Bizimle İletişime Geç

Aktüel

Kürt sorununda ‘çözüm sürecinden’ yok etme konseptine… – Soner Erdoğan

Kürt halkının hak ve özgürlük mücadelesinde kan ve can bedeli elde ettiği tüm mevziler hiçbir hukuk ve kural tanımayan apaçık bir zorbalıkla yokedilmeye çalışılıyor. Topyekün imha konseptiyle yürütülen saldırıların ardı arkası kesilmiyor. Dağlar, taşlar bombalanıyor, yerleşim yerleri harabeye çevriliyor, yakılıp yıkılıyor. 90’lı yılları hatırlatan sahneler yeniden yaşanıyor.

Gün geçmiyor ki milletvekilleri, belediye başkanları haklarında dava açılmasın, görevlerinden alınmasın ya da tutuklanmasın.

Gün geçmiyor ki, televizyonlar, gazeteler, dergiler, dernekler, kurumlar, kuruluşlar kapatılmasın. Kürtçe türküler çalan radyolar, çizgi film oynatan televizyon kanalları bile kapatılıyor. Özgürlük kavgasının unsuru olmayı bir yana bırakın yanından geçmiş olmak bile en ağır suç kategorisinde değerlendiriliyor.

Tüm bu süreci en uç noktasına vardırmak için İçişleri Bakanı yapıldığı anlaşılan Süleyman Soylu 10 gün önce devletin hedefini açıkca şöyle özetliyordu: “Terörü ortaya çıkaran, var eden, diri tutan, destekleyen tüm etkenler ve yapılanmalarla da mücadele ediyoruz. Açık ve net ifade etmek isterim ki değil teröriste silah veren, moral verene bile tahammülümüz yoktur.”

Soylu’nun terör diye ifade ettiğini özgürlük mücadelesi diye okuduğunuzda her şey yerli yerine oturuyor. Devlet; özgürlük, hak, hukuk mücadelesi vereni bir yana bırakın onun yanında, yöresinde olana hatta sempati duyana bile etmediğini bırakmamaya kararlı olduğunu cümle aleme ilan ediyor.

Kürt Siyasi Hareketi’ni kırıntılarla oyalayıp zaman içinde çözmeye, tasfiye etmeye ayarlı çözüm süreci beklenen sonucu vermeyince devreye sokulan yok etmeye ayarlı bu süreç bütün hızıyla sürecek gibi görünüyor.

Kürt halkının ve öncü güçlerinin bunca baskı ve zorbalığa karşı boyun eğmeyen tavrı övgüye değer. Ve her türlü desteği hakediyor.

Ancak öte yandan bu direngenliğin geniş kitleler nezdinde hakettiği desteği sağlayamamasının nedenleri üzerinde de düşünmek gerekiyor.

Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca sürdürülen Kürt halkını inkar ve asimilasyona dayalı şovenist politikalar ve propagandanın bağrında gelişen ve bugün yer yer Kürt düşmanlığına tekabül edecek düzeye varan etnik kutuplaşma hiç kuşkusuz bu bahiste en önemli zehirleyici faktör olarak görülmeli. Devletin bu sonucun ortaya çıkmasındaki belirleyici rolünü analiz dışında bırakarak yapılacak bir okuma, süreci kavramayı olanaksız kılacaktır. Bunu bilinçli olarak yapanlar ise hiç kuşkusuz, en hafif deyimle şovenizmin etkisinde olmakla itham edilmeyi hak etmiş olacaklardır.

Kürt halkının maruz bırakıldığı her türden baskı ve zorbalığa değinmeden ve karşı çıkmadan herhangi bir eleştiri geliştirmek doğru da etik de değildir.

Bu hususun altını kalın çizgilerle çizdikten sonra çuvaldızı ihtiyaç sahiplerine uzatalım:

1] Kamuflaj malzemeleri dökülmüş, faşist karakteri ayan beyan ortaya çıkmış bu devletten ya da emperyalist güçlerden hala beklenti içinde olmayı mümkün kılan paradigma sorunu doğru ele almayı olanaksız kılmakta. Muhatapların sınıfsal karakterini, temsil edilen halkın çıkarıyla uzlaşmaz çelişki içeren niteliklerini anlamamakta ısrar eden, tersine sınıfsal uzlaşmayı mümkün gören bu paradigma stratejik hesapsızlığa, celladına kurtarıcı misyonu yükleme yanlışlığına yol açıyor. Bu körlük son tahlilde halkları, beklenti-hayal kırıklığı-öfke döngüsüne hapsediyor. Devletin kitleleri şovenist temelli politikalar arkasına geçirmede bu döngüden alabildiğine yararlandığı açık.

2] Devlet güçleri sivil halk ayrımı yapmayan kör saldırılar, devletin uyguladığı dizginsiz şiddete geniş kitleler nezdinde meşru bir temel sağlamanın ötesinde işe yaramıyor. Ötesi ve daha kötüsü Türk halkını hızla şovenist bir zemine savuruyor. Türkiye’de devrimci zeminde bir toplumsal güç merkezi oluşturma çabasını felç edici etkisi de cabası. Benzer bir şekilde Suriye Kürdistanı’nda Amerikan emperyalizmiyle girilen ilişkiler, onun bölgeye dönük hamlelerine dahil olmada beis görmeme tutumu da Kürt halkının özgürlük mücadelesine karşı antipati yaratmasının ötesinde Ortadoğu halkları arasında düşmanlık tohumları ekmeye müsait bir iklim oluşturuyor. Emperyalist dünyanın süper güçlerinin at oynattığı Ortadoğu zemininde, hele de dört bir yanı kendisini boğmak isteyen ülkelerle çevrili bir haldeyken ayakta kalabilmenin zorluklarını, bunun gerektirdiği esneklilkleri anlamak mümkün. Ancak bu zorluklar bütün coğrafyayı ateşe atan, Kürt halkının esaret altında yaşam sürmesinin birinci dereceden müsebbibi olan emperyalist güçlerle birlikte hareket etmenin affedilmez bir yanlış olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu yanlışın zaman içinde kendisini vuracak bir bumeranga dönüşeceği de aşikar.

3] Sorunu sınıfsal bir bakış açısıyla ele almaktan vazgeçmenin yarattığı boşlukta giderek daha fazla yer bulan dar milliyetçi bakışın pervasızlığı da mesafeleri büyüten bir etki yaratıyor. Bu bakış örneğin Libya lideri Kaddafi’nin katledilmesine gülebilen ABD emperyalizminin önemli isimlerinden Hilary Clinton’u Kürtlere dönük sempati içeren sözler söyledi diye dost, yaşamını ABD emperyalizmine karşı mücadeleye adamış Fidel Castro’yu ise 1979 yılında Saddam ile aynı karede bir fotoğrafta yer aldığı ya da ABD’nin Irak işgaline karşı çıktığı için anti kürtçü olarak damgalayabiliyor. Öte yandan milyonlarca kişinin at oynattığı ve cürmünden fazla yer yaktığı sosyal medyada şovenist avcılığına çıkıp, karşılaştığı örnekleri köpürterek Türkiye Solu’nun milliyetçiliğine kanıt olarak gösterme gayreti de Kürt halkının özgürlük mücadelesine hizmet etmiyor. “Nasyonal sosyalist” Aydınlık faşizmini, benzerlerini, ağzıyla kuş tutsa Kürt hareketinden hazetmemeye yeminli sol görünümlü unsurları teşhir etmek ve devrimci demokratik zeminlerden ayıklamaya çalışmak ayrı bir şey, Kürt hareketine haklı olarak eleştirel yaklaşanları bu kefeye koyma gayretkeşliği ayrı. Böylesi bir yaklaşım olsa olsa “Kürtün Kürt’ten başka dostu yok” zihniyetinin büyümesine hizmet eder. Oradan da etnik kutuplaşmanın artmasına.

Etnik kutuplaşma vb. nitelikli sorunlar ancak temel hak ve özgürlükleri elde etmeye dönük asgari bir program etrafında faşizme karşı ortak mücadelenin örgütlenmesiyle aşılabilir.

Bunu tarihsel bir sorumluluk ve görev olarak anlamak günümüzün en temel ihtiyacıdır.

Yorumlar

Sınıfsal Bakış

Aktüel