Bizimle İletişime Geç

Umut Özenç

Hızlandırılmış dizayn ‘yeni paralel devlet’ – Umut Özenç

Darbe girişimi sonrasında acar gazetecilerimizin de çabasıyla Cemaat, neredeyse Türkiye’de yaşanan her olayın baş sorumlusuymuş gibi yansıtılmaya çalışıldı/çalışılıyor. Derdimiz ise “Bu kadar da olmaz” derken, cemaati ve yaptıklarını küçümsemek değil. Aksine onu yaratan odağın/güçlerin, onunla ittifak halinde bulunmuş unsurların günahlarını es geçmenin, dahası parçayı bütünden koparıp olgulara magazinel bakışın yanlışlığıyla ilintili.

Neymiş?

Paralel yapı her yere sızmış.

Neymiş?

Onların asıl amacı zaten sızmakmış.

Bırakın bunları.

Ne görmeyen kaldı, ne de duymayan.

Özürler dilense de, günahlar çıkartılsa da nafile.

Zira Cemaat ile ilintili her olgunun ardında AKP de vardır, Bay Muktedir de.

***

Kandırılmadılar, ortaktılar.

Hem de kılcallarına dek.

Bugün cemaatten de, darbecilerden de tam anlamıyla arınamamalarının sebebi de budur.

Kimden nasıl arınacaklar ki? Gırtlağına kadar pisliğe batmış bir örgütlenmeden bahsediyoruz.

Peki arınmak için AKP’yi mi feshedecekler?

Hiç sanmıyoruz.

Zira kendi kurucu iradelerinden arınmak söz konusu olsaydı tümden bir fesih işlemine girmek gerekirdi.

Evet, ortaktılar.

Her iki örgütlenmenin kuruluşundan bugüne dek birer ABD projesi olduğu tüm çıplaklığıyla ortadadır. Ve bu projede Cemaat tetikçi, AKP ise koruyucu olarak konumlanmıştır. Emperyalizm ise onların iplerini tutan asli aktördür. Ve yıllardır bu ittifak, beraber yürüdükleri yollarda muazzam bir organizasyon eşliğinde birliktedirler/birlikteydiler.

***

Bugün darbe karşıtlığının sömürüsü üzerine kurulmuş olan OHAL ise başka bir darbenin yapılmasına zemin hazırlamıştır. Ve de bu darbe, sık sık vurgulanan “paralel devlet” gerçekliğinin bizatihi oluşturulmasına olanak sağlamıştır.

Nasıl mı?

Görünürde her şeyin demokratik olarak inşa edildiği söyleniyor. Oysaki parlamento, seçim gibi görünürde şeffaf yöntemler/yönetim aygıtları ile oluştuğunu sandığımız yürütme mekanizmasının dahi baştan başa yerle bir edildiği bir paralellikten bahsediyoruz. Üstelik bu durum yine devletin ve hükümetin gayretleriyle gerçekleşiyor.

Peki bu durum neden ve ne için şekilleniyor?

Yani yaşananlar salt bir kişiliğin hırslarıyla mı, yoksa dünyada yaşanan gelişmelerin bir ürünü olarak mı gündeme geliyor?

Hemen yanıtlayalım.

Uzun süredir dile getirdiğimiz gelişmeler hızlanarak/hızlandırılarak Türkiye emekçilerinin önüne konuyor. Bizler hala darbenin gelişim nedenlerini araştırırken, meclisten hızlandırılarak geçen kararnameler ise birer oldu bittiyle hayatımıza sokuluyor.

Bu durum yeni değil. Uzunca bir süredir küresel ölçekte ihtiyaç duyulan politikaların gereği olarak karşımıza çıktı.
Darbe girişimi ise sadece bu durumu hızlandıran bir işlev gördü. Bir basamak bir sıçrama tahtası. Dolayısıyla OHAL ile birlikte alınan acil önlemler, Kanun Hükmünde Kararnameler vb. yeni ve kapsamlı bir dizaynın hızlıca hayata geçirilmesine vesile oldu.

Bilindiği gibi yaşanan gelişmeler, salt Türkiye ile sınırlı olmamakla birlikte dünya genelinde, dahası küresel boyutta duyulan ihtiyacın bir ürünüydü. Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan gelişmelerin küresel boyutunu açık ve net bir şekilde görmek gerekir ki, bu da bizim olguları doğru bir şekilde değerlendirebilmemiz açısından önemlidir.

Evet;

Uzun süredir dünyada alışılmışın dışında (en azından 2. Paylaşım Savaşı sonrası diyelim) bir şeylerin yaşandığına defalarca dikkat çekmiştik. Hatta geçtiğimiz aylarda yaşanan gelişmelerin bunun ön adımlarını işaret ettiğini belirtmiştik.

Bugün Suriye’de yaşanan gelişmelerin arkasında da bu gelişmeler vardır. Zira güçlerin tüm olanaklarıyla sahaya indiği Suriye’de adeta bir pazarlık ve çatışma hali vardır. Türkiye ise darbe sonrasında oluşturduğu faşist kuşatmanın yarattığı korku iklimi nedeniyle, kaygısızca ve de muhalefetsizce oradaki hesaptan pay kapma peşindedir.

Bugün Cerablus üzerinden atılan zafer naraları şuan için büyük bir tepki yaratmasa da ilerleyen süreçte yıkıcı etkilerini fazlasıyla hissettirecektir.

Kimilerinin dile getirdiği gibi mesele IŞİD ile ilgili olmadığı gibi tam anlamıyla Türkiye egemenlerinin çıkarlarıyla ilintilidir.

Şuan bölgede varılan mutabakatlar sağlam ve kalıcı gibi görünse de bunun böyle olmayacağı çok kısa bir sürede anlaşılacaktır.

***
Hal böyle iken dikensiz gül bahçesini büyütmek tam da böylesi bir ortamda Türkiye egemenlerinin işine yaramaktadır.

Bu bağlamda Paralel devlet argümanlarının arkasına sığınarak yeni paralel devleti oluşturmak, onlar için kutsal bir görev anlamına gelmektedir.

Evet Paralel bir Devlet oluştu/oluşuyor.

Nasıl mı?

Birkaç başlıkta ele alacak olursak, sıradan ve güncel örneklerle hareket edelim.

Saray Paraleldir.

Maarif Vakfı Paraleldir.

Varlık Fonu Paraleldir.

Evet. Saray paraleldir çünkü, bugün adeta her yasanın tek bir elden ve ağızdan çıktığına tanık oluyoruz

Hükümet mi?

Meclis mi?

Hak getire canım. Zira muktedir ona biat eden özel veya tüzel şureka tabanıyla zaten birebir parlamento, adalet, hukuk, finans, dışişleri ve hatta Başkomutanlık vasfıyla Devlet mekanizmasının en tepesindeki yerini almıştır. Velev ki hükümet muktedirin dışında bir şey yapmaya kalkıştı. Olmaz ya, böyle bir durumda vay o kararları almaya çalışanların hallerine. Hemen paralellikle suçlanırlar ve zindanı boylayıverirler.

Dolayısıyla Saray paraleldir.

Yine Saray eliyle ve becerisiyle hayatımıza sokulan bir başka konu da Maarif Vakfı’dır.

Nedir Maarif Vakfı?

Saray rejiminin yıkım icraatlarından biri olan bu uygulamanın eğitimi tamamen piyasalaştıran ve denetimsiz bir hale getiren niteliği ortadadır. Bizim eğitim sendikalarımız kendi gündeminin dışında her şeyle meşgul olurken Maarif Vakfı yasasının hedefi tamamiyle saray rejiminin kontrol altında tuttuğu bir eğitim sistemi yaratmak.

Merkezi İstanbul’da olan bu vakıf, yurt dışında okul öncesi eğitimden, üniversite eğitimine kadar tüm eğitim süreçlerinde burs verecek; okul, eğitim kurumu ve yurt gibi tesisler açacak. Yurt içinde de dahil olmak üzere bu kurumlarda görev alabilecek eğitmenleri yetiştirecek olan vakıf, araştırma, geliştirme çalışmaları yapacak, yayınlar, metotlar geliştirecek.

Vakıf tarafından yurt dışında örgün ve yaygın eğitim kurumları açılan şehirlerde diğer kamu kurum ve kuruluşları aynı amaçla başka birimler oluşturamayacak. Maarif Vakfı, ihtiyaç halinde faaliyetlerini, özel hukuk tüzel kişiliğine haiz şirketler kurarak veya devralarak gerçekleştirebilecek. Vakıf, yurt içi ve yurt dışında iktisadi işletme veya sermaye şirketi kurabilecek, devralabilecek ve bunlara ortak olabilecek.

Mütevelli heyeti, yönetim kurulu ve denetim kurulundan oluşacak vakıfta, 12 üyeli mütevelli heyeti karar organı olacak. Mütevelli heyeti üyelerinin 4’ü Cumhurbaşkanı ve 3’ü Bakanlar Kurulu tarafından atanan 7 daimi üye ile 2’si Milli Eğitim Bakanlığı temsilcisi olmak üzere, Dışişleri ve Maliye bakanlıkları ile YÖK temsilcilerinden oluşacak.
Milli Eğitim Bakanlığının uygun gördüğü, yurt dışındaki kamuya ait varlıklar Bakanlar Kurulu kararıyla, bedelsiz olarak vakfa devredilecek. Maarif Vakfı için Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinden 1 milyon lira aktarılacak.

Maarif Vakfı’nın okul açtığı şehirde başka bir kamu kurumunun okul açamayacak olması ise bugün demokrasi nöbetlerinin/mitinglerinin yılmaz savunucu olan Kılıçdaroğlu’lu CHP’nin dilinden düşürmediği Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu da yok saymak, lağvetmek anlamına gelmektedir.

Dahası var!

Bu yasayla birlikte;

1- Yurt dışındaki kamuya ait varlıklar Bakanlar Kurulu kararıyla, bedelsiz olarak vakfa devredebilecek.
2- Vakıf, kendi eğitmenini kendisi yetiştirecek.
3-Vakfın okul açtığı şehirde, başka bir kamu kurumu okul yurt açamayacak
4-Yurt dışındaki diğer kamu kurum ve kuruluşlarına ait tüm eğitim birimleri kapatılacak.
5-Kuruluş için harcanacak 1 milyon lira, Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinden hemen vakfa aktarılacak.
6-Yönetim, iktidarın atadığı kişilerden oluşacak. Görevlilerin ücreti de mütevelli heyeti tarafından belirlenecek.

1981’de kurulmuş olan Milli Eğitim Vakfı hali hazırda faaliyetlerini devam ettirmekteyken, benzer nitelikte ve daha üst yetki donanımına sahip yeni bir vakfın kurulmasının altında farklı amaçlar var.

Maarif Vakfı’nı kurarak, MEB adeta kendi paralel örgütünü yasal zeminde oluşturacak, yetki devrini sağlayacaktır ve de sağlamıştır. Bugün zaten birçok vakıf ve dernekler Milli Eğitim Bakanlığı’nın politikasını belirler hale geldi. Eğitimin planlanması ise zaten bir süredir başta TÜRGEV olmak üzere, İlim Yayma Cemiyeti, ÖNDER, Zehra Vakfı, Ensar ve Birlik vakıflarının güdümüne ve yönlendirmelerine bırakılmıştı. Bu vakıflar adeta alternatif kurumlar haline geldiler. Dolayısıyla oluşturulan yasalar, atılan adımlar birebir bir paralel yapılanmanın ifadesidir.
Düşünsenize, öyle bir vakıf yasası çıkarıyorsunuz ki bu yasa ile birlikte devletin Eğitim Bakanlığı’nın eli kolu bağlanıyor. Bu paralel bir yapılanma değildir de nedir?

Ya OHAL yasası olarak ülkenin başına örülmeye çalışılan Varlık Fonu’na ne demeli?

Bilindiği gibi 1 Kasım seçimleri sonrasında Türkiye’de hız kazanan ekonomik önlem paketleri egemenlerin içinde bulundukları krize soluk aldırma anlayışıyla ele alınıyordu. Gerek 1 Kasım sonrasında, gerekse 15 Temmuz sonrasındaki uygulamalar, yavaşlayan ekonomik büyümeyi yeniden canlandırma amaçlı ele alındığı ifade edilse de bu durumun öyle olmadığı çok açık. Zaten bir süredir (darbe öncesi dönem kastediliyor) torba yasalar ve elektrik piyasası kanunu gibi yasalar eşliğinde kamu mallarına topyekün bir saldırı söz konusuydu.

15 Temmuz sonrasında atılan her adım ise daha önce tasarlanmış ekonomik planlamaların uygulanmasına hizmet etti.

Nasıl mı?

Adeta korku iklimiyle bir dikensiz gül bahçesi yaratıldı. Ve kriz, esas itibariyle fırsata çevrildi. Normalde Kanun Hükmünde Kararnameler’in meclis denetiminden geçmesi gerekir. Ancak Türkiye’de bu durum farklı bir şekilde seyrediyor. Çünkü OHAL her şeyin üzerinde.

Varlık Fonu yasası ya da Bireysel Sigorta Sistemi gibi ekonomik baskı uygulamalarının OHAL kapsamında değerlendirilip hayata geçirilmesi de fırsatçılığın en net ifadesi anlamına gelir.

Dünya kapitalizmi büyük bir kriz içerisindeyken ona geçici de olsa çözümler üretilmeye çalışıldığı dönemlerden geçiyoruz. Hatta bu konuda uzun süredir bu atraksiyonların denendiğini, dahası yaşanan küresel çaptaki çatışma ortamının da bunun nedeni olduğunu söylemiştik.

Bu bağlamda Türkiye’de çarçabuk ele alınan bu süreçten bağımsız düşünülemeyeceği ortadadır.

Bu bağlamda Varlık Fonu ne anlama geliyor?

En net ifadeyle bu yasayla birlikte insanların gelirlerinin bir kısmına zorla el koymaktır.Ve diğer önemli nokta ise bu yapının devletten bağımsız bir şekilde dizayn edilmesidir. Zira Varlık Fonu bir yandan Hazine biçimiyle ortaya çıkmış ve devlet kontrolunde bir alan olarak lanse edilmeye çalışılsa da bu durum böyle değildir. Ve fon ne hazinenin ne de Sayıştay’ın denetimine tabi değildir. Kime tabi olacak diye soracak olursanız yanıt nettir: Saray’a!

Baştan aşağı düzenlenen yeni rejimin adı ise gerçek bir Paralel Devlet’tir.

Taşeron’dur, tetikçidir. Dahası ülkeyi ve halkları maceraya sokan ve onların kanlarına göz dikendir.

Neo’ların neo’landığı bir süreç olarak sömürgeciliğin bile yeni yöntemlerle biçimlendirildiği taktikler ve hamlelerle güncellenen sömürü paralel devleti onlar için zorunlu kılıyor.

Üstelik bunları gözlerimizin içine baka baka, kah sözde ABD karşıtlığıyla, kah Darbe karşıtlığıyla gerçekleştiriyorlar.

Sanki 14 yıldır darbelenmiyormuşuz gibi.

Neymiş?

Demokrasi için mücadele ediyorlarmış.

Öyleyse cemaate karşı çıkarılan kanunların cemaatle hesap görüldükten sonra kaldırılacağına yanıt verebiliyorlar mı?

Hayır!

Dolayısıyla tüm uygulamalar, kararlar kalıcıdır.

Paralel yapıya karşı demokrasi mücadelesi mi?

Güldürmeyin canım.

Yorumlar

Sınıfsal Bakış

Umut Özenç