Bizimle İletişime Geç

Yolculuk Blog

Koza kelebeği bilmez – Mehmet Yeşiltepe

“Marksistler, tarih sahnesine çıktıklarında zaten gerçekliğin tanımlanması arayışının adeta final noktasını simgeliyordu. Ne oldu da o seviyenin çok daha altında tartışmalar güncelleşti? Mesele para-pul değil, sistem meselesidir. Yani kişinin evrim geçirip geçirmemesinden öte, bir sınıf mücadelesidir. Üretim araçlarına sahip olan kişi istediği kadar “evrim geçirmiş” olsun, sınıfsal özelliklerinin gereği gibi yaşayıp düşünür.”

Yaşamın sonsuz olanaklarına doğru

İsabetli bir yoldan yürüyenler,

Yıldızlara dokunabilecek denli yerçekimsiz anlar yaşar.

Ben,

Ayaklarımın yerçekimi mahkûmiyetine son verdiğimde,

Göğü öptüm tüm maviliğiyle,

Yıldızlar bir bütün halinde toplanmıştı zaten

O göksel enginliğe.

Ne kader ne de içe kapanmış kişisellik vardı

O sonsuzluk menzilinde…

Yöntemsel pusula

İnsanların büyük çoğunluğunda, yaşamlarının boş ve anlamsız değil, dolu ve anlamlı geçmesi yönünde bir çaba/mücadele vardır. Bunun biçimi, yöntemi gibi anlam ve doluluktan ne anlaşıldığı da çeşitli kesimlerde/bireylerde farklılıklar gösterir. Bu konuda ne denli başarılı olunduğu tartışılabilir ama en azından insan, ömrü sona ererken, elinden geleni yapmış olması bağlamında geriye doğru dönüp baktığında içtenlikle gülümseyebilmelidir. Gerçekte bu alan, samimi pek çok arayışın yanında tuzaklarla da doludur. İnsanı kendiliğindenliğe, metafizik yöntemlere, bilimselliğin dışına yönlendiren pek çok kişi, çevre ve yöntem vardır. Bu nedenle, kimilerine çok klasik gelse de Marksizmin sınıfsal bakış açısının işaret etiği ideolojik-kültürel duruş, yöntemsel pusula olma özelliğini koruyor.

Yöntemsel pusulaya rağmen hazır formüller yoktur. Tüm insanlara uygun bir reçete de çıkarılamaz. Ama bilinç ve iradenin her an devrede olması, insanın kendini ne zorunlulukların sürükleyiciliğine, ne de kalabalıkların gürültüye benzer yönlendirmelerine bırakmaması çok önemlidir. Bu, zorlama veya iyimser bir ölçü değildir; insanın gecelerinin bile karanlık geçmemesi mümkündür. Benzer şekilde, her güne istekle uyanması, geceleri yatmak için acele etmeyecek denli yaşamaya istekli olması da uzak, ulaşılamaz bir amaç değildir.

Koza kelebeği bilmez

Robin Sharma, “Koza Kelebeği Bilmez” kitabında insanlara çeşitli irade ve uyanış yöntemleri önerse de gerçekte sorunların ve dolayısıyla da çözümlerin asıl/toplumsal kaynağına işaret etmediği, tamamen bireysel/zorlama çözümlere işaret ettiği için, son tahlilde kişiyi sınırlar, daraltıp yanıltır ve çözüme değil çözümsüzlüğe odaklar.

Sharma’da tüm uyanış/irade vurgularına rağmen güçlü bir kadercilik ve edilgenlik de vardır. “Düşündüğünüzden çok daha büyüksünüz  ifadesi, kişinin kendine güvenini ve saklı enerjisini açığa çıkarması açısından önem taşıyor. Hatta hiçbir insanın bir anda kendi potansiyelini ölçmesi olası olmadığı için, düşündüğünden büyük olunduğu hissini taşımak, insana böyle bir büyüklüğü varsayarak hareket etme şansı verir. Ne var ki Sharma’nın, Önsöz’de devam eden, “Şu an hayatınızda ne yaşıyor olursanız olun, hepsinin iyi olduğuna ve size en büyük yararları sağlayacak şekilde ortaya çıktığına inanın. (…) Hayatınızda olan her şey, sizin insan olarak en ileri düzeyde evriminizi sağlayacak, sizi gerçek gücünüze kavuşturacak şekilde, mükemmel bir biçimde ayarlanmıştır.” (s:9) ifadesi, hayatın kendiliğinden evrimine mükemmellik atfetmesi bağlamında iradeyi zayıf düşüren, kaderci bir vurgudur.

Benzer şekilde, Robin Sharma, insanın engellenmesi söz konusu değilmiş, mutsuzluğunda dışsal faktörlerin hiç rolü yokmuş veya her şey insanın kendi elindeymiş gibi “Siz şimdiden, olmayı hep istediğiniz her şeysiniz. Tek ihtiyacınız, öz yapınızı örten ve inkâr eden katmanları kaldıracak içsel çalışmaları yapmak” (s:10) diyor. Hatta daha da ileri gider Sharma ve “Benliğin Büyük Uyanışı”nı insanın bir zamanlar olduğu yere dönmesi olarak tanımlar; bebeğin doğduğu yere, özgün benliğine dönmesi… Bebeğin doğduğunda mükemmel, bilge, korkusuz, gölgesi olmayacak denli aydınlanmış (tümüyle ışık) olduğunu iddia eder.

Kim olduğumuzu bilmiyoruz. Bencil, korkulu, gücenik davranan insanlara dönüştük” (s:10) diyor Sharma. Bu, sistemle ilintili biçimde yaşanan toplumsal erozyonu anlatmak bakımından doğrudur. Ne var ki bunun ölçüsü/nedeni bebeklikten uzaklaşmak değil, sistemin kötülükleriyle donanmış olmaktır. Yani bebeklik bir alternatif değil, olsa olsa kirlenme öncesi temizliktir.

Acı verici şeyleri yapabilen insanlar ancak acı çekmiş insanlar olabilir. Ancak incinmiş olanlar başkalarını incitebilir. Ancak yüreğini kapatmış olan insanlar sevgisiz hareketlerde bulunabilir.” (s:11) Bu tespit, sınıfsal nedenleri yok sayar. Halbuki diktatörler, kötülük gördüğü için değil, sınıfsal kimlikleri gereği o acıları halklara çektirirler.

Sharma’nın “kişisel liderlik”, “özgün yaşama” vurgularından mutluluğu da çıkış yollarını da kişiselleştirdiği anlaşılıyor.

Joseph Campbell, “Nerede tökezlersen, hazinen orada yatıyordur.” der. (s:11)

Campbell’in yukarıdaki sözü, tökezleme pratiklerinin öğreticiliği bağlamında genellikle doğru/geçerlidir. Ne var ki öğrenmek için düşmeyi beklemek gibi bir handikabı da içerir. Ve ne yazık ki bu, büyük oranda geçerlidir.

Bir insan tipi var ki o, hiçbir şeyi tesadüfe de şansa da bırakmaz. An’la da yetinmez. Çözüm kendisine gelmiyorsa, kendisi çözüme gider. Her şeyin normal göründüğü anlarda bile planlama yapar, geleceği kurgular, daha iyinin/güzelin sınırlarını zorlar; imkânsızı ister. O, neden düşmeyi beklesin veya neden kaderci bakışa rağbet etsin?

Kısacası bu türden sözler, çoğu kez üzerinde kafa yormadan önem atfedilerek bilgi dağarcığında yedeklenir. Benzer bir başka örnek: Sharma, “Koza Kelebeği Bilmez en yüce hayatınızı yeniden elde etmenizle ilgili bir kitaptır” (s:11) der. Bu değerlendirme, muhtemelen okuyanlarca da çok önemsenir. Gerçekte ise bu ifadede en yüce hayat, insanın ilk doğum anı olarak anlatılmakta, herkesin vaktinde sahip olduğu bir nitelik olarak gösterilmektedir. Bebekliğin neresi yüce olabilir ki? Doğadaki edata en çaresiz çocukluk insana aittir. Halbuki doğru bir rotada sürekli tırmanmak insanı çok daha yüce yerlere taşır.

Elbette kitap bebeklikle yetinmeyi öğütlemiyor. Yine de “en yüce hayatınızı yeniden elde etme” denilince, sanki o yücelik önceden herkeste varmış gibi anlaşılıyor. Yoksa Sharma da her insanın karanlık ve aydınlık yanları olduğunu kabul ediyor veya “Bir dağın doruğu bir sonraki dağın eteğidir” diyerek tırmanışın sürekliliğini ve doruğun göreliliğini kabul ediyor. Yani büyümenin, öğrenmenin ve bunun gereklerini yaşama içermenin sonu yok.

En büyük olgunluklar, en büyük zorlukları aşarken gelir. Bu tecrübelerin bana, kendimi toparlayıp zaaflarımı aşmayı öğrenmem için gönderildiğini anladım.” (s:12-13) Kim, nereden ve nasıl tecrübe gönderiyor? Bu, kadercilik veya bir yaratıcıya atıf değil mi? “Bebek halimizin mükemmelliğinin ardından…” derken Sharma, bebekliğe açıkça mükemmellik atfeder. “Hayatımızda yaşadığımız onca tecrübenin büyük bir bölümünün önceden hazırlanmış olduğuna inanıyorum.” (s:13) denildiğinde, insanın bir yazgısının olduğu kabul edilmiş oluyor. O halde bir şey yapmaya da gerek kalmıyor. Aynı Sharma devamında, “Kader ve seçeneklerimiz birbiriyle büyük bir uyum içinde çalışarak hayatlarımızı bir heykel gibi biçimlendirir” der.

Alışkanlıklar gardiyanıdır insanın

İnsan, neye ve nereye alışırsa, orayı güvenli bir liman gibi görür. Bunu değiştirecek olasılıklara karşı direnir. İstemediği, ani değişimler karşısında güçsüzleşir, çaresizleşir. Hapishaneler, hastaneler, askerlik dönemleri bu türden örneklerle doludur. “Oysa ortada korkulacak bir şey yoktur. Bizim evrenimiz, sandığımızdan çok daha dost bir yerdir. Hiçbir zaman demir almayan bir tekne, evet, hiç hasar görmez ama tamam da tekneler o amaçla yapılmaz ki!” (s:22)

Biz ne denli doğa, evren vb. desek de gerçekte ilişkilerimiz insanlarladır/toplumladır. koşullarında ise toplum ilişkileri büyük oranda çatışmalıdır. Rutinliğin sağladığı hipnoz, bir çeşit tutsaklıktır. Alışkanlık ve kurallar, görünmez gardiyanıdır insanın.

Kitabın hemen her noktasında kişisel kurtuluş, kişisel özgürlük yönlendirmesine rastlamak mümkün. En çok satan kitapların da bu içerikte olduğu vurgulanıyor.

Hakikatle uğraşmaktan kaçan pek çok insan var. Gerçeklere direniş biçimiyle yüzleşmektense, devekuşu gibi kafasını kuma gömmek bu insanların daha kolayına gelir. İşin aslı, para kazanmanın, güzel şeylere sahip olmanın hiçbir kötü yanı yok. Bir yandan güzel şeylere sahip olup bir yandan da maneviyatı güçlü, iyi, evrim geçirmiş bir insan olunamayacağına dair o saçma düşünceyi kim orta attı acaba? (…) Bu tür dünyevi şeyleri kendinden uzaklaştır demiyorum ki! Eninde sonunda onları da yaratan, dereleri, dağları, ağaçları yaratanla aynı gizli güç.” (s:38)

Öncelikle mesele, ulaşılmaz bir “hakikatle” uğraşma meselesi değildir. İkincisi, bugün en çok yapılan şey, burada da yapılıyor. Koca bir öğreti ve onun gereği bir kimlik, basit yakıştırmalar üzerinden yargılanıyor.

Marksistler, tarih sahnesine çıktıklarında zaten gerçekliğin tanımlanması arayışının adeta final noktasını simgeliyordu. Ne oldu da o seviyenin çok daha altında tartışmalar güncelleşti? Mesele para-pul değil, sistem meselesidir. Yani kişinin evrim geçirip geçirmemesinden öte, bir sınıf mücadelesidir. Üretim araçlarına sahip olan kişi istediği kadar “evrim geçirmiş” olsun, sınıfsal özelliklerinin gereği gibi yaşayıp düşünür.

Var olan sendrom, devekuşu sendromunu da aşıyor. Ortada bir kişilik parçalanması var. İnsanların önemli bir kısmı, inanmadıkları şeyleri savunur konumdalar Üstelik bilinçli çaba, bunu kabule ve aşmaya değil, derinleştirmeye hizmet edecek yönde gelişiyor. Belki hayatı sığ, tatsız ve anlam yoksunu biçiminde geçen birine bu anlatım çok ileri ve heyecan verici gelebilir. O, buna programatik bakmaz. Zaten hayatında hiçbir şey programatik değildir. Sanki bugün bunun kabul edildiği, dolayısıyla da insanların geri yanına hitap etmenin tercih edildiği bir durumla karşı karşıyayız.

Kitapta Julian Mantle, Dan’a yaptığı yardımı, rehberliğinin amacını, “Kaderini keşfetmene yardımcı olmak” olarak açıklıyor. Keşke insanların kapılarını dışa değil içe açmaları gerçekten kendini, iç derinliğini tanımak ve o gözlemlerini tekrar hayata taşımak için olsaydı. Tersine, içlerine kapanıyor, kabuğunu kalınlaştırarak bencilleşiyor ve derinleşeceğine daha da sığlaşıyor. Kime sorulsa kendisi değil bir başkası yaşıyor “devekuşu sendromu”nu.

Elbette bizlerin sınıfsal paradigmadan görece özerk sohbetleri de olmalı. Bu, geliştirici ve ufuk açıcıdır. Örneğin, evrende veya gezegenimizde “manevi bir değişimin” yaşanmakta olduğu sohbetini açmak gibi.  Ama sınıfsal kavrayış, bize o maneviyatın nasıl bozulma yönünde olduğunu en doğru ve en anlaşılır biçimde anlatan/gösteren penceredir. Giderek yaygınlık kazanan kafa karışıklığı ve fikri çorba ile kıyaslandığında önemi bir kez daha görülüyor ve daha çok anlaşılıyor. Mutsuzluğa karşı mutluluğun, sevgisizliğe karşı yaşamı aşkla örgütlemenin anahtarı belirginleşiyor.

İlgili:  Akıp giden bir bataklığın içindeyiz hepimiz ama yıldızlara bakıyor bazılarımız (*) - Soner Erdoğan

Yayındayız

Sınıfsal Bakış

Sizin için Önerilenler

Yazarlar

Yolculuk Blog