Son Dakika

Darbenin analojisi – Umut Özenç

31 Temmuz 2016 | by Yolculuk Gazete
Darbenin analojisi – Umut Özenç
Gündem

Tam da ilk yazımızda dile getirdiğimiz gibi oldu. Her kafadan farklı bir ses, tek ses içinde ise farklı farklı yaklaşımlar…

Bir yazı ya da bir yorum içinde birbirinden farklı o kadar zıt düşünceler ortaya atıldı ki, adeta yaklaşımlardan yaklaşım, olasılıklardan olasılık beğenmek zorunda bırakıldık.

Kuşkusuz işin sevindirici yanları da olmadı değil. O da solun,  hem darbeye, hem de diktaya karşı aldığı somut tavırdı.

Ancak “zehir hafiyeler” gibi olgunun görünen kısmından çok ayrıntılarında kriminal gezinti yapma anlayışı da yok değildi. Dolayısıyla olayların içeriğine dair -yine ve yeniden- artık ritüel hale gelmiş olan kavram karmaşaları soldaki egemen rolünü göstermeyi başardı. Neyse. Lafı uzatmayalım.

Bizim asıl derdimiz, bir önceki yazımızda ifade ettiğimiz gibi ne yapmalı sorusu üzerine. Tabi ki bu soruyu sorarken cevabını koşullayan nedenleri açmak gerekir. Bunun üzerinde biraz daha durmakta fayda var.

Uzun süredir Türkiye coğrafyasında yaşanan olgular, egemen denklemler arasındaki çıkar çatışmalarına neden olmaktaydı. Son yaşanan darbe girişimi, bu durumun en sert sahnelerinden birinin ortaya çıkmasına neden oldu. Bu minvalde değerlendirildiğinde 15 Temmuz’un salt darbe girişimi, oyun ve tiyatro gibi basit tanımlamalarla değerlendirilebilecek bir olgu olmadığını görürüz. Bu bağlamda en son söyleneni en baştan söyleyecek olursak, 15 Temmuz, kimi değerlendirmelerin aksine bir sonuçtur. Dolayısıyla da henüz tamamlanmamış bir finaldir.

Kaotik süreç ilerleyerek devam edecek, her ne kadar çeşitli uzlaşı ortamları/zeminleri oluşturulacak olsa da, çıkar çatışmaları değişen grafiklerle sür git devam edecektir. Bu durum aynı zamanda kapitalizmin anarşik yapısının bir sonucudur.

Konumuz darbe girişimi olduğu için ise salt buradan hareketle yeni bir darbe girişiminin sinyallerinin olduğuna dair analizlerden uzak durmak gerekir. Zira sürecin nasıl ve ne yönde şekilleneceğine dair kesin ipuçları sunmak yanılgı ihtimallerine neden olabilir. Bu nedenle bizler, faldan çok eğilimler, yönelimler, bölgesel/küresel anlamda yaşanan gelişmelerin boyutu (dolayısıyla zorunlu aksiyonları) ve hesaplaşmaların boyutu üzerinden hareket etmek zorundayız. Diğer bir ifadeyle, bir bütün ve toplam üzerinden hareket edebilmeliyiz.

“Cemaat eşittir AKP’dir” ifadesi doğru bir değerlendirmedir. Her ikisi de sermayenin temsilcisidir ve sermaye için bugüne kadar yaptıkları ortadadır. Ancak her ikisi arasında da ortaya çıkan çıkar çatışması, özetle devletin tepeden tırnağa yeniden (emperyalist /kapitalist sistemin ihtiyaçlarına göre) şekillendirilmesidir. Salt ülke içi sermaye gruplarının savaşımı olarak okunmasa da, yaşanılan gelişmelerde bu faktörün de yeri vardır.

Bugün asıl sormamız gereken soru şudur: Ne oldu da AKP ve Cemaat kavgası olağanüstü bir şekilde gündemimize oturdu?

Kısa bir analoji çerçevesinde değerlendirecek olursak; dershanelerin kapatılması meselesi ile gündemimize daha sıcak oturan AKP-Cemaat kavgasının nedeni, esas itibariyle 2012 yılında Hakan Fidan’ın savcılığa ifade için çağrılmasıyla ortaya çıkmıştı. Daha sonradan ortaya çıkan dershaneler süreci ise bunun üzerine şekillenmiş gibi gözükse de, AKP’nin eğitimden büyük rant sağlama (ucuz işgücü yaratma, yeni sürece entegrasyonda eğitimin rolü) amacıyla atılan bir adımdı. Yani özcesi bu savaş dershaneler hamlesinin bir ürünüdür yaklaşımı, meselenin özünü ıskalayan bir yaklaşımdır.

Cemaat ve AKP arasındaki kavganın sebebi de, zamanı da daha farklı nedenlerle ortaya çıkmıştır.

Kavga, bir nokta da AKP hükümetinin iktidarını cemaat de dahil, hiç kimseyle paylaşmak istememesi sebebiyle çıkmıştır. Hükümet, “cemaat vesayeti”nden kurtulmaya dönük bir hamle yaparken aynı zamanda cemaatin kendi özel hesabını görmek üzere devletteki gücünü kullandığını düşünmeye başlayarak cemaati devletteki karar verici noktalardan tasfiye etmeye başladı. Ancak basit bir ifadeyle çözülme olarak tanımlanabilecek bu süreçte Türkiye’nin içinde bulunduğu grift etki, sanılandan büyük bir rol oynamaktaydı

Dolayısıyla 2003-2010 yılları arasında özellikle AKP eliyle altın yıllarını yaşayan cemaat için zorlu süreç 2012 yılında başlayan gelişme ile gün yüzüne çıkmaya başlıyordu. Zira AKP için oldukça iyi yol alınmıştı ve ayak bağlarından kurtularak yeni müttefiklerle yola devam edilme zamanı gelmişti.

Küresel hesaplar içerisinde kendine pay kapmaya çalışan ve bu anlamda en iyi taşeron benim/ben olacağım diyen AKP’nin Derinlikli Stratejisi’nin ise kavganın boyunu da, çapını da yükselten bir etkiye neden olduğunu söyleyebiliriz.

‘Stratejik Derinlik’ ve Türkiye

11 Eylül’ün akabinde emperyalizmin hızla değişen Ortadoğu politikasını doğru okuduğunu ve bundan sonuna kadar nemalanmak gerektiğini düşünen AKP’nin iştah açıcı açıklamaları kamuoyuna bomba gibi düşmüştü. Dünyada ticaretin daraldığı bir dönemde Ortadoğu pazarı, Türkiye burjuvazisi açısından vazgeçilmez bir alan görülmekteydi. Bu yaklaşım bilindiği gibi komşularla sıfır sorun stratejisinden yoğun bir kavga stratejisine girmişti. Türkiye’yi savaşın eşiğine getiren nedenlerden biri de buydu. Emperyalizm Ortadoğu’yu şekillendirirken aktif taşeron rolü ile buradan nemalanmak isteyen AKP, açıkçası bu sürecin en aktif unsurlarından biri haline gelmişti. Elbette buna karar veren tek başına Erdoğan değil, onun iktidarına destek veren ağzı sulanmış burjuvaziydi. Tabii bunu, bir taşeronun inisiyatif ve nemalanma sınırları içerisinde düşünmekle birlikte, alınmakta olan rolde birincil neden, ABD’nin zorlamasıydı.

Açık bir şekilde söylemek gerekirse bu zorlayıcı faktör içerisinde Cemaat’i de saymadan geçemeyiz. Zira özellikle hedef bölgede ABD karşıtlığının bu konjonktürde Şiilikle örtüşmesi, Şiiliğin salt dini olarak değil, siyasal olarak da önemli bir güç haline gelmesi, cemaatin istemediği, karşı duracağı bir durumdu. Bu bağlamda, Cemaatin eğilimiyle ABD’nin planlarının birebir örtüştüğü bir sürecin içerisine de girilmiş olundu.

Ancak AKP ilerleyen süreçte, ABD ile ilişkilerinde hiç de kaçınmayacağı bir rolü oynarken, kamuoyu desteğini arttırmak için hemen her yola başvurmayı tercih etti. Kimi eski askerlerin tutukluluğunun sona ermesi vb. Rojava, Kobane gibi gelişmelerin gereği olarak görülen çözüm masasını tekmelemek, Cemaatle yaşanan gerilimli-çatışmalı süreç, Erdoğan’ın yeni arayışlarının basamaklarıydı. Bir taraftan milliyetçi kesimlere yönelirken, diğer taraftan, yaklaşık yüzde 10 oy potansiyeline sahip “milli görüş” tabanı ve kadrolarının desteğini alabilmenin arayışları bu dönemde AKP’nin olmazsa olmaz stratejilerinden biri haline gelmekteydi.

Kimileri AKP’nin şeriatçı, anti-laik yaklaşımları nedeniyle Cemaat’ten asla vazgeçemeyeceğini ve bu yaklaşımı nedeniyle Türkiye’nin geleneksel burjuvazisi ile aralarının her zaman açık olacağını savunuyordu. Geniş kesimler geleneksel sermayenin asla AKP ile uzlaşamayacağını ileri sürerken süreç çok farklı yönlere evrilmeye başlamıştı bile.

Sabancı, Boyner ve Koç’un Gezi’ciliğini savunanların görmedikleri tek şey, bu ve benzeri sermaye gruplarının uzun bir süredir AKP ile anlaşmış ve hatta yol almış olduğuydu. Koç’un AKP iktidarına “teşekkür” etmesi ve yükselen karının AKP’nin başarısı olduğunu söylemesi, Sabancı’nın ise son 10 yıl içerisinde aynı gelişmeler nedeniyle açıklamalarda bulunması uzlaşmanın  ifadesi anlamına geliyordu. Aydın Doğan’ın darbe akşamı takındığı canhıraş tavır ise bunun en açık örneği anlamına gelmektedir.

AKP’nin süreç içinde Cemaat’in dışındaki sermaye kesimleriyle de kurduğu karşılıklı bağlar, giderek iki yönlü bir ilişkiyi ortaya çıkardı. Yani AKP, sadece Cemaat’ten gelen burjuvazinin değil, onun dışındaki büyük tekel gruplarının da temsilciliğini üstlenmeyi başardı. Geleneksel sermaye içerisinde yer alan birçok kesim AKP’yle uzlaştı, neredeyse bütünleşti ve giderek bunun semeresini de gördü. Bu durum, hızla palazlanıp muazzam bir sermaye birikimi sağlamış ve pek çok kurumu ele geçirmiş de olsa, Cemaat’i rahatsız etti. AKP, artık Cemaat’e bağımlılık konusunda 2002’deki oluşumundan daha avantajlıydı. Gerekmesi halinde, burjuvazinin diğer kesimleriyle olan ilişkilerini Cemaat’e karşı bir biçimde koz olarak kullanabilecekti.

AKP’nin ikinci döneminde beliren rekabet eğilimi ve çelişmeler, paylaşılacak pek çok yerin/alanın olması sebebiyle çatışmaya dönüşmedi. Diyebiliriz ki sahip olunan ortaklaşmalara/yakınlıklara rağmen (çelişmeler de bir gece ansızın ortaya çıkmayacağına göre) ikinci iktidar döneminden üçüncü döneme kadar AKP ile Cemaat arasında giderek büyüyen bir açı oluştu. Üçüncü iktidar döneminde ise, artık tekelci burjuvazinin hemen her kesimi AKP ile bütünleşmiş, kendi istikbalini onunla özdeşleştirir hale gelmişti. AKP’nin bu anlamda Cemaat’in desteğine fiilen ihtiyaç kalmadı. Tam tersine Cemaat’in bürokrasi içerisinde sahip olduğu manevra alanlarını keyfi biçimde kullanmaya başlamış olması, birçok yerde siyasal iktidarın kendisinden beklediği görevler konusunda bir çelişme yarattı.

Cemaat, doğrudan doğruya ABD’yle işbirliğinden kaynaklanan nedenlerle bölgede emperyalizmin uzun vadeli sorunlarını çözmenin bir aracı olarak düşünülürken, AKP’nin örgütsel yapısında ya da bürokratik kadrosunda Türkiye’deki burjuvazinin güncel ihtiyaçlarını gözeterek politikalar üretme, adımlar atma eğilimi daha yaygındı. Çünkü dünyada kapitalizm hızla daralıyor ve hemen her yapıyı var olma sorunlarıyla yüz yüze bırakıyordu. Böylesi anları, herkesin can derdine düştüğü durumlara benzetebiliriz. Bir yandan bağımlılık ilişkisi devam ederken, diğer yandan taraflar var olabilmek için hemen her koşulu, sınırları zorlar.

AKP’nin merkez sağ olma operasyonu

“Arap Baharı” sürecinde yaşananlar, emperyalizmin gücünün sınırını da ortaya çıkarırken, kontrolsüz ve değişken zemin, Ortadoğu’da yerel aktörlerin süreci kendi çıkarları yönünde zorlama eğilimini arttırdı. Bu, Libya’da işbirliği içinde iktidarı ele geçiren çeteler için de, Irak coğrafyasındaki bileşenler için de, Türkiye oligarşisi için de geçerli.

Sürecin özgünlüğü de dikkate alınarak, Türkiye burjuvazisinin beklentileri ışığında emperyalizmin bölgedeki savaş politikalarına yedeklenen AKP, Tunus’tan Mısır’a, Libya’dan Suriye’ye taşeronluğun muhtemel tüm gerekleri için koştururken, komşu ülkelerin hemen tümüyle ilişkileri ya kesildi ya da problemli bir hale geldi. Bu süreçte AKP’nin taşeronluk sınırlarını zorlayan hamleleri, Türkiye oligarşisinin eğilimlerinden/beklentilerinden, dolayısıyla da sürecin bütününden bağımsız düşünülmemelidir. Dolayısıyla aralarında kurulan muazzam organik ilişki onların aynı cephede yer almasını zorunlu kılan bir faktördü.

AKP, bugün artık “merkez sağ” diye bilinen kesimin temsilcisidir. Milli görüşle anılanından geleneksel olanına kadar burjuvazinin hemen tüm kesimleriyle bütünleşmiştir. Böyle muazzam gücü arkasına alan bir partinin politikaları, o gücün sınıfsal beklentilerine göre olur; yasalar anayasalar ona göre düzenlenir. Bugüne dek bir cuntanın dahi cesaret etmediği antidemokratik adımlar atmaktan geri durmayan AKP’nin, neden demokratikleşmeyi değil, tam tersini hayata geçirmek üzere donandığı, bu bağlam içinde düşünülmelidir.

Vaktinde, merkez sağın DP ve AP gibi partileri dahi halka çeşitli biçimlerde refah vaat etmek zorunda kalmış, kazanılmış olan haklardan bir kısmının geri alınacağı zaman bunun gerekçesini anlatabilmenin zorluğu nedeniyle bu tür adımlar genellikle ertelenmiştir. AKP’nin ise bugün, kazanılmış hakların gasp edilmesi konusunda yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Sermayenin beklentilerini bu denli pervasızca hayata geçirebilen bir başka parti olmamıştır. Bu niteliğiyle AKP, kriz koşullarından geçmekte olan sermaye çevreleri için önemli bir avantajdır; dolayısıyla da onların desteğini güçlü biçimde arkasında hissetmektedir ve hissetmiştir de. İşte bu tabloyu önceleyen koşullarda belirleyici olan Cemaat, bugün ikincil konuma düşmeyi kabullenemiyor; bu nedenle de açık bir şekilde AKP’ye savaş açmış oluyordu.

Gerilen ABD-AKP ilişkisi

Bilindiği gibi bir süredir AKP ve ABD arasında yaşanan bir tür gerilimden bahsetmek mümkündü.

Bu gelişmeleri doğru okuyabilmek için, sınıflar arası ilişki ve çelişmeleri doğru değerlendirebilmek gerekiyor. Örneğin ABD ile Cemaat’in çıkarları örtüşse de bu bir eşitlik derecesinde değildir. Benzer şekilde Türkiye-ABD ilişkileri yeni sömürgecilik temelinde bir bağımlılık ilişkisi üzerinde bina edilmiştir. Ancak gerek devletin görece özerkliği, gerekse krizin hemen her ilişkinin sınırlarını zorlayan niteliği sebebiyle, bağımlılık, her isteneni anında birebir yerine getirme olarak görülmemelidir. Gerilmeler ise esas itibariyle bu nedenden kaynaklanmaktaydı.

Türkiye’deki burjuvazi artık, enerji kaynaklarına yakın olmak, ihracat yollarının üzerinde bulunmak ve tüketim pazarının ortasında olmak gibi coğrafi avantajları da kullanarak bölgesel bir güç olabilmenin olanaklarını arıyordu. Bu nedenle de ülkeye veya Ortadoğu’ya ilişkin kimi beklentileriyle ABD’nin beklentileri ayrışabiliyordu. Bunların başında da Irak Kürdistanı ile kurulan ilişkiler geliyordu. Türkiye, bölgedeki petrol kaynaklarını işletmek ve dünya pazarına açılmasında aracılık yapmak istiyor. Merkezi hükümetle bu konuda çeşitli sorunlar yaşayan Kürtler için de Türkiye bir çıkış noktası olarak görülüyordu. İşte kurulan bu ilişki, Kürt bölgesinin bağımsızlaşması eğilimini güçlendirmek dahil çeşitli nedenlerle ABD’yi rahatsız ediyordu. Kürtlerin bağımsızlaşması gibi bir olasılık, güneyde Şiilerin İran’la bütünleşmesini beraberinde getirir ki bu, Şii hilalinin daha bütünlüklü bir hal almasından Şii hareketlerin Körfez ülkelerinde de harekete geçmesine kadar, ABD’nin aleyhine pek çok olguyu tetikleyebilir düşüncesi ABD’yi geren bir noktanın oluşmasına neden oluyordu.

ABD’yi Irak’ta rahatsız eden olgulardan biri de El Kaide’nin Irak’ın batısı ile Suriye’nin doğusunda kalan bir bölgeyi adeta kendi bağımsız alanı haline getirmiş olmasıydı. Tüm bu nedenlerle, ABD merkezi Irak hükümetinin daha güçlü olmasını istiyor. Türkiye’nin Irak Kürdistanı’ndaki adımları ise bu bağlam içinde ABD’yi oldukça rahatsız ediyordu. Türkiye’nin ambargoya rağmen, dolaylı yöntemlerle ödeme yaparak (altın, vb) İran’dan petrol ve doğalgaz alımını sürdürmesi, Suriye meselesinde kontrolsüz ilişkilere girmesi, vb nedenlerle ABD ile arada bir açının oluşmasını beraberinde getiriyordu.

Tam da bu bağlam içerisinde AKP’yle ABD arasında stratejik pek çok noktadaki uyuşmanın yanında, yukarıda saydığımız noktalarda bir farklılık söz konusuydu. İşte Cemaat de bu farkı (çelişmeleri) kullanmaya çalışmakta ve elinden geleni yapmaktaydı. 17- 25 Aralık operasyonunun ardında yatan gerçeklik de buydu.

ABD, AKP’yi mi Cemaat’i mi tercih ediyor?

AKP ile Cemaat ABD nezdinde hiçbir zaman aynı önemde olmamıştır. En düz ifadeyle, çünkü AKP, sadece Türkiye’de vardır ve geçicidir. Cemaat ise, dünyanın pek çok yerinde vardır ve aradaki ilişki kalıcıdır.

ABD Cemaat’i bir parti olarak görmemektedir. Aynen kiliselere, misyoner cemaatlere duyduğu ihtiyaç gibi değerlendirmekte ve desteklemektedir. Dolayısıyla tıpkı AKP özgülünde olduğu gibi ondan vazgeçmesi de kendi projelerinden vazgeçmesi anlamına gelmektedir.

Yine aynı şekilde AKP projesi de bir nevi kendi çalışması olduğu için gerilimler yaşasa da kopuş kısa sürede gözükmemektedir. Zira AKP ABD’nin her istediğini yapmaktadır.

Darbeyi ABD’mi yaptırdı?

Müzmin Jurnalci Doğu Perinçek şöyle diyor; “FETÖ’nün darbeye kalkıştığı gün CIA’ya çalışan ABD’li profesör Henri Barkey’in de aralarında olduğu çoğu yabancı 17 kişilik grubun 2 gün boyunca Büyükada’daki Splendid Oteli’de toplantı yaptığı ortaya çıktı. Darbeyi bunlar tasarladı ve yürüttü.”

Adeta üçüncü sınıf Holywood filmlerinde görmeye alışık olduğumuz böylesi bir sahneye ABD’nin ihtiyacı olmadığı çok açıktır. Ve darbeler böylesi bir komuta merkezinden yürümez. Bir sürecin ürünüdür. Ve böylesi bir komuta kademesi yerine Türkiye’de yıllardır eğitimden geçirilmiş ciddi bir kontrgerilla ve gladyo birikimi mevcuttur.

Bunu bir kenara bırakarak devam edelim. Darbe girişimini ABD mi yaptı? Buna bir yanıt vermek henüz erkendir. Ancak bilinen bir olgudur.

Darbeler konusunda profesyonelleşmiş ve tescilli bir isim olan ABD için bunu söylemek mümkün. Ancak kimi analistler şöylesi yaklaşımlarda bulunuyor: “Batı emperyalizminin Türkiye içerisinde elinde başka işlevsel aparat, geçerli, güçlü, arkasında kitlesel destek olan bir seçenek olmadığı için ABD böylesi bir pratiği hayata geçiremez.”

Kuşkusuz, bu değerlendirmenin ya da en azından soru işaretinin akla uygun yanları vardır. Ancak unutulmamalıdır ki, emperyalizm için ya da egemenler için kaos gibi görünen süreçler aslında kendilerince refahın ön adımları olarak görünür. Bu nedenle ABD’nin en azından böylesi bir darbe girişimine en azından ön ayak olduğu, cesaret verdiği düşünülebilir. Zira ABD’nin her iki koşulda da kazanabilecek birikimi de, enerjisi de vardır.

Ancak ABD’nin bu girişimin içerisinde olup birebir örgütleyicisi olarak yer aldığı yaklaşımı yetersizdir. Neden mi?

Bugün AKP’nin uyguladığı kimi politikalar, ABD’yi olduğu gibi Cemaat’i de rahatsız ediyor. Bu konuda, AKP’yi sıkıştırmak üzere beraber hareket ettikleri de oldu/oluyor.

Cemaat’in bugün için öncelikli meselesi, pastadan kendisine hak olarak gördüğü paydaki düşme olarak görünüyor. Fethullah Gülen bunu “Allah, ‘Onların hakkı o kadar değildi’ diye sizi tokatlayabilir” sözleriyle açıkça ifade etmiştir.

Kaldı ki ABD özellikle Suriye’de yaşanan gelişmeler nedeniyle uzunca sayılabilecek bir zamandan beri Türkiye ile gelgitli gerilimler yaşamaktaydı. Suriye’de IŞİD’e dönük operasyonlar bağlamında PYD (PKK) ile adeta bir cephe oluşturması AKP’nin sahibine efelenmesini ve ona karşı ses tonunu yükseltmesini beraberinde getiriyordu. Kimileri tam da bu noktada ABD’nin Türkiye’ye yönelik kimi eleştirilerini ondan tamamen vazgeçeceği ve hatta Erdoğan’ın üstünün çizildiği şeklinde yorumlamıştı. Ancak olayların örgüsü farklı bir şekilde seyretti ve ABD Türkiye’yi birçok konuda kısa sürede ikna etti. Menbiç operasyonuna ikna olmak bunlardan biriydi.

IŞİD’e karşı İncirlik üssünün ABD uçakları tarafından kullanılması, Suriye’de değişmek zorunda kalan dış politika da bunun göstergesidir.

Dolayısıyla böylesine kullanışlı bir muadil, ABD için kısa sürede vazgeçilebilecek bir seçenek değildir. Hele ki Suriye’de taşlar henüz yerli yerine oturmamışken.

ABD’nin böylesi bir darbe girişimi içinde bulunması, esas itibariyle kendisinin ve tekellerin programlarının darbelenmesi anlamına geleceği içindir ki ABD birebir böylesi bir girişimin içinde olmamıştır.

Ancak bu girişim başarıya ulaşsaydı ABD’nin ona dönük mutlaka bir çözümü de olurdu.

Esas itibariyle yaşananlar uzun süredir faaliyetinin yürütüldüğü yeni dizayn sürecinin bir ürünüdür. Dolayısıyla 15 Temmuz hiçbir şekilde ABD’den bağımsız şekillenen bir olgu değildir.

Mücadele eden bu iki gücün de emperyalizmin hizmetinde olacağına dair ABD nezdinde hiçbir şüphe yoktur. Ancak yukarıda ifade ettiğimiz emarelerden kaynaklı ABD’nin zaman zaman ayağına dolanan Erdoğan’ın devre dışı kalmasını istemiş olabileceğini öngörmemiz için epey neden var. Ama sadece o kadar.

Bunun nedeni ise böylesi bir taşerona yeni bir biçim verme girişimidir. Ancak bu girişim tek başına bir merkezden yürütülmemekte çeşitli güçlerin (emperyalist aktörlerin ve onların taşeronlarının) aktif düellosu şeklinde yürümektedir. Bu nedenle yeni dizaynın düz bir çizgide yürümediği, inişli çıkışlı ve engebeli bir hal aldığını söyleyebilmek mümkün. Bakınız Rusya adeta mal bulmuş mağribi gibi “Darbeyi CIA, ABD tasarladı” türünden argümanlarla var olan kaotik süreç içerisinde kendine bir gedik açmak için değerlendirmelere başladı bile. Mısır ise daha ilk andan itibaren “Fethullah ülkemize sığınabilir” açıklamalarında bulundu. ABD ise herkesi bu süreç içerisinde (özellikle de darbe girişimin ilk saatlerinde) itidalli olmaya çağırdı. Bu olguların her birini yerli yerince değerlendirdiğimizde gelişmelerin egemen denklemlerde aktif rol alan Türkiye’nin var olan durumuyla ilintili olduğunu rahatça görebiliriz.

Bölgesel anlamda yeni bir süreç

Erdoğan Avrasya’ya doğru kayıyor tanımlamasında bulunanların değerlendirmelerini de bu sepetin içine koyduğumuzda 15 Temmuz’un Türkiye’den ziyade bölgesel anlamda daha etkili bir süreci etkilediğini de unutmamak gerekir.

Kimi stratejistler ise çeşitli yorumlarla geleceği okumaya başladılar bile. Kimileri demokratikleşme sürecinin başlanabildiği bir durumda AKP’nin bu süreçten sağlıklı çıkabileceğini ifade ederken, kimileri ise sürecin yeni darbelere gebe olduğunu ifade ediyor.

Bunları bir kenara koyarak devam edelim. Zira tüm olgular akla yatkın gibi görünse de darbe girişimin ilk saatlerinden itibaren atılan adımların tam da yeni sürece uygun bir ortamın zeminini inşa etme olduğunu çok net okuyabiliriz.

Ancak Avrasya söylemlerinin gerçeklikten uzak bir olgu olduğunu da unutmamak gerekir. Zira Türkiye her koşul altında başta ABD olmak üzere Batı’ya göbeğinden bağlıdır ve ona rağmen hareket edebilecek bağımsız bir potansiyele sahip değildir. Teknolojisi, Gümrük Birliği anlaşmaları vb. gibi nedenlerin, Erdoğan kişisel olarak istese dahi Türkiye’nin batıya sırtını dönerek Avrasya’ya yüzünü döneceğini koşullayamaz. Hele ki böylesi bir süreçte ABD’ye karşı Rusya’nın yanında yer alabileceği safsatasına inananların, bırakalım darbeyi tahlil edebilecek bir yetide olduğunu, hangi coğrafyada yaşadıklarını dahi bilmedikleri gerçeğini ortaya koymaktadır.

Özellikle Türkiye sağının NATO’dan çıkış, üsleri kapama vb. gibi aksiyon kokan söylemlerine itibar etmemek gerekir. Aksine gülüp geçmek gerekir.

Ortada Suriye meselesi, Ortadoğu, Kobane, Rojava gibi olgular çok net dururken ve henüz sular durulmamışken böylesi kararların alınabilmesinin kesinlikle imkanı yoktur.

Son tahlilde ve bu bilgiler ışığında meselenin televizyon ekranlarında yer aldığı şekliyle, Saymazlar’dan, Cihanerler’e, Avcı’lardan, emekli generallere uzanan değerlendirmeler boyutu ise, komedidir, trajedidir.

Yaşanılan pratiğin bir şekilde derin bir darbe olduğu açıktır. Kimin bu darbe içerinde yer aldığını, ne kadar aktif olduğunu ise zamanla daha net bir şekilde göreceğiz. Ancak şimdiden öngördüğümüz gerçek,  sürecin artık daha da radikal yöntemlerle tasarlandığı/tasarlanacağıdır. Tıpkı, darbe üzerine darbe yapılmasının işaret ettiği gerçeklik gibi. Bu durum ise yeni koşullara gebe yeni atraksiyonları ve önlemleri de gündeme getirmektedir. Bu bağlamda üçüncü yazımızda kalemimizin hedefi ise şu olacaktır: Ne yapmalı?