Bizimle İletişime Geç

Gündem

‘Sen de değişirsen neye güveneceğiz biz’ – Soner Erdoğan

“Sen değişemezsin Doc. Sen de değişirsen neye güveneceğiz biz! Değişirsen bir sürü insan üzülür. Hepimiz normale dönmek için senin geri gelmeni bekliyorduk.” Tatlı Perşembe adlı romanında John Steinbeck böyle konuşturur bir kahramanını.

12 Eylül’ün Türkiye sosyalist hareketi üzerinde yarattığı tahribatın bir boyutuna ilişkin oldukça açımlayıcı bir yan içerir bu sözler. Şu türden ifadeler o süreçleri yaşayan insanlar için ne kadar tanıdıktır değil mi:

“Biz kimleri gördük bu yollarda, zamanında öyle keskinlerdi ki, varlıkları devrime ilişkin bir sigorta gibiydi adeta bizim için. İnanmışlığın, davaya adanmışlığın timsali gibiydiler. Ancak fiziksel bir zora uğradılar ve değiştiler, vazgeçtiler. Hepimizi ardından götürmek için emek verdikleri her şeyden hem de. Karşısında durdukları ne varsa şimdi onlarla iç içeler.”

Evet bir dolu devrimcinin ideallerine sırt çevirip, tam karşısında olduklarını iddia ettikleri düzene eklemlendiği o kadar çok örnek yaşadık ki. Geniş kitlelerin devrimciliğe ilişkin inanç yitimine uğramasında bu örneklerin hiç de azımsanamayacak etkisi var kuşkusuz.

Hem kendilerine hem de bir zamanlar uğruna mücadele ettikleri değerlere öyle zarar verdiler ki. Mücadeleye zarar verdiler. Dünyanın en onurlu kavgasına ilişkin şüphe yarattılar halkın kafasında. Karşılarına çıkan devrimcilerin bir gün onlar gibi olabilme ihtimali inançlarını sarstı insanların.

Kendilerine zarar verdiler. Çünkü devrimciliğin insana en onurlu, en insana yaraşır güzellikler yaşatan yanlarından uzaklar artık. Değersizleştiler.

Yine devrimci faaliyetin insanı en tam halde üretken, yaratıcı kılan yanlarından uzak kaldıkları için de kısırlaştılar. Şimdi hayatı biraz daha çekilir kılacak “güzellikler” peşinde koşuyorlar. Karınları doyuyor belki ama ruhları aç.

17’sinde ölüp 70’inde gömülmeyi bekleyen canlı cenaze gibiler aslında. Çünkü gökkuşağının bütün renklerini tecrübe etmişlerdi bir zamanlar. Kardeşliği, dostluğu, yoldaşlığı, dayanışmayı, paylaşmayı yaşamışlardı. Şimdi ise renksiz, kokusuz bir hiçlik aleminde “günlerini gün ediyorlar”. En dürüstlerinin yaşadığı gerçeklik ise şarkıdaki gibi: Kendileri düzenin içinde kafaları dışında olduğu için her gece meyhane masalarında kahroluyorlar. Ah ne yazık ne yazık ki onlara…

Bu bahiste son söz Nazım ustanın olsun:

Düşmesin bizimle yola:

evinde ağlayanların

göz yaşlarını

boynunda ağır bir

zincir

gibi taşıyanlar!

Bıraksın peşimizi

kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!

 

İşte:

şu güneşten

düşen

ateşte

milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!

 

Sen de çıkar

göğsünün kafesinden yüreğini;

şu güneşten

düşen

ateşe fırlat;

yüreğini yüreklerimizin yanına at!

Yorum Yap

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Gündem