yeni vergiler yüklemekten imtihan ediyorlar, yani büyük kapitalistlerin çıkarlarını gözetiyorlar. Onlar için önce küçük bir vergi artışından bahsetmişlerdi, sonra onu da geri çektiler zaten. Bunun ardından halka dönük her türlü vergilendirme girişimini reddeden kitlesel çağrılarında bulunduk. Vergilerin, nasıl harcanması, hangi sektörlere dağılması ve bütçemiz adına nasıl değerlendirilmesi gerektiği konusunda tavrımızı kararlıca ortaya koyuyoruz.

-Şu anda Beyrut’ta ya da başka bir bölgede anlık eylemler söz konusu mu?

Geçtiğimiz cumartesi yalnızca Lübnan Komünist Partisi’nin örgütlediği bir 5,000 kişilik bir eylem vardı, pazar günkü daha geniş katılımı eylemde ise 30,000 kişi yer aldı. Ayrıca burada Beyrut’ta gerçekleştirilen eylemlerin ardından, şu anda ülkenin diğer bölgelerinde eylemler düzenleniyor. Bugün güneydeki Sayda’da (Sidon) ve yarın doğudaki Baalbek’te. Merkezde toplantılar ve tartışmalar sürmekte ve bu konu üzerine mobilize olmaya çalışıyoruz. Bunun nedeni ise ekonomik konuları daha çok vurgulamak. Bunu da şöyle gerekçelendirebiliriz; kendi politikalarımız ile hükümette yer alan partilerin politikaları arasındaki farkı iyice vurgulamak.

Onlar vergileri halkın sırtına bindirmek istiyorsa, biz de asıl olarak zenginlerin vergilendirmesi gerektiğini belirterek, Lübnan’da halka, katılmaları gereken mücadelenin sınıf eksenli mücadele olduğunu gösteriyoruz. Ve bu mücadele biçiminde başarılı olduğumuzu düşünüyoruz. Çünkü kitleselleşiyoruz ve partiye katılımlar artıyor. Partimiz, halka istediği mesajı verebilme yeteneğine sahip.

-Peki Lübnan Komünist Partisi parlamento seçimlerine katıldı mı?

Evet, ancak sorun şu ki, ülkemizin seçim yasası nedeniyle parlamentoda alınan oyla orantılı temsil durumu yok. ‘Kazanan hepsini alır’ mantığı geçerli. Ülke, küçük seçim bölgelerine göre sekter temellere göre parçalanmış durumda. Mesela güney Şii yoğunluklu ve seçime gidildiğinde kazanıyor. Beyrut ise Sünni yoğunluklu ve bu yüzden Hariri kazanıyor. Durum şu ki, bizim partimiz tüm bölgelerde mevcut ancak tek bir dar bölgede yoğunlaşmış değil. Bu nedenle parlamentoda temsilci kazanamıyoruz. Ama genel oy dağılımında yüzde 5 ila 15 arasındayız. Bazı zayıf olduğumuz bölgelerde yüzde 4-5 oy oranı alırken bazı bölgelerde, mesela güneyde yüzde 15 civarı oy almaktayız. Ancak alınan oy oranına göre temsil hakkı kazanılmadığı için parlamento temsiliyeti elde edemiyoruz.

Her ne kadar HDP tarafından aşılmış olsa da Türkiye’de de Lübnan’da olduğu gibi bir seçim barajı durumu söz konusu. Türkiye’de ise bu seçim barajı daha çok, egemen sınıfın siyasi iktidar olarak idaredeki tekelinin bozulmaması amacıyla kurgulanmış durumda ve yakında, bu konuda daha önce eşi benzeri görülmemiş bir iktidar biçimi oluşturulması amacıyla anayasayı değiştirecek bir yapılacak.

İlgili:  CHP sözcüsü Selin Sayek Böke istifa etti: Bu yönetimin bir parçası olamam!

Marksist-Leninist literatürde cumhuriyet, aynı zamanda rekabet halindeki sermaye fraksiyonlarının hem birbirlerine tahammül etmek zorunda oldukları hem de ezilenlere karşı müttefik oldukları bir biçimi olarak tariflenir. Tam da bu bağlamda sekter bir temel üzerine kurulmuş Lübnan’da bir sermaye fraksiyonunun veya siyasi kanadın diğerlerini tasfiyesi olanaklı mıdır?

Yani açık şekilde soracak olursak, Lübnan’da ekonomik veya askeri yöntemlerin kullanıldığı yeni bir iç savaş/vekalet savaşı mümkün müdür? 

Lübnan’da bir iç savaş her zaman mümkündür, ancak ordunun dahil olacağı şekilde değil. Çünkü ordu yapısal olarak zayıfken, sekter gruplar daha kuvvetli. Ordu etkili olabilir ancak gücü eline alamaz.

2007-2008’de, Hizbullah ile Müstakbel arasında bir hafta ila on gün kadar süren ciddi çatışmalar yaşandı. Ancak Hizbullah askeri anlamda baskındı ve bu diğer grupların direkt olarak çatışmalara katılmalarını engelledi.

Genel olarak, Hizbullah’ın askeri kapasitesi, Lübnan’da askeri formda bir iç savaş çıkmasını önler vaziyette. Ama Yemen’deki, Mısır’daki veya Suriye’deki gibi savaşların kolaylıkla patlak vermesine sebep olan derin bölünmüşlükleri de barındırıyoruz. Lübnan’da, oradaki savaşa da dahil olmuş önemli bir Suriyeli nüfus söz konusu, ve ek olarak yarım milyon civarında Filistinli mevcut. IŞİD ve Nusra ise bu kesimler içinde tutunmaya çalışıyor. Ülke kaynıyor ve tüm bunları kaldırması kolay değil, her an bir takım gelişmeler yaşanabilir.

Hem korkumuz hem de tespitimiz şu yönde ki; Lübnan’da bir sonraki savaş, ikili bir savaş olabilir. Yani aynı anda hem bir İsrail saldırısı, hem de Lübnan içindeki terörist grupların mobilize edilmesi şeklinde. Nusra, İŞİD vb. gruplar hem Filistin kamplarından hem de ülkenin çeşitli bölgelerinden Hizbullah’I hedef alabilir. Dolayısıyla hem içsel, hem işgale dayalı dışsal bir savaş cereyan edebilir ve bu oldukça tehlikeli bir durum.

Biz İsraillilerin böylesi bir senaryo üzerinde çalıştığını düşünüyoruz.

– Lübnan siyasetinde izlenilecek politikanın askeri biçimler almasının, öncelikle başka yöntemlerin kullanıldığı süreçlerden daha olası olduğunu düşünüyorsunuz yani. Peki ya ekonomik paylaşım?

Ekonomik olarak ABD’nin doğrudan gözetimi altındayız. Merkez bankası ya da özel bankalar olsun, hepsi her bir doların hesabını ABD yetkililerine vermekteler. Bu durum, ABD’nin istemeyeceği türden eylemlerde kullanılabilecek paranın akışını ya da Hizbullah’a ulaşacak maddi desteği kesmek için de geçerli. Yani, zaten mali/ekonomik bir denetim altında bulunuyoruz. Ambargo türü herhangi bir senaryoyu ise beklemiyoruz zira Lübnanlı kapitalist sınıf halihazırda ABD’ye bağlı. Böyle bir senaryoda ilk olarak onların kendi insanları etkilenecektir. Hariri grubu, Suudi Arabistan ve ABD ile iş yapanlar, Fransa ile ilişkileri olanlar gibi, çünkü çıkarları burada yatıyor, büyük şirketler ve telekomünikasyon şirketleri gibi. Bu şirketler onların işleriyle bağlantılı. Ve artık Akdeniz’de yer alan petrol ve gaz fırsatları söz konusu.

-İsrail’in gasp etmeye çalıştığı kaynaklar.

Evet ancak mesele yine şirketler arasında. Bu coğrafyada genel olarak ABD’nin ekonomik çıkarları hakim ve bölgede istemedikleri şey ise direniş. Üstelik bu, yalnızca Lübnan ile sınırlı değil, bölgesel bir sorun.  Onlara karşı savaşan kimse istemiyorlar, savaşanlar sınıf karşıtları olmasa bile. Bölgede İran var ve kapitalist bir ülke. Kapitalistlerin bölgede paylaşmakta oldukları pek çok ortak özellikleri olsa da, İran kendisini ABD’nin karşısında konumlandırdıkça onu zayıflatmayı isteyecekler. Irak’taki işgal karşıtı direnişi zayıflatmak isteyecekler. Suriye’yi zayıflatıp yok etmeye çalıştılar çünkü Suriye bölgede diğer direniş gruplarını destekledi ve emperyalistlerin projelerine angaje olmayı reddetti. Hizbullah’ı da vurmayı istediler ve son tahlilde bunların hepsi birbiriyle bağlantılı.

Çeşitli fırsatları değerlendirmeyi denediler. Mesela 2006’da Lübnan’a saldırdılar ve saldırıları siyasi olarak başarısız oldu. Sonra İran’a karşı bir savaştan bahseder oldular. Ardından Suriye’ye saldırdılar. Bir halkasını kopararak zinciri kırmayı amaçlıyorlar, çünkü eğer bir tanesi koparsa direniş için her şey zorlaşır. Suriye düşerse, Hizbullah ve İran zayıflar. Hizbullah düşerse bölgedeki müdahale imkanı azalır. Direniş, zincir halinde bir bütün olmalı.

Bizim Hizbullah’a yönelik çözümlemelerimiz tek boyutlu değil, resmin bütününü görmek zorundayız. Hizbullah’ı yerli bir direniş hareketi olarak değerlendiriyoruz. Lübnan’ın kurtuluşu için savaşıyorlar. Lübnan, Suriye ve Filistin halkları için savaşıyorlar. Savaşın bu kısmında açık ve samimiler. Kendi adımıza, direnişin bu kısmında aynı taraftayız. Lübnan Komünist Partisi’nin, iç savaş ve İsrail işgaline karşı direniş dönemlerinde şehit düşen yaklaşık 1,000 neferi vardır.

Ama aynı zamanda aramızda farklılıklar da mevcut. Sosyal ve ekonomik alanlardaki derin farklılıklar. Ekonomik anlamda Hizbullah artık hükümetin bir parçası, yoksulların daha fazla vergi vermesini onaylıyorlar, kamu ve özel sektör çalışanlarının ücretlerinin artırılmasını reddediyorlar. Hükümetin kendisi gibi davranıyorlar ve bunu da ‘iç meselelere müdahil olmayı istemiyoruz, yalnızca direniş ve bölgedeki silahlı mücadele konularına odaklanıyoruz’ söylemiyle gerekçelendiriyorlar. Yani bu tür konular pek umurlarında değil.

İlgili:  Bugünden 17 Nisan’a hazırlanmak - Umut Özenç

Sosyal alanda da aynı şekilde davranıyorlar, kendi görüşlerini dayatabiliyorlar. Güneyde alkolü yasaklayıp kadınları çarşaf giymeye zorlayabiliyorlar ve her zaman nazik yollarla değil, bazen zorlayarak. Sosyal ve ekonomik konularda derin farklılıklarımız var ancak stratejik konulara gelirsek ortak noktalarımız çok. Sonuç olarak onlarla karmaşık, iyi ve sağlam ilişkilerimiz bulunuyor ve düzenli olarak görüşmeler halindeyiz.

Siyasi olarak da onlara karşı mücadele edebiliyoruz. Mesela güneyde, yerel seçimlerde onlara karşı listeler çıkardığımız alanlarda yüzde 10 ila 40 arasında oy almaktayız. Direnişe karşı olduğumuzdan değil, onun bir parçasıyız ancak işçiler ve halk için alternatif ve daha iyi bir düzeni hedefliyoruz.

Kongremizde belirttiğimiz üzere, seküler bir ülke istiyoruz ki bu Hizbullah ile bizim aramızdaki büyük bir çelişki. Demokratik bir ülke istiyoruz ve bu da sadece seçimler ve ifade özgürlüğü ile sınırlı biçimsel bir demokrasi değil, yaşama-çalışma-eğitim-sağlık haklarının sağlandığı türden esas bir demokratiklik. Ayrıca direngen bir ülke olabilmek istiyoruz. Neden direniş sadece bir-iki partinin görevi olsun? Sekterlik nedeniyle parçalanmış devlet aygıtını doğru şekilde güçlendirmeliyiz. Devleti ve orduyu yöneten sekter ideolojiyi de değiştirmeliyiz.

Yalnızca eylemlerde bize saldırmak üzere polis rolü yapan bir ordu istemiyoruz. Sınırları koruyabilen, İsrail saldırılarına yanıt verecek cesareti olan ulusal bir ordu istiyoruz, ancak maalesef ordumuz bu tür an itibariyle böyle bir ordu değil.

-Bu noktada İsrail’in gittikçe artan saldırganlığı hakkında neler söyleyebiliriz? Suriye ordusunu ve topraklarını gittikçe daha fazla vuran İsrail’in, aynı zamanda da Lübnan’da Hizbullah’a saldırmayı planladığı belirtiliyor?

-Biz parti olarak, İsrail saldırganlığıyla yüzleşmek için hazır olmamız gerektiğini düşünüyoruz ve partimiz daima direnişin bir parçası oldu. An itibariyle, bazı acil durum planlarını bir gereklilik olarak değerlendiriyoruz.

Mesela savaş yarın başlayacak olursa hazır olmalıyız. ‘Evsiz kalmış insanlar için ne yapabiliriz, ne kadar insana yardım sağlayabiliriz, güneyden buraya yığılacak kesimleri nasıl ağırlayacağız’ gibi sorulara hazırlıklı olmalıyız. Güneydeki üyelerimiz ve silahlı yoldaşlarımız neler yapmalı gibi konularda planlar oluşturmamız gerektiğinin zaten farkındayız.

2006 savaşında birden çok cephede savaştık ve 9 yoldaşımız şehit oldu. Beşi güneyde bir kentte, dördü ise İsrail’in hava indirme yaparak saldırdığı Baalbek’te. Yoldaşlarımız işgalcilerin tutmaya çalıştığı alanları özgürleştirmek için savaşa girdi ve şehit oldu. Savaşa katkımız çok büyük olmasa bile oynamamız gereken rolü oynamalıyız ve açıkça söylemekten çekinmiyoruz ki, gerçekleşecek herhangi bir silahlı mücadelede bizim de oynayacak bir rolümüz var.

-Yakın zamanda ülkedeki en büyük Filistin kampı olan Ayn el Hilve’de cihatçı örgütlerin birbirleyle hesaplaşmalarına tanık olduk. Ardından gelen FHKC ve Lübnan Komünist Partisi ortak açıklamasında güvenliğin sağlanması için özel uygulamalar ve birimler oluşturulması gerektiği söylendi. Bu konuyu da kapsayacak şekilde Filistin direnişi ve Filistinlilerle ilişkileriniz nasıl?

Öncelikle FHKC ile oldukça iyi ilişkilerimiz var; tarihi ilişkiler ve hala sürmekteler. Çünkü pek çok ortak görüşe sahibiz. Kamplar meselesini geçmişle bugün arasında bir bağ olarak görüyoruz çünkü İsrail’in tüm emellerini gerçekleştirebilmesini engelleyen başlıca şeylerden bir tanesi de geri dönüş hakkı. Lübnan’da yaşayan 4-5 milyon Filistinli var. FKÖ her ne kadar barış görüşmeleri yürütüp tavizler verse de bu insanlar, milyonlarca Filistinli, geri dönüş hakkını unutmayacak. İsrail bu hakkı da ortadan kaldırmak istiyor. Bunun için de elbette insanları kamplardan atmaları gerekiyor ki bu bağlamda Ürdün, Lübnan ve Suriye’de bazı kamplara odaklanmış durumdalar.

-Bazı Filistin kampları, geri dönüş hakkını temsil eder niteliklere sahip. Mesela Şam’da yer alan ancak IŞİD’in elindeki Yermük Kampı ve Sidon’da bulunan ancak cihatçı grupların birbirleriyle çatışmakta olduğu Ayn el Hilve gibi. Bunun gibi mi?

Evet. Aslında bu sorunun kökeni 70’lere dayanıyor. Ürdün’de Kara Eylül, Lübnan’da 1982 Sabra ve Şatilla, yakın zamanlarda da Lübnan’ın kuzeyi ile Suriye’de Yermük.

Dolayısıyla bu durumu sadece bir cihatçı grubun meselesi olarak değil, daha geniş bir çerçevede ve diğer meselelerle bağlantılı şekilde ele alıyoruz. Kamp meselesi ilk olarak daha fazla sekterlik ve cihatçı devşirme alanı olarak istifade edilip güneydeki Şii’lere karşı kullanılırken, ardından ülke içi güvenlik sorunlarına da sebep olacaktır. Bir İsrail saldırganlığı esnasında bu gruplar da kamplardan taşarsa, durdurması kolay olmayacaktır çünkü birden çok cepheyle meşgul olacaksınız. Üçüncüsü ise kamplar aracılığıyla Lübnan’da Filistinlilere karşı düşmanca bir atmosfer yaratmak. Böylelikle insanlar ordunun kamplara girip oraları boşaltmasını isteyecek ve bir iç kriz yaşanacaktır. Kuzeyde bu tür bir durum yaşandı, 200-300 cihatçı kampın idaresini alınca ordu müdahale etti ve kamp büyük bir yıkıma uğradı.

İlgili:  AKP, kıdem tazminatında '30 gün' ile oyaladı: Saldırı dalgası 'net maaş'tan geldi

Yermük’ün ardından en büyük kamp olan Ayn el Hilve’de de bu yönde hazırlıkların yapıldığından endişe duyuyoruz ki bu durum tehlike arz ediyor. FHKC ile birlikte sunduğumuz çözüm önerisi ise yalnızca güvenlikle sınırlı değil. Güvenlik önlemleri olmalı ama aynı zamanda o insanların ihtiyaçları da karşılanmalı. Lübnan’daki Filistin kamplarında yaşayanlar berbat koşullardalar, iş bulamıyorlar ve elektrikleri olmuyor. Filistinlilerin çalışabileceği türden kamplar için planlarımız olması gerekir diyoruz. İkinci olarak kamplarda altyapı, inşaat çalışmaları ve eğitim için daha fazla yatırım yapılmalı. Sonuç olarak onlara insanlık dışı koşullar dayatmaktansa, yaşanabilir şartlar sunmalıyız.

Cihatçı grupların gelip kamplara girebilmesini engellemek için öncelikle bunları başarmak gerek. Cihatçı grupların parası var ve insanları satın alabiliyorlar. Ardından insanların duygularıyla oynuyorlar ve yaşam şartlarını nefreti kızıştırmak için kullanıyorlar. Yani bu sadece güvenlik çözümleriyle aşılamayacak bir sorun. Kampların güvenliği de Filistinli örgütlerce alınmalı. , FHKC, FDKC ve hatta Hamas’ın da olduğu 8-9 örgüt, birlikte siyasi diyalog kurabilecek ve kampların sorunlarıyla ilgilenecek birimler oluşturmalı diyoruz.

-Filistin’de farklı siyasi grupların rekabeti, birliği imkansız kılmakta ve ufukta kamplara gerek kalmayacak bir gelecek görünmüyor. Peki toprağın nüfusu kaldıramadığı Lübnan’da kamplar için bütçeden yapılacak harcamalar halk tarafından nasıl karşılanır?

Ülkede Filistinlileri tüm sorunların kaynağı şeklinde göstermeye çalışan ve faşist partilerce beslenen bir Filistinli karşıtlığı var. Genel olarak bu karşıtlığı körükleyen sekter dinamikler de mevcut, mesela Hıristiyanlar, Müslüman nüfusu arttırdıkları gerekçesiyle Filistinlilere karşı olabiliyor. Eskiden nüfus dağılımında bir denge varken bugün Müslümanlar daha kalabalık ve Hıristiyanlar bu nedenle korkabiliyor.

Buna rağmen başka türlü bir dayanışma atmosferi de mevcut. Sadece komünistler değil; Arap ulusalcıları, Nasırcılar, sosyalistler, Hizbullah gibi bazı ilerici güçler Filistin davası ve Filistinlilerle dayanışma halinde. Yani son tahlilde bu da Lübnan siyasetinde bir ayrışma konusu ve bizlerin söylediği, sadece bütçenin yüzde 5’i kullanılarak çözülebilecek sorunların, Filistinlilere yaşanabilir şartların sağlanarak çözülmesi gerektiğidir. Elbette herkesin daha fazla ödeneğe ihtiyacı var ama bu konu ihmal edilebilir bir başlık değil. Bir olarak mültecilerin haklarını savunmamız doğal ancak karşımızda da pek çok grup duruyor.

-Türkiye’nin politikalarını ve bölgedeki rolünü nasıl yorumluyorsunuz?

Türkiye, bölgedeki mücadelede en gerici rollerden birini üstleniyor, özellikle Suriye konusunda. Elbette ki Körfez, maddi ve teolojik anlamda büyük pay sahibi ancak Türkiye militanları silahlandırarak, eğiterek ve sınırlardan geçirerek esas rolü oynadı. Gelinen nokta itibariyle, oynadıkları tüm oyunlara rağmen ‘ne kadar alabilisek iyidir’ kafasındalar. İlk önce rejimi değiştirmeye ve Suriye’nin tümünü almaya çalıştılar. Bu olmayınca ve Rusya’nın müdahalesinden sonra, en azından bir parçasını alalım deyip, siyasi görüşmelerde ellerini güçlendirebilmek için Suriye’nin kuzeyine girdiler. Bunu bir işgal olarak nitelendiriyoruz. Erdoğan sürekli olarak söylediğinin tersini yapmakla meşgul. Filistin halkını desteklediğini ve ablukayı kaldıracağını söylerken istihbarat seviyesinde İsrail’le işbirliği içinde ve ’ya sadık kalıyor.

Artık bu herkes için açık. Birkaç yıl önce herkes bunu ayırt edemiyordu, Hizbullah bile onun hakkında iyi konuşup, onu bir müttefik olabilecek şekilde değerlendiriyordu. İşler farklılaştı yani.

Türkiye, Kürt ulusal hareketiyle savaşını hem kendi ülkesinin doğusunda hem de Suriye’nin kuzeyinde derinleştiriyor. Kürt ulusal mücadelesini ve özellikle Rojava’da girdikleri ittifak ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Genel anlamda Kürt halkının yanındayız ve onları destekliyoruz. Kürt partilerle iyi ilişkilerimiz var. KDP vb. sağ partilerden ziyade sol partiler ile. Burada Lübnan’da da mevcutlar ve ilişkilerimiz iyi. Suriye’de krizin başlamasıyla birlikte temel değerlendirmemiz, Suriye’deki herhangi bir çözümün aynı anda Kürt halkına haklarını da vermesi gerektiği yönünde oldu. Dillerini konuşabildikleri, kimliklerinin olduğu, kültürlerini devam ettirerek var olabildikleri bir çözüm.

BAAS ve Arap ulusalcılığı, doğası gereği öteki ulusları bastırıyor ve haklarını sağlayamayabiliyordu. Bize göre siyasi çözüm, Suriye’deki azınlıkların ve tüm halkın haklarını kapsamalı. Ekonomik, kültürel ve siyasi haklar kesinlikle sağlanmalıdır.

Ancak biz, Kürt partilerin önerdiği gibi Suriye’de federal sistem kurma fikrine katılmıyoruz. Çünkü federalizmin ya da bölünmenin iyi bir çözüm olacağını düşünmüyoruz. Yalnızca Suriye adına değil, bölge adına.

Sınırlarla oynamak tehlikeli bir iş ve sınırlar genellikle uluslararası güçler tarafından belirleniyor. Sınırlar, ABD ve müttefiklerinin kontrolündeki BM tarafından çizilecekken halklar için iyi bir şeye imza atılamaz. Yeni ülkelerin, yeni sınırların ve bölünmelerin bu aşamada iyi sonuçları olacağını düşünmemekle birlikte çağrımız, Kürt halkının tüm haklarının, ayrışmayı hızlandıracak federalizm dışı bir yöntem aracılığıyla sağlanması yönündedir. Birbirimizi dinleyerek anlayabileceğimizi düşünüyoruz.

Yayındayız

Sınıfsal Bakış

Sizin için Önerilenler

Yazarlar

Enternasyonal Yolculuk