Bizimle İletişime Geç

Soner Erdoğan

Fransız seçimleri ışığında sürece bakmak: Anormallikler çağı – Soner Erdoğan

Bu Pazar (23 Nisan) Fransa’da iki turlu Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu yapılacak. İkinci tur ise 7 Mayıs’ta. Kıta Avrupa’sının Almanya’dan sonraki ikinci büyük ekonomisi olan Fransa’daki seçimlerin sonucu başta Avrupa olmak üzere tüm dünyada önemli etkiler yaratmaya aday. Şimdi bu sürece yakından bakmadan önce onu anlamamızı mümkün kılacak genel bir değerlendirme yapmalıyız. Çünkü Fransa’daki gelişmeler dünya çapında yaşanan süreçlerle yakından ilişkili.

Küresel sermayenin dayattığı ekonomik düzenin yok saydığı, diplere ittiği sınıf ve tabakaların siyasi arenayı her geçen gün daha fazla şekillendirdiği  bir süreçten geçiyoruz. 2008’de başlayan ve göle atılan taş gibi etkisi dalga dalga yayılan krizin seçmen davranışı üzerinde köklü değişiklikler yarattığını gösteren sayısız seçim gerçekleşti bugüne kadar. Siyasal yelpazenin çok farklı tonlarını taşıyan bu tepkisellik yerleşik parti düzenini alt üst ediyor.  Kendisini farklı politik kulvarlarda ifade etse de hepsinin çıkış noktası aynı. Son otuz yıldır  yaşam koşullarını giderek daha kötüleştiren neo liberal ekonomik düzenlemeler ve onu gerçekleştiren siyasal kurumlara karşı duyulan isyan ve öfke.

Bu anlamda ezber bozan nitelikli seçmen yönelimlerini neoliberal hegomonyanın çöküşüne işaret eden politik isyanlar olarak değerlendirebiliriz pekala. Yunanistan’da Syriza, İspanya’da Podemos’un seçim başarıları, Britanya’da İşçi Partisi’nin başına Jeremy Corbyn’in geçmesi, Amerika’da Bernie Sanders’in Demokrat Parti’nin başkan adaylığı yarışında gösterdiği başarı, Trump’ın seçilmesi, Fransa’da bir yandan Ulusal Cephe’nin (Marie Le Pen) diğer yandan Boyun Eğmeyen Fransa Hareketi’nin (Jean Luc Melenchon) yükselişi.

Tekellerin, şirketlerin ekonomik ve siyasal sistem üzerindeki tahakkümü, kemer sıkma politikaları, gelir kaybı, işsizlik, güvencesizliğin istihdamın temel karakteri haline gelmesi. Tüm bunlar sözkonusu hareketlerin kitlesel tabanlarını biraraya getiren, öfkelenmelerine yol açan temel noktalar.

Özetle küresel sermayenin ekonomik çıkarlarının gerçekleşmesi ancak çok geniş kesimlerin çıkarlarının yok sayılması ve bastırılması ile mümkündü. Kendi içinde imkansızlığı taşıyan yapısal bir probleme işaret ediyordu bu. Ezber bozan nitelikteki politik gelişmelerin her biri aslında bu yapısal probleme verilmiş birer cevap son tahlilde. Bir yandan çürümüş, çok küçük bir azınlığın akıl almaz zenginliğini korumaya ayarlı siyasete duyulan öfke, öte yandan bundan nasıl kurtulacağını bilememek. Ve bu kaos içinde kolayca savrulan kitleler. Yüzeysel, kaba, ilkel, en görünür olanı en büyük düşman olarak sunan popülizmin, milliyetçiliğin, ırkçılığın semirdiği koşullar. Kriz zamanlarında sıkça karşılaşıldığı gibi kolay ve yanlış cevaba meyleden kitleler.

Son derece tehlikeli ve sağlıksız da bulsak, bugün için göçmen düşmanlığına, ırkçılığa meyleden kitlelerin tepkisinin kökeninde de yukarıda değindiğimiz koşullara dönük meşru bir  öfkenin olduğunu ​kabul etmeliyiz.

Şimdi bu değerlendirme ışığında Fransız Cumhurbaşkanlığı seçimine yakından bakalım.

Seçimlerde 11 aday yarışıyor. Bunlar ve temsil ettikleri siyasal hareketleri şunlar.

  • François Fillon (Cumhuriyetçiler Partisi)
  • Marine Le Pen (Ulusal Cephe)
  • Emmanuel Macron (En Marche Hareketi)
  • Benoît Hamon (Sosyalist Parti)
  • Jean-Luc Mélenchon ( “La France Insoumise, Boyun eğmeyen Fransa Hareketi)
  • Nicolas Dupont-Aignan (Debout la France, Ayağa kalk Fransa),
  • Nathalie Arthaud (Lutte Ouvrière, İşçi Mücadelesi),
  • Philippe Poutou (Nouveau Parti Anticapitaliste, Kapitalizm Karşıtı Yeni Parti),
  • Jacques Cheminade (Solidarité & Progrès, Dayanışma ve İlerleyiş),
  • Jean Lassalle (Résistons, Direniş)
  • François Asselineau (Union populaire républicaine, Cumhuriyetçi Halk Hareketi Birliği).

Kısa süre sonra yapılacak seçimlere katılan adaylar ve siyasi partiler aslında merkez siyasetin aşağıdan gelen basınçtan kaynaklı ne kadar sarsıldığını gösterir mahiyette. Fransız siyasetinin iki ana partisi Cumhuriyetçiler Partisi ve Sosyalist Parti’nin adaylarının belirlenmesinde de bu basınç kendini hissettirdi bir bakıma.

Fransız burjuvazisinin partisi, neo liberal bir programa sahip Cumhuriyetçi Parti’de Fillon, önce eski cumhurbaşkanı Sarkozy’i ve ardından ılımlı diye nitelenen Alain Juppe’yi ezici bir sonuçla arkada bırakarak seçildi. Fillon klasik sağ söylemler yanında Fransız ulusal kimliğine vurgu yapan, göç ve İslam karşıtı retoriğiyle de öne çıktı. Aday olduktan sonra Cumhurbaşkanlığı’nın en güçlü ismi haline geldiğine hükmedilen Fillon’un eşine, çalışmadığı halde danışman olarak 8 yıl boyunca yüklü miktarda (500 bin Euro) ödeme yaptığı, bununla kalmayıp iki çocuğuna da Senato bütçesinden yeterlilikleri olmamasına rağmen danışman maaşı ödediği ortaya çıkınca estirdiği rüzgar dinmiş görünüyor. Bunun yanında Fillon’un programında; haftalık çalışma saatlerinin arttırılması (35’ten 39’a), emeklilik yaşının yükseltilmesi (62’den 65’e), kamu harcamalarının ve istihdamının (500 bin kişi) azaltılması, güvenlik ve savunma harcamalarının arttırılması gibi açık neo liberal politikalara yer vermesi de en tepede başladığı yarışta geriye düşmesine yol açtı.

Sosyalist Parti’de de benzer bir süreç yaşandı. Sol bir söylemle seçilen ancak iktidarı süresince tam tersini yapan mevcut cumhurbaşkanı Hollande’nin yerlerde sürünen desteği (kimi yoklamalara göre %4’e kadar düşmüştü) karşısında aday olmayacağını açıklaması sonrası Fransa’nın Corbyn’i denilen Benoit Hamon sürpriz bir şekilde aday olarak seçildi. Korumacı, bağımsız bir Fransa, insancıl ekolojik bir cumhuriyet vurgusuyla bir rüzgar yakalayan Hamon buna rağmen Hollande’nin geniş kitlelerde öfke yaratan politikalarının kurbanı olacak gibi görünüyor.

Önce 18-25 arası gençleri daha sonra herkesi (çalışan, çalışmayan) kapsayacak evrensel aylık (Le revenu universel) önerisi (600 Euro’dan kademeli olarak 750 Euro’ya), ekonomik liberalizme karşı söylem, eşit işe eşit ücret, ekolojik bir kalkınma modeli, parlamenter denetimi güçlendirme, cumhurbaşkanına sınırsız yetki sunan Anayasa’nın 16. Maddesinin kaldırılması, vergi reformu, gelir adaletini sağlama, yabancılara yerel seçimlerde oy kullanma hakkı, elektrik üretiminde nükleer enerjinin payının %50’ye düşürülmesi, dizel yakıt tüketiminin yasaklanması gibi vaatlerde bulunan Sosyalist partinin adayı olarak Hammon’un son cumhurbaşkanı Hollande’nin berbat mirasının gölgesinde inandırıcılık sorunu yaşadığı kesin. Bu yüzden şu anda oyu %10 civarında görünen Hamon’un ikinci tura kalabilmesi çok zor bir ihtimal.

Seçimlerde ikinci tura kalabilme ihtimali en güçlü adaylardan biri Ulusal Cephe’nin adayı Marine Le Pen. Göçmen düşmanı, Avrupa Birliği’nden çıkılması yanlısı Le Pen “seçmenlerin kendi yurtseverliğiyle vahşi küreselleşme arasında tercih yapacaklarını” belirtti kısa zaman önce yaptığı bir konuşmada. Aşırı sağın propagandasını küreselleşmeden zarar görme sömürüsü üzerine kurduğu bundan daha net bir şekilde anlatılamazdı herhalde. Avrupa’nın dört bir yanında Ulusal Cephe benzeri partiler neo liberal politikaların sonuçlarından öfkeye kapılan kitlelerin arayış içine girdiğini ve bunun yarattığı siyasi boşluğu gördüler, oraya hücüm etmiş durumdalar.

Le Pen, Trump’ın başka seçilmesini ve Britanya’nın Avrupa Birliği’nden çıkmasını Fransa için çok iyi gelişmeler olarak değerlendirmişti. Göçmen düşmanı partinin lideri Fransa’yı ekonomik küreselleşmenin sonuçlarından ve AB’ye üye olmaktan kaynaklanan çokkültürlülüğe karşı savunmaktan bahsediyor mütemadiyen.

Son anketlerde ikinci tura kalması en kuvvetli aday kendini ne sağda ne de solda diye tanımlayan, ancak yerleşik siyasete eleştireler yönelten Emanuel Macron (En Marche). Popülist bir söylemle her kesimden oy alma arayışında olan Macron, ekonomik liberalizm yanında sosyal güvenliği koruma yeni istihdam alanları yaratma, çalışanların ücretlerindeki kesintileri kaldırma, 35 saatlik çalışma süresini gençler için arttırıp yaşlılar için kısaltma, mesleklere göre farklı emeklilik yaşları getirme gibi vaatlerde bulunuyor. Macron’un popülist söylemi, medyanın Le Pen ve Melenchon’a dönük yaymaya çalıştığı korku ikliminde ciddi karşılık bulabilir gibi görünüyor.

Sağda yer alan partiler ve hareketler yukarıda da belirttiğimiz gibi neo liberalizmin yarattığı öfkeyi sömürme üzerine odaklanmış popülist hareketler. Öte yandan bu süreç neo liberalizmin sosyal emekçilerin hayatını çekilmez kılan ekonomik uygulamalarını, sosyal haklara dönük saldırısını sermayenin kar hırsıyla ilişkilendiren ilerici, sol hareketleri de geniş kitlelerin ilgi alanına çekmiş durumda. Fransız seçimlerinde bu hattın en iri temsilcisi Jean Luc Melenchon.

Le Monde’in “Fransa’nın Chavez’i” olarak ifade ettiği Melenchon oldukça sol bir programa sahip. Komünist Parti’nin de desteklediği aday olan Melenchon uzun yıllar boyunca Sosyalist Parti’de politika yaptı. Parti içerisinde yıllarca sol kanatta kalan Jean Luc Melencon 2008 yılında, kendisiyle birlikte Sosyalist Parti’den ayrılanlarla Sol Parti (PG)’yi, hemen arkasından da Fransız Komünist Partisi ve diğer bazı sol parti ve gruplarla birlikte Sol Cephe’yi (Front de Gauche) kurdu. 2009 yılındaki Avrupa Parlamentosu seçimlerinden itibaren de Sol Cephe adına tüm seçimlere katıldı. 2012 cumhurbaşkanlığı seçimlerine Sol Cephe’nin adayı olarak katılan Melenchon, yaklaşık 4 milyon seçmenin oyunu topladı (% 11.1).

Şu an anketlerde alacağı oyun %20 civarı olacağı öngörülen Melenchon’un burjuva medyada hakkında yürütülen tüm anti propagandaya rağmen ikinci tura kalabilme ihtimali mevcut. Melenchon’un neden bu kadar burjuvazinin öfkesine muhatap olduğu “Ortak Gelecek”  (L’avenir en commun) adlı programının şu maddelerine bakılarak anlaşılabilir:

  • Başkanlık monarşisine son verilecek, 6. Cumhuriyet’e geçilecek
  • Kurucu Meclis oluşturulacak. Halkın temsilcilerinin katılımıyla yeni bir anayasa yazılacak ve referanduma sunulacak
  • Gerçek bir laisizm ve inanç özgürlüğü sağlanacak
  • Demokratik özgürlükler garanti altına alınacak, OHAL’e son verilecek
  • Seçilmişlerin gerektiğinde geri çağrılabilmesi, çekilmesi mümkün olacak
  • Seçme yaşı 16’ya indirilecek
  • Yabancılara yerel seçimlerde oy kullanma hakkı tanınacak
  • Mali oligarşinin imtiyazlarına son verilecek
  • El Khomri çalışma yasası iptal edilecek
  • Haftalık çalışma saatleri düşürülecek, herkese iş hakkı
  • 60 yaşında emeklilik, emekli maaşlarına artış
  • Haftada 35 saat çalışma. Giderek haftada 4 gün çalışma düzenine geçiş
  • Asgari ücrete net %15 zam
  • Herkese barınma hakkı
  • NATO, İMF ve DTÖ’den çıkılacak, Fransa bağımsız ve barışçı bir dış politika izleyecek
  • BM’ye çeki düzen verilecek, Dünya Göç Örgütü kurulması önerilecek

Sonuç olarak Fransa’da bu Pazar ilk turu yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde neo liberal ekonomik ve sosyal tahakküme karşı isyanın izlerini bolca görmek mümkün. Örneklerini yukarıda verdiğimiz çok sayıda ülkede yapılan seçimlerde de gözüktüğü gibi.

Ancak krizin artık yapısal bir karakter kazandığı koşullarda sistemi sona erdirmeyi hedeflemeyen mevcut alternatifler kitleler için arzu edilen çözümü üretmiyor, üretmeyecek.

Devrimcilerin görevi mevcut sisteme karşı değişik biçimler altında büyüyen tepkiyi tüm bu kötülüklerin kaynağı olan sermaye düzenini yıkmayı temel alan mücadeleye yönlendirmek olmalı. Bunun olanakları hiç olmadığı kadar mevcut. Şurası kesin gerçek solun sahada olmaması mevcut tepkinin yolunu şaşırmasına, hayalkırıklığına uğramasına yol açıyor.

Bu dönem devrimci bir alternatifin bütün ağırlığıyla kendini göstermesiyle bitebilir ancak. Bu alternatifi yaratma ise biz sosyalistlerin omuzunda. Bunun imkanları hiç olmadığı kadar mevcut. Başarabiliriz/başarmalıyız…

Yorumlar

Sınıfsal Bakış

Soner Erdoğan