Bizimle İletişime Geç

Yolculuk Blog

Halep’ten El Bab’a politikanın iflası – Umut Özenç

Son günlerde Suriye’de muazzam gelişmeler yaşanıyor. Özellikle Suriye Ordusu ve müttefiklerinin Halep’in doğusuna dönük ilerleyişi, bölge üzerinde ateşlenen yarışta hızlıca konum alması ve cihatçı çetelere dönük birçok bölgede mevzi kazanması merakla izlenen bir konu olmaya başladı. Dolayısıyla verili koşullar itibariyle herkes aynı soruyu sormaya başladı: “Suriye’de dengeler değişiyor mu?

Aslında gelinen noktada Suriye Ordusu, özellikle Halep ve Şam’da güvenliği büyük oranda sağlamış görünüyor. Suriye gibi tüm aktörlerin son kozlarını oynamadığı böylesi bir atmosferde bunu söylemek çok erken olsa da, dengeler bir anlamda Esad lehine işliyor gibi.

Bilindiği gibi Halep ve Şam bundan yaklaşık üç yıl öncesinde Cihatçı çeteler tarafından kuşatılmıştı. Bu kuşatmadan memnuniyet duyanlar ellerini ovuşturmaya başlamışken, gelişmeler bunun tam zıddını işaret etti. Gelinen süreçte Suriye’de oturduğu/oturacağı sanılan dengelerin yerli yerine oturmadığı da gözlemlenmiş oldu. Dolayısıyla bazılarının hevesleri kursaklarında kaldı ve bir adım ileri attıklarını zannedenler, yeni gelişmeler ve parametreler ile birlikte birkaç adım geriye düştüler.

Geçtiğimiz hafta Suriye Ordusu ve müttefiklerinin, Halep’te yürüttüğü operasyonların sonuna gelindi. Ordu, kentin yüzde 98’inden fazlasının cihatçılardan temizlendiğini açıkladı. Kentin doğusunda sıkışan cihatçı çetelerin hareket alanı ise 10 km2 ile sınırlandırılmış durumdaydı. Ve Suriye Ordusu’nun verilerine göre Halep’in özgürleştirilmesi operasyonunda 2200 çetecinin silah bırakarak teslim olduğu ifade ediliyordu. Bunun yanında 5100 civarında sivilin ise korunaklı bölgelere yerleştirildiği söyleniyordu. Bugünkü tabloya göre, Halep’te Suriye Ordusu’nun zaferinden bahsedilirken, teslim alınan cihatçı çete mensuplarının ve ailelerinin İdlip’e transfer edildiklerine tanık olduk.

İdlip ise bugün adeta Cihatçı’ların Açıkhava cezaevi haline gelmiş durumda. Hatta bir çeşit terminal pozisyonunda da diyebiliriz. Zira Halep’teki son militanların da ayrılmasıyla birlikte, kontrol tamamen Suriye Ordusu’nun eline geçmişken, İdlip bir çeşit sevkiyat noktası haline geldi. Suriye halkı zaferi adeta bir bayram havasıyla kutlarken, ABD destekli Türkiye Hükümeti ise bunun bir katliam olduğuna dönük propagandayla kendi kitlesini manipüle etmeye çalışıyordu.

Türkiye’nin ‘U’ Dönüşü

Hatırlanacağı gibi Suriye Ordusu’nun stratejik hamlesi ile birlikte Silahlı gruplar Halep’te iki günde 12 mahalleden çekilmek zorunda kalınca Türkiye paniklemeye başlamıştı. Hatta Erdoğan, uzun süredir Rusya ile olan yakınlaşma nedeniyle istemeden takındığı sessizliğini bozarak, “Biz sabır sabır dedik, en sonunda dayanamadık Suriye’ye ÖSO ile girmek zorunda kaldık. Niçin girdik? Bizim Suriye’nin topraklarında gözümüz yok. Mesele toprağın gerçek sahipleri, toprağına sahip olsunlar. Bunu sağlamak için. Orada adaletin tesisi için varız. Devlet terörüne, Esed’in hükümranlığına son vermek için biz oraya girdik.” diyerek, Suriye Ordusu’nun zaferinden memnuniyetsizliğini dile getirmişti.

Sonrasında kullanılan bu cümlenin yanlış anlaşılmalar içerdiği belirtildiyse de, Erdoğan gerçek niyetini açık açık ifade etmişti.

Rus konsoloslukları önünde toplanan İslamcı çetelerin hilafet bayraklarıyla eyleme geçmesinin esas nedeni de, iktidarın adeta Halep zaferine karşı başlatmış olduğu kara propagandaydı. Ta ki Rus Konsolosu Karlov’un, El Nusra’cı bir çevik kuvvet polisi tarafından öldürülmesine kadar.

Sonrasında ise bildiğimiz gibi muazzam bir geri vites performansı ile Rusya’dan özür dilemeler vs.

Rusya, İran ve Türkiye’nin Suriye’deki krizin sona erdirilmesi ve siyasal sürecin canlandırılması için ortak bir bildiri üzerinde anlaşması da bunun kanıtıdır.

Gelinen noktada Suriye mutabakatının imzalanması ile birlikte, Esad’ın varlığını dahi kabul etmek zorunda kalındı. Türkiye, terörist gruplara verdiği desteği sonlandırmak için açık bir şekilde söz verdi. Suriye’deki varlığı ise bir çeşit izin protokolüne bağlanmış oldu. İran ve Rusya kontrolünde Suriye’de varlığını sürdürme çabaları içerisine girmeye başladı. Putin ise Karlov’un öldürülmesini, 15 Temmuz darbe girişimini “Allah’ın lütfu” olarak tanımlayan Erdoğan gibi değerlendirerek, Türkiye’yi istediği konuma çekmeyi başarmış görünüyor. Hatta Rusya, bir nevi iade-i itibar hamlesi ile Türkiye’yi adeta avucunun içine almış durumda.

Putin bu durumu sonuna kadar kullanacak gibi. Zira kendisinin yaptığı açıklamalar da bunu ifade ediyor. Rus Büyükelçi Karlov’un öldürülmesinin Türkiye-Rusya ilişkilerini zedelemeye yönelik bir girişim olduğunu söyleyen Putin, “Rus uçağının düşürülmesinden sonra bu emri verenleri amacının iki ülkenin ilişkilerini bozmak olduğu yönündeki açıklamalara şüpheyle bakıyordum. Fakat buna ikna olmaya başladım. Rus uçağını düşürme emrinin arkasında Türk liderliğinin olduğu konusundaki fikrimi değiştiriyorum. Elçimize dönük suikast, ilişkilerimizi etkilemeyecek” derken, önümüzdeki dönemde Türkiye’nin suçlu profilini kendi kazanç hanesine yazılmış bir artı olarak görüyor. Dolayısıyla Rusya’nın sahada attığı emin ve cesur adımlar dikkate alındığında Suriye’de kritik kazanımlar sağlamak için fırsat ve zamana sahip olduğunu düşünüyor. Bunda kuşkusuz ABD’nin son dönemlerde düştüğü edilgen tavır da belirleyicidir. İdlib ve Humus vilayetlerindeki Rus hava saldırıları ile Suriye ordusunun Halep’teki taarruzunun da bu mantık doğrultusunda geliştiği görülüyor. Hatta önümüzdeki günlerde isyancı grupların Rusya ile pazarlığa oturmaya çalışma hamlelerine dahi tanık olabiliriz. Bu durum aynı zamanda ilerleyen süreçte Türkiye politikasının iflası anlamına gelirken bir çeşit maske düşürme seansına da dönüşebilir.

ABD’nin şuan takındığı bekleme pozisyonu ise Rusya’nın kısa sürede daha aktif atraksiyonlarına neden oluyor. Bir çeşit konjonktürel avantaj dediğimiz bu süreç ne kadar devam eder bilinmez ama, yaşanılanlar en azından Türkiye’nin sersemleştiği anlamına geliyor.

Tam da bu bağlamda Erdoğan’ın tüm bu gelişmeler çerçevesinde Suriye politikasında açık bir “U” dönüşünden bahsedebilmek mümkün. Ancak bu pozisyonun/dönüşün kalıcılığından bahsetmek için erken. Zira küçük çaplıda olsa, 3. Dünya savaşına denk karelerin yaşandığı bir ortamda, tablo henüz flu. Öyle ki birbirini domine etmeye çalışan güçlerin tüm kozlarını oynamadığı bir süreçten bahsediyoruz. Bu nedenle Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşması bağlamında hem Ortadoğu politikasının, hem de genel duruşun, Avrasyacı bir duruşa döndüğünü ifade etmek isabetsizdir.

Türkiye ve El Bab “Bataklığı”

Türkiye, Suriye Ordusu’nun Halep zaferinden önce “Fırat Kalkanı Harekatı” ile sözde IŞİD’i sınır bölgelerinden temizlemeyi hedeflemiş olsa da esas itibariyle Kürt Koridoru’nu önlemek amacıyla fiili müdahale durumuna geçmişti. Bu anlamda neler yazılıp çizilmedi ki. Hatta söz konusu operasyon kapsamında saray mecmuaları ve ajansları, Türkiye’nin adeta Düvel-i Muazzama’ya (Büyük Dünya Devletleri) karşı savaşından bahseder durumdaydı. Osmanlı söylemleri ise en azından iç siyasette bu operasyonun ana garnitürü olarak kullanılmaktaydı.
Peki Türkiye böylesi bir hamleyi neden tercih etti?

En basit haliyle ifade edilecek olursa; Bu hamle, Türkiye için tehlikeli görülmemekle birlikte, iç ve dış politika da elinin güçlü olduğunu göstermek anlamına geliyordu. Bir çeşit pazarlık gibi düşünülen bu hamle, stratejik anlamda kaçınılmaz bir refleks olarak, “sahada bende varım” demekten başka bir şey değildi. Zaten Türkiye’nin oyun kurucu olmak edasıyla hareket ettiği düşünüldüğünde bundan başka bir yolu da görünmüyordu. Genelde Ortadoğu, özelde ise Suriye’de yaşanan ve adeta taşların yerinden oynamış olduğu böylesi bir atmosferde, silahlı çetelerin dahi varlığını korumak anlamında çekinmeden varlığını göstermeye çalıştığı hamleler göz önüne alındığında, Türkiye için başka türlüsü de düşünülemezdi. Hem sınırdaş olma ve PYD’nin varlığı, hem de sahadaki aktörlerin önlerine koydukları programlar nedeniyle El Bab operasyonunun kaçınılmaz olduğunu söyleyebilmek mümkün. Kaldı ki Türkiye çok uzun süredir –Arap Baharı sürecinin başlangıcı- bölgede hamilerin aktif tetikçisi olma görevini üstlenmişti. Zira taşlar dağılır ve yeniden düzenlenir pozisyona geldiğinde, Türkiye egemenlerinin masada kendi çıkarları doğrultusunda oturmak istemesinden daha net bir şey yoktur. Bu, özellikle Türkiye gibi yeni sömürge bir ülke olmanın da gerçekliğidir.

Türkiye’nin böylesi bir atraksiyona girmesini koşullayan nedenler bunlarken, girişini kolaylaştıran en önemli gelişmelerden biri de Rusya ile kurulan ilişkinin yeni boyutuydu. Hatırlanacağı gibi 15 Temmuz’un ardından Rusya ile girilen ilişki çerçevesinde Rusya ve Suriye’nin Türkiye’ye Cerablus, El Rai ve El Bab’ın Kuzeyine kadar müdahalesine yeşil ışık yakılmıştı. Eğer uçak krizi ardından patlak veren gelişmeler (yaptırımlar) rafa kaldırılmasaydı, El Bab’a dönük böylesi bir süreçten bahsedilmeyecekti. Dolayısıyla Türkiye’nin El Bab hamlesini bir çeşit izinli bir atraksiyon olarak tanımlayabilmek de mümkün. Ancak bu izinin kontrollü olduğunu unutmamak kaydıyla!

Türkiye büyük söylemler eşliğinde El Bab’a doğru ilerlerken en başından itibaren sorunlar yumağı ile karşı karşıya kaldı. Bir nevi evde yapılan hesap çarşıya uymadı ve özellikle Suriye ile karşı karşıya kaldığı pozisyonlara düştü.
Hatırlanacağı gibi Türkiye’nin daha da ileriye gitmeye dönük hamleleri, çok kısa bir sürede, özellikle Suriye Ordusu’nun tepki vermesine neden oldu. Akabinde çok kısa bir süre sonra Türk Askerleri ve Muhaliflere dönük hava saldırısıyla Türk Ordusu vuruldu. Rusya her ne kadar “sizi biz vurmadık” açıklamalarında bulunduysa da, askerlerin Suriye Hava Kuvvetleri tarafından vuruldukları kesinlik kazanmıştı. Dolayısıyla Türkiye’nin Bab’a ilerleyişi en başından engellerle karşılaşmış oluyordu.

Ancak yukarıda da ifade edildiği şekliyle Türkiye, “kendince” bu hamleye zorunluydu. Endişe duyuyor ve bu endişeyi ortadan kaldırmaya çalışıyordu.

Türkiye’yi endişeye sürükleyen bir diğer gelişme ise, Suriye Demokratik Güçleri’nin Rakka operasyonuydu. Henüz Rakka’da büyük bir ilerleme sağlanamamış olsa da ABD uçaklarının da yer yer destek verdiği operasyon Türkiye için halen sıkıntılı bir durum olmaya devam ediyor.

Bu bağlamda Halep zaferi ile birlikte özellikle Suriye Ordusu ve YPG ile yer yer varılan anlaşmalar ise Türkiye’nin istediği ödülü alamamasının yanında, bir tehdidi de beraberinde getiriyordu. Kaldı ki Türkiye, Halep’te dahi Kürt’lerin aktif olduğu düşünüldüğünde, tehdidin boyutuna göre yaygara koparmayı kendinde hak görüyordu. Çünkü her ne kadar küçük bir alanı kapsıyor olsa da, özellikle Kürtlerin konumlanmış olduğu Şeyh Maksut, adeta Suriye Ordusu ve Kürtler arsındaki dayanışmanın göstergesi oluyordu. Şimdilik bu dayanışmanın halen devam ettiğini söyleyebiliriz. Hatta bu konuyla ilgili AKP’ye yakınlığı ile bilinen gazeteci Güngör Yavuzaslan, “Suriye’de Halep’ten sivillerin tahliyesi için varılan anlaşma kapsamında siviller tahliye edilirken, Şeyh Maksud, Eşrefiye, Ay Tal ve Bostan mahalleleri PKK/YPJ militanlarının kontrolüne geçti. Rejim ve kent içinde bulunan Şii milisler terör örgütü PKK’nın Halep’in içinde konuşlanmasına izin veriyor” diyerek feryad etmeyi ihmal etmiyor. Dolayısıyla Güngör Yavuzaslan’ın kaygısını aynı zamanda Türkiye’nin kaygısı anlamına geliyordu.

***

Gelinen noktada yakıcı bir şekilde sürdürülen El-Bab politikası, Türkiye’nin en büyük sıkıntılarından birini oluşturuyor. Evet. Türkiye El-Bab’a büyük heveslerle ilerlerken –ki bu amaç esas itibariyle o bölgede kendi planlarına yönelik hareket etmekti- evdeki hesabın bir kez daha çarşıya uymadığını gördü.

Hatırlanacağı gibi Türkiye’nin Suriye’de başlattığı Fırat Kalkanı operasyonunun ilk aşaması sınır hattının IŞİD unsurlarından temizlenmesiydi. Türk ordusu ise ev sahipliği yaptığı ve alanda da desteklediği Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) bağlı güçler ile Cerablus’u alarak sınır hattı üzerinden Çobanbey’e ulaşmak için attığı ilk adımı başlangıç stratejisi olarak düşünmüş, bu adımı başarı ile tamamlamış ve IŞİD ile Türkiye arasındaki sınırdaşlığa son vermişti.

Operasyonun bundan sonraki ikinci aşaması ise, fiili güvenli bölgeye, yani güneye doğru derinlik kazandırılmasıydı. Bu çerçevede Fırat Kalkanı operasyonu köy köy ilerledi ve sınır üzerindeki ince hat, güneye doğru genişlemeye başladı. Türkiye, operasyonun nihai hedefinin en başından itibaren El-Bab ve Münbiç olacağını ifade etmiş ve Kasım sonu itibarıyla da Fırat Kalkanı operasyonu, El-Bab kapısına dayanmıştı.

Ancak, Türkiye ve ÖSO’nun El-Bab’a ulaşması ile o tarihe kadar nispeten bir uzlaşının olduğu Fırat Kalkanı, bir şekilde itirazları da beraberinde getirdi. Bunun temel nedeni ise, El-Bab’ın coğrafi anlamdaki stratejik önemiydi. Çünkü El-Bab’ı ele geçiren güç, batıda Afrin, doğuda Rakka ve Menbic ve güneyde de Halep şehir merkezine ulaşmak için çok kritik bir köprübaşı ele geçirmiş olacaktı. Buradaki asıl amaç ise Türkiye’nin Fırat Kalkanı operasyonu ile PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG’nin Türkiye sınırlarında bütüncül bir bölge oluşturmasını engellemekti.

Bu bağlamda Türkiye açısından esas hedef El-Bab’ın ele geçirilmesi değildi. Yani Türkiye, El-Bab’ı ele geçirmeyi sonraki aşamalarda Münbiç, Afrin ve hatta Rakka’daki YPG varlığı ile mücadelenin bir parçası olarak görüyordu. Ya da en azından onların önlerini kesmek için değerlendiriyordu.

El Bab, şu an Suriye ordusu ile farklı isyancı grupların (el Nusra gibi cihatçı gruplar) ciddi bir askeri mücadele içinde olduğu Halep’e oldukça yakın bir noktada yer alıyor. Halep zaferinden sonra, El Bab’ın alınması halinde, Suriye ordusunun da doğu ile batı yönlerinden sıkıştırılması, Türkiye için planlanan bir şeydi. Bu nedenle, El Bab, son dönemde önemli kazanımlar elde eden Suriye yönetimi açısından da önem taşıyan yerler arasında yer alıyor. Ve bu tehlike nedeniyle, zaman zaman Türkiye Ordusu’nu vuruyordu. Bu müdahale her zaman vurmak şeklinde olmasa da kimi zaman perdelemek ve engellemek şeklinde gerçekleşiyordu.

Erdoğan ise, El Bab’dan sonraki hedefin Halk Savunma Güçlerinin (YPG) elinde bulunan Menbic olduğunu açıkça söylemişti. YPG güçlerinin Fırat Nehri’nin doğusuna çekileceği açıklandığında ise, bu koşullar altında, Türkiye’nin El Bab’ın ardından, Rakka ya da Menbic’e yönelmesi kısmen de olsa, ABD ile arasındaki gerilimin daha da artmasına neden oldu. Belirleyici olmasa da bu gerilim sinyallerini vermeye başladı. Türkiye’nin söz konusu operasyonuna ilişkin ABD genel anlamda itidalli davranmayı tercih ederken bu konuda düşüncesini ifade etmekten çekinmedi. Hatta geçtiğimiz günlerde IŞİD Karşıtı Koalisyon’un komutanlarından Korgeneral Stephen Townsend, Türkiye’nin El Bab’daki operasyonlarının IŞİD ile mücadeleye zarar vermediğini vurgulayarak, “Türklerin El Bab’a kadar ilerlemesinin bir nedeninin de Kürt grupların birleşmesini engellemek olduğuna inanıyorum. Bu bizim için önemli bir endişe kaynağı değil.” diyerek operasyona destek vermediklerini açıkça ifade etmişti.

Kimi analistler ise ABD’nin bölgedeki tavrının Trump’ın iktidarının netleşmesinden sonra biçim alacağına dair vurgularda bulunuyor. Evet. Belki bugün bakıldığında ABD bölgede bekle-gör politikası izler pozisyondadır. Ancak bu durum ABD seçimlerinden daha çok derinlikli bir stratejinin yansıması olarak okunmalıdır. Önümüzdeki dönemde ise bu strateji açığa çıkacaktır.

ABD’de Başkanlık seçimleri sonrası Suriye politikasının değişip değişmeyeceği de henüz belirginleşmedi. Ancak ABD’nin YPG-SDG gibi müttefiklerinden kısa sürede vazgeçmesi veya Rusya ile şiddetli politik ayrılıklara yol açacak değişikliklere gidip gitmeyeceği tartışılırken, Suriye ordusunun elit birliği olan ‘Kaplan Birlikleri’ El Bab operasyonu için bölgeye yerleştirilmiş durumda. Önümüzdeki dönemde TSK’nın Suriye Ordusu ile karşı karşıya gelebileceği dahi düşünülebilir.

Yani Türkiye bağlamında ifade edilecek olursa El Bab operasyonu, Türkiye dışında bölgedeki tüm aktif güçler için sorun yumağıdır. Halbuki Erdoğan, söz konusu operasyonun adeta tereyağından kıl çekercesine kolay olacağını düşünerek hareket etmeyi tercih etmişti.

Ancak El Bab’ın kolay lokma olmadığı birçok analist tarafından ifade edilmekteydi. Nitekim bu ifadeler çok kısa bir süre içerisinde tüm gerçekliğini gösterdi. TSK’nın açıklamalarına göre sadece 21 Aralık günü gerçekleşen saldırılarda 16 Türk askeri yaşamını yitirirken, 30’dan fazla askerin ise yaralandığı belirtildi. Türkiye’nin inatla “Ben El Bab’a gireceğim”, “Menbic’i de YPG’den temizleyeceğim”, “Rakka’ya da gideceğim” diye diretirken, bunun böyle kolayca gerçekleşebilecek bir ütopya olmadığını görmesi fazla zaman almayacaktır. Hatta şimdiden almıyor da diyebiliriz.
Zira Türkiye Ordusu’nun şimdiye kadar ilerlediği bölgelerde sıcak bir çatışma alanından ziyade daha düşük yoğunluklu bir çatışma ortamından bahsetmek mümkündü. Bu nedenle belli süredir daha rahat bir ilerleyiş söz konusuydu. Ancak ilerleme beraberinde yakıcılığı da getiriyor. Türkiye El Bab gerçekliğiyle karşı karşıya gelmekten kurtulamadı. Geçtiğimiz günlerde 16 askerin öldürülmesi –ki IŞİD’in ifadesine göre bu sayı çok fazladır- ardından esir askerlerin yakılma görüntüleri ve TSK’ya ait tank ve zırhlı araçların ele geçirilmesi bunun ifadesidir. Yani El Bab hamlesi argümanlarının gerçek yüzü, özellikle de Saray Medyası tarafından gizlenecek boyutta olmaktan çıkmıştır.
Türkiye hala İdlip’e gönderilen çetecileri, ilerleyen zamanda El Bab’a sokarak kendi himayesinde savaşma hayalleri kuruyor. İdlip’e geçen Sultan Murat, Fatih Sultan Mehmet ve Nureddin Zengi’ye bağlı birliklerin buradan Türkiye üzerinden IŞİD’den temizlenmiş olan El Rai ve Cerablus’a geçip El Bab kuşatmasına katılacağı tarzında planlar yapan TSK’nın, bu planı tutar mı bilinmez. Ama özellikle TSK’nın birlikte hareket ettiği ÖSO’nun El Bab’ta şimdiden cephe gerisine düştüğüne (kaçtığına) dair haberler duyulmaya başlandı bile.

Erdoğan halen El Bab’ın kuşatıldığına dair argümanlarla manipülasyona başvurmaya çalışsa da gerçeklik bunun zıddını işaret ediyor. Türkiye ve desteklediği gruplar, El Bab-Halep yolunun kontrolünü ellerinde bulunduruyor. Fakat bu yol artık Suriye ordusunun kontrolünde olan Halep’e gitmesi sebebiyle cihatçılar için bir önem taşımıyor. IŞİD için önemli olan El Bab-Rakka bağlantısıysa kesilmemiş durumda. Ayrıca dünkü saldırının ardından, bir süreliğine ele geçirilen El Bab hastanesi ve Şeyh Akil tepesi de IŞİD tarafından geri alındı. Böylece Türkiye destekli ÖSO, El Bab’a yukarıdan bakan tepeyi de kaybetmiş oldu.

Görüldüğü kadarıyla El Bab operasyonu, Türkiye’nin “derinlikli ”olarak tanımladığı stratejiler iflasla sonuçlanmıştır/sonuçlanacaktır. Karlov suikastından, Halep zaferine, İran ve Rusya ile oturulan masadan, yoksul çocukların IŞİD’in kucağına göndererek katledilmesine kadar tüm yaşananlar bunun ifadesidir. Hele ki taşlar yerine konmamışken bu kadar yaralanmak, yaşanacak felaketlerin ön adımlarıdır.

İzleyelim. Görelim.

Yolculuk Blog