Bizimle İletişime Geç

Yolculuk Blog

Kriz yalnızca Katar’ın krizi mi? – Umut Özenç

Bir süredir Katar ve Suudi Arabistan arasında yaşanan gerilim Arap coğrafyasında, suların iyice ısınmasına neden oldu.

Her ne kadar kimileri bu gelişmeyi “yahu neler oluyor?” diyerek şaşkınlıkla karşılamış olsa da, bizler Katar özelinde olmasa da “Arap Baharı” teranelerinin henüz yeni yeni dillere pelesenk olduğu dönemlerde, Ortadoğu’da ve Arap coğrafyası’nda yaşanan sürecin kaçınılmaz olarak gerginliklerle dolu bir hal alacağını ve boyutun giderek büyüyeceğini ifade etmiştik. Nitekim bunda yanılmadık da.

Gelinen süreçte taşların tamamen yerinden oynadığı ve oluşan kaygan zeminin (henüz sonuçları tam olarak kestirilemese de) tüm aktörler için riskli yanlar taşıdığını söyleyebiliriz. Ama mesele hiçbir şekilde tek başına ne Ortadoğu ne de Körfez ülkeleri ile sınırlı değildir. Zira yaşananların boyutu küresel düzeyde ve boyuttadır. Dolayısıyla gelişmeleri küresel bazda ele almak zorunludur.

Hele ki böylesi bir süreçte emperyalist tekellerin hem kendi aralarındaki sorunlar, hem de tasavvur edilen dönüşüme müdahil olma bağlamında yaşadıkları sıkıntılar/güçlükler gözardı edilmeden fotoğrafın bütününü açıklayamayacağımız bilinmelidir.

Konumuza geri dönecek olursak, uzun süredir gergin bir atmosfer içerisinde olan Katar ve Körfez ilişkilerinin bugün neredeyse kopma noktasına geldiğini görüyoruz.Görüyoruz ancak bu kopuşun esas itibariyle kalıcı olmayacağını ancak yer yer gerginliklerle devam edeceğini söylemek gerekir.

Hatırlanacağı gibi diplomatik ilişkilerin kesilmesine kadar uzanan kriz, bir günde ortaya çıkan bir gerilim değildi. Gün yüzüne çıkışı ise bu anlamda şaşırtıcı da olmadı. Ancak meselenin uzun vadede geliştiğini söylemenin yanında uzun vadeye yayılacak bir sıkıntı sebebi olmayacağını da söylemek gerekir. Zira bu durum esas itibariyle Katar’a karşı haddini bildirme operasyonudur ve henüz başarıya ulaşmasa da tehditin yerine ulaştığını göstermiştir.

Gelelim Katar Krizi’nin perde arkasına.

Kimileri geçtiğimiz günlerde Şeyh Temim’in basına yansıyan konuşmalarının ardından söz konusu tavır alışın gerçekleştiğini ifade ediyor olsa da, meselenin özü bambaşka.

Neymiş. Katar El Kaide gibi örgütlere finansal destek sağlıyormuş. Bunu en son söyleyecek olan ülkenin Suudi Arabistan olduğunu söylemek mümkün. Bu nedenle özellikle Suudi rejiminin ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin, dahası ABD’nin bu konuda sicili kabarık olan dosyalarına bakarak söylemek mümkün. Zira Suriye’de Cihatçı çetelerin bizzat kendi elleriyle besletilip büyütüldüklerine dair bir çok kanıt mevcut. Kaldı ki Suudi’ler bu drumu inkar dahi etmemektedirler. Bu nedenle Katar’ın Cihatçı Örgütlere destek vermesinin krize sebep olduğunu savunarak, buradan çıkar damıtarak “Türkiye asıl şimdi yandı“ tespitinde bulunanlara sadece tebessüm etmek yeterli olacaktır.

Peki Katar Krizi’nin perde arkasında neler var?

Muhalif anlamda yayın yapan birçok alanda ABD seçimlerine ilişkin birçok şey söylendi. Hatta bu konuda o kadar abartılı analizlere rastladık ki, sol kamuoyuna Obama’mı, Trump’mı seçeneği sunan bazı köşe yazılarına dahi rastladık.

Kuşkusuz ABD seçimlerinin bir önemi vardı. Ancak bu önem ABD’nin uluslararası anlamda uygulayacağı politikaların, isimden ziyade yeni yönelimlere ihtiyacı olduğuydu. Bu anlamda Obama döneminde ele alınan birçok politik ve askeri yaklaşımın, Trump’lı ABD de terkedildiğini söyleyebilmek mümkün.

Bunun anlamı ise Ortadoğu bağlamında taşların fazlasıyla yerinden oynaması ve bölgedeki küresel aktörlerin tüm kozlarını/güçlerini kullanarak sahada aktif bir şekilde yer almasıydı. Nitekim Mısır’da istenen tam anlamıyla başarılamamış, Libya’da dengeler yerine oturtulamamış, Suriye’de ise “gitti ha gidecek“ denilen Esad varlığını giderek güçlendirmeye başlamıştı.

Bununla birlikte ABD’nin içinde bulunduğu genel krizi aşma bağlamında ABD egemenlerinin gerçek yüzü olarak Trump seçimleri kazanmış ve emperyalist tekellerin açık temsilcisi olarak dış politikada ‘Şahin‚ rolünü üstlenmişti. Dolayısıyla muhtemel değişimler, tekellerin biriken sorunlarının aşılmasını gözeten bir tarzda ilerleyecekti. Bu bağlamda yaşanan Katar krizini ABD‘nin ihtiyaçlarını/yönelimlerini gözardı etmeden değerlendirmek, tespitte doğru rotanın yakalanmasını da beraberinde getirecektir.

İlgili:  Suudi Enerji Bakanı: OPEC kısıtlamaları 5 yıl sürecek

Katar’ın Ve Suudi’lerin Bölgede Aktör Olma Hamleleri

Katar’ın bölgede aktör olma hayallerini uzun süredir başta ABD olmak üzere, emperyalizme işbirlikçilikte sınır tanımayan tavrından okuyabiliriz. Zira Türkiye gibi Stratejik Derinlik yaklaşımlarıyla adeta cehenneme dönen Ortadoğu’da, Katar’ın elindeki tüm imkanları kullanarak bizzat savaşın içinde yer aldığını söyleyebilmek mümkün.

Bilindiği gibi Katar, henüz “Arap Baharı„ olarak adlandırılan süreçte Mısır’da Müslüman Kardeşler’i destekleyerek Mısır üzerinden hem Körfez ülkelerine karşı, hem de Ortadoğu’da önemli bir rol kapma hamlesiyle harekete geçmişti. Bu dönemde ise Suudi Arabistan ile bölgede söz sahibi olma bağlamında yaşanan bilek güreşinde karşılıklı gerilimler yaşanmış ve Sisi’nin askeri Darbesi ile Müslüman Kardeşler’in yenilgiye uğratılması Katar’da iç karışıklıklara yol açmıştı. Hatta bu karışıklık o kadar büyüdü ki, Katar’da gerçekleşen Saray Darbesi ile birlikte adeta Suudi’lerin de destek verdiği bir ortamda Katar Emiri Hamad görevi oğluna vermek zorunda kalmıştı.

Katar tam da bu süreçte Suriye’de adeta kesenin ağzını açmış, Türkiye, Suudi Arabistan, ve Ürdün’ünde yer aldığı Sünni-Selefi ve “Batı yanlısı” eksende, BAAS rejiminin değişmesi ve Suriye’nin emperyalist kampın istekleri doğrultusunda dönüştürülmesi için aktif rol almıştı.Katar bu anlamda yeni eksen içerisinde yeniden boy göstermeye başlamıştı.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar arasında Suriye konusunda birçok ortak mutabakata gidilmiş ve bu Mutabakatlara göre farklı ülkelerle iyi ilişkileri olan farklı silahlı cihatçı gruplar arasındaki işbirliği inşa edilmiş, bu gruplara yoğun destek de artırılmıştı.

Suudi Arabistan tamda bu dönemde en az Katar kadar (bu koalisyonla birlikte) bölgede aktif roller üstlenmeye başladı.

Bu anlamda oluştuğu söylenen yeni mutabakata neden olan en önemli faktörlerden birinin Suudi Arabistan’daki yönetim değişikliği olduğu düşünülüyordu. Zira Suudi Arabistan’da Kral Abdullah’ın ölümünden sonra Ocak ayında tahta Kral Selman geçmiş ve bu dönüşüm birçok yeniliği de beraberinde getirmişti. Ve rol kapma/daha aktif olma ihtiyacı Suudi’ler için kaçınılmaz bir hal almaya başlamıştı.

Hatırlanacağı gibi tam da bu dönemde Selman göreve gelir gelmez, iç politikada olduğu kadar dış politikada da değişikliklere gidildi. Monarşi üyeleri içinde önemli değişikllikler yapan Kral 40 yıllık Dışişleri Bakanı Saud-el Faysal’ı da görevden almış, yerine ise yıllarca ABD’de Suudi Arabistan büyükelçisi olarak görev yapan Adel el Zübeyir’i atamıştı.

Bu, bugüne kadar bölgesel krizler karşısında temkinli bir dış politika izleyen ülkenin artık daha aktif bir dış politikaya yöneleceğinin işaretlerinden biriydi. Dolayısıyla, Katar ve Türkiye gibi bölgede aktif ülke olmayı tercih eden bir politika Suudi’ler tarafından hızlıca hayata geçirilmişti.

Yeni yönetim Mart ayının sonlarında başlattığı Yemen harekâtıyla bölgede çok daha etkin bir oyuncu olacağını ve bölgesel düzlemde İran’a açıktan meydan okuduğunu gösterdi.Yemen harekâtı Riyad’ın, bölge çapındaki Husiler (Ensarullah) gibi Şii hareketler ve İran’a karşı, Sünni Arap devletlerin liderleri olmaya çalıştığı izlenimini de verdi. Suui Arabistan’ın İran’ı kuşatma, onları etkisizleştirme gayesi, Suudi’leri kendi Vietnamları olacak Yemen’in içine kadar sürükledi. Bu bağlamda S. Arabistan, bunun için El Kaide’yi koz olarak kullanmaktan da çekinmedi. Ancak istenilen şey gerçekleşmedi ve Suudi’ler aktif rol alayım derken bir de Yemen sorunu ile karşı karşıya geldi.

İlgili:  Kötülüklerin babasından bombaların anası - Soner Erdoğan

Bu gelişmelerin ardında Türkiye ile girilen diplomatik ilişkiler bağlamında Ortadoğu’da bir nevi ittifak denilebilecek gelişmeler de yaşanmaya başladı. Ankara, Riyad’ın Yemen’e dönük operasyonlarına destek vereceğini söylerken ardından da özellikle Suriye’de ortak hareket etme zeminini yakalamaya çalıştı.

Bu ‘ittikakın’ Suriye’de sahaya somut yansımaları ve bir takım sonuçları da oldu.

Nusra Cephesi ve Ahrar’uş Şam’ın da aralarında bulunduğu çeşitli grupları içeren Fetih Ordusu’nun kuruluşunun bu ‘ittifakla’ ilişkisi ise tam da bu dönemde başlamış oldu.

Fetih Ordusu’nun kuruluşu kadar Cihatçı Çetelerin İdlib ve Cisr Eş Şugur’daki ilerlemesinin Ankara, Riyad ve Doha’nın desteğiyle gerçekleştiği bizzat Suudi Arabistan, Türkiye ve Katar tarafından açıkça dillendirilmiş, Suriye yönetimi ise birkaç ağızdan bu saldırıların arkasında bu üç ülkenin desteğinin bulunduğunu açıklamıştı.

Müslüman Kardeşler çizgisini savunduğu iddia edilen, Katar sermayeli, Londra merkezli günlük gazete El Arabia El Cedid ise 23 Nisan’da, “Suudi Arabistan, Türkiye, Katar koordinasyonunda bir ortak operasyon odası kurulduğunu” açıkça manşetine taşımıştı.

Hal böyle iken ABD ise oluşan bu ittifaka yol vermişti. Ancak Azez’de bu güçlerin Rusya tarafından vurulması, bereberinde ABD’nin farklı yönelimlere girmesine de neden oldu. Sonrasında ise ABD YPG ile bölge operasyonlarını güçlendirmeyi tercih etti. Bu ise söz konusu koalisyon açısından kırılma noktalarını oluşturan bir hal aldı.

Herşey iyi giderken bu gelişmeler neticesinde taşeronların arasında rol kapma telaşı ise zaman zaman gerilimlere sahne oldu.

Suriye’de yaşanan gelişmelerin bir çeşit söz konusu taşeron koalisyonun aleyhinde gelişmesi ve Trump’ın işbaşına gelişinin ardından ise yönelimlerde değişiklik başladı.

Özellikle Trump’ın işbaşına gelmesiyle birlikte, kısmi de olsa düzelmeye başlayan ABD-İran ilişkilerinde yeni bir gerilim başladı. Tam da bu sırada Suudi Arabistan ile ABD arasında milyar dolarlık silah anlaşmaları gerçekleşti. Söz konusu silah anlaşmalarının Suudi Arabistan’ın ihtiyacından fazla olması ise, bir çok kesimde bu silahların olası bir gerginlik durumunda İran’a karşı kullanılacağı anlamına geliyordu. Suudi Arabistan’ın bu silahları tek başına kullanmasa dahi işbirlikçi cihatçı çetelere silah ve ekonomik destek sağlayarak İran’a yönelik yoğun saldırılar organize edebileceği birçok çevre tarafından dillendirilmeye başlandı. Zira Suudi’ler ve diğer Körfez İşbirliği ülkeleri, bölgede direk savaş içerisinde yer alabilecek kapasiteye sahip değiller. Dolayısıyla ABD öncülüğünde, işbirlikçi ülkeler ve Cihatçı çetelerin aktif saldırılarıyla gerçekleşebilecek bir İran saldırısı tam anlamıyla kesinlik arzetmese de olasılık dışı görünmüyor. Bunun için en zından caydırıcı amaçla da olsa Arap Nato’su oluşturmaya kadar varan girişimlerin oluştuğunu söyleyebiliriz.

Arap Nato’su

Hatırlanacağı gibi bir süre önce ABD’nin önde gelen gazetelerinden Wall Street Journal bu hamleyi sayfalarına taşımış ve oluşturulan bu birliğin gündeme gelmesini sağlmıştı. Sonrasında ise, Alman Die Welt gazetesi de, Arap NATO’suna dair haberler yayımlanmış ve ve bu birliğin hedeflerine dair çeşitli yorumlarda bulunmuştu. .

Ortadoğu’da İran’ın etki alanını sınırlandırmayı hedefleyen bu ittifakın öncülüğünü İsrail ile birlikte Suudi Arabistan ve Katar’ın yapacağı iddia edilirken, NATO benzeri oluşumun önündeki en büyük engelin Filistin sorunu olduğu savunulmuştu. Bu anlamda S. Arabistan ise Filistin ve İran üzerinden Katar’ı sıkıştırmanın bir yolunu da bulmuş oluyordu.

İlgili:  Suudi Arabistan yalanladı: Hava sahamız halen Katar uçaklarına kapalı

ABD basınında ise, Körfez ülkelerinin, Barack Obama döneminde İran’a yakın bir siyaset izlediğini, yeni başkan Donald Trump döneminde, Ortadoğu’da İran’ın etkisini azaltmak için olası bir ittifaka sıcak bakıldığı vurgulanıyordu.

Die Welt gazetesine özel bir röportaj veren İsrail Savunma Bakanı Avigdor Lieberman ise, çok gecikmeden Ortadoğu’da İran’a karşı “güçlü bir Sünni ittifak” kurulması gerektiğini söylemişti. Açıkça söylemek gerekir ki, Sünni ülkelerin, Ortadoğu’da asıl büyük tehlikenin İsrail, Yahudiler ve Siyonizm’den değil İran’dan geldiğini ifade ederek oluşturmaya çalıştığı bu ittifakın, ABD’nin yeni yönelimlerinden ayrı düşünmemek gerektiğidir.

Tam da bu esnada Katar Emiri’nin söz konusu “İran ile iyi ilişkiler kurulması” ve “Hamas ve Hizbullah Direnişçi örgütlerdir” açıklamasını fırsat bilen Körfez İşbirliği Örgütü ülkelerinin Katar’a yaptırımda bulunması hamlesi gerçekleşti. Bu durum bir yandan bölge ülkelerinin arasındaki rekabet nedeniyle ortaya çıkarken, bir yandan da ABD’nin yönlendirmesi ile gerçekleşen bir olgu olarak karşımıza çıktı.

Bu yaptırımın arkasında yatan gerçeklik ise Katar’ın ekonomisini bir yana bırakacak olursak esas itibariyle hem bölge de boyundan büyük laflarla hami olmaya çalışması, hem de İran ile girdiği ortaklıklar sebebiyledir.

Zira söz konusu yaptırımın ardından Trump’ın aceleci açıklamaları ABD’nin yaklaşımının bir anlamda Katar’ı hizaya çekmek olduğunu gösterdi. İsrail’in “Büyük Fırsat” tanımlaması ise Suudi’lerle girilen İran karşıtı koalisyonun asıl amacını simgesi oldu.

Katar, gerek İran ile sahip olduğu ortak ekonomik çıkarlar, gerekse mevcut bölgesel iddiaları nedeniyle emperyalist kampın planlarında da uyum sorunu yaşıyor. Ancak bu sorun tam anlamıyla antogonist bir çelişkiye dönüşmüyor. Zira Katar’ın uluslararası anlamda girdiği finansal ve ekonomik bağlılıklar, bu durumun derinleşmesine engel teşkilediyor.

Bilindiği gibi Katar 25 milyar metreküplük doğalgaz rezervi ile bölgede ekonomik anlamda dolayısıyla da politik anlamda etkili bir güç olarak görülüyor. Katar, Rusya ve İran’dan sonra dünyanın en büyük kanıtlanmış doğal gaz rezervine sahip. Doğal gaz ihracatında da Rusya’nın ardında dünya ikincisi. Ve bu yıl içinde İran’la birlikte dünyanın en büyük doğal gaz sahasını genişletme kararı aldı. Aynı zamanda, İran’la büyük bir doğal gaz yatağını da paylaşıyor. Suudi Arabistan’ın İran’la yaşadığı gerilimde, birçok Körfez ülkesinin aksine farklı politikalar izliyor olması aradaki çelişkiyi derinleştiren bir rol oynuyor. Dolayısıyla da diğer ülkelere kıyasla daha esnek bir yaklaşım sergileyen Katar’ın bu tutumu, özellikle ABD tarafından İran’ı sıkıştırmak anlamında önemli bir koz olarak değerlendiriliyor.

Ancak bunun yanındaki diğer bir faktör ise az önce de değinildiği gibi Katar’ın boyundan büyük işlere kalkışıyor ve böylelikle de diğer ülkelerin gözlerini kestirdiği alanlarda fazlasıyla ön plana çıkıyor oluşudur. Zira Katar gibi iki milyonluk bir ülkenin, ABD, Rusya, Türkiye gibi bölgesel güçlerle kuvvetli ilişkileri tüm bölge ülkeleri için hep rahatsızlık veren bir olgu.

Tüm bu veriler ışığında tekrar etmek gerekirse; Katar krizi yeni başlangıçların işaret fişeği anlamına geliyor. Bu durum ise Trump sonrası Ortadoğu’da yaşanan hareketliliğin bazı öngörülemeyecek hamleler ile süreceğini de ifade ediyor. Kesinlik arzetmese de bu süreklilik uzun sürecek gibi duruyor. Katar krizi bir şekilde aşılacak/aşılıyor olsa da yeni krizler bölge de varlığını hissettirmeye devam edecektir. Bu ise kaçınılmazdır.

Yayındayız

Sınıfsal Bakış

Sizin için Önerilenler

Yolculuk Blog