Bizimle İletişime Geç

Yolculuk Blog

Laikliğin Seyri – Ahmet Doğan

Din – Bilim

Dünyaya gelmişti bir kere. Yaşamalıydı. Ağaçtan meyve topladı yedi. Bitki köklerinin yenilebileceğini anladı onları da yedi. Bazı yaratıkların eti de fena değildi. Doyurucuydu, karnını doyuruyordu. Hatta daha iyiydi. Ama yakalamak kolay değildi. Aklını kullandı avlanmaya başladı. Elleri kavramaya yatkındı. Taşı taşa vurdu sivriltti. İlk aletiydi bu. Şimdi av daha kolaydı. Birlikte av daha da kolaydı. Diğerleriyle birleşip tuzaklar kurdu… Mücadele etmeyi öğrendi.

Gök gürledi korktu. Yağmur yağdı, şimşekler çaktı, yıldırım düştü. Yakıyordu… Mağaraya kaçtı, korktu. Sel geldi, korktu yükseklere doğru kaçtı. Yer sallandı iyice korktu. Yapılabilecek başka bir şey yoktu. Teslim oldu, ellerini havaya açtı, yakardı. Bildiklerine benzemeyen görünmeyen baş edilemeyecekler vardı. Rica etmeyi, tapınmayı öğrendi.

Din ve Bilim toplumsal yaşamın iki yönüdür. Bunlardan birincisinin önemi insan düşüncesinin tanıdığımız en ilk basamaklarından başlar, oysa ikincisi eski Yunan’da, Araplarda bir ara belli belirsiz ortaya çıkmış, sonra 16.yüzyılda birdenbire büyük bir önem kazanarak… Bilim, gözlem yoluyla gözleme dayanan düşünce yoluyla, evrendeki tek tek olguları, bu olguları birbirine bağlayan yasaları bulmaya, böylece gelecekteki olayların da önceden bilinmelerini sağlamaya çalışmaktır. Bilimin bu kuramsal yönünden başka bir yönü de, bilimsel düşünceden yaralanarak, bilim öncesi çağlarda elde edilemeyen, ya da daha pahalıya mal olan yaşama kolaylıklarını, çok üstün yaşama olanaklarını sağlayan, bilimsel tekniktir.” (Bertrand Russel – “Din ile Bilim”- Say Yayınları)

Toplamak yetmedi ekip- biçti biçtiğini biriktirdi. Mağara yeterince korunaklı değildi ottan çöpten çamurdan barınak yaptı. Avlanmak kolay değildi. Bazı avları kendine alıştırdı, ehlileştirdi. Onlardan daha akıllı, yetenekli olduğunu gördü. Usta oldu. Sonra benzerleriyle daha çok bir araya geldi. Birlikte avlanmak, ekip biçmek, korunmak daha iyiydi. Hatta daha da zevkli. Birileri taşı daha iyi yontuyordu. Birileri de ekini daha iyi biçiyor. Birinin de bileği çok sağlamdı. Kaşları da çatık. Ne derse o olmaya başladı. Ama çoğunluk ekti, biçti avlandı, karnını doyurdu.

Ama gök yine gürlüyor, yıldırım düşüyor, yer yine sallanıyordu. Daha bi açtı ellerini gökyüzüne. Göremediğinin adını Tanrı koydu. Hep gökyüzünde aramak zordu. Yer yüzünde, yakınında temsilleri olmalıydı. En heybetli ağaca, en büyük kayaya açtı ellerini, yetmedi taşı yonttu suretlerini yaptı. Ellerini onlara açtı. Hoşnut olsunlar, hepimizi almasınlar diye kurbanlar kesti. Biri daha iyi açtı ellerini, kollarını. Büyüler, sihirler yaptı. Daha yakın oldu ölüm yağdıran Tanrılara. Elçi oldu, aracı oldu.

İşbirliği iş bölümüne döndü. Kabile oldular. Bileği sağlam olan, alet yapan, elçi olan birikimin, kabilenin başına geçti. Öbürleri bildiklerini yapmaya üretmeye, tapınmaya devam etti, kabilenin sadık sürüsü oldu. Daha da gelişti büyük insanlık daha bi insan oldu. Usta daha da ustalaştı. Yaptıklarını biriktirdi, denemeler deneye, deneyler birikime, birikim bilgiye, bilgi öğrenmeye yürüdü. Onlar daha akıllıydı. Adları bilenden, bilgine evrildi. Yaptıkları, ürettikleri de bilime. Sihirciler, büyücü elçiler de akıllıydı. Hatta kurnaz. Büyüdüler mabetler tapınaklar yaptırdılar. Sarayların yanı başına. Oradan baktılar sürüye.

İş bölümü, üretim ilişkileri tamamdı. Tarihin çarkları daha hızlı dönebilirdi. Kabileler, şehir devletlerine döndü. Birileri yönetiyor birileri üretiyordu. Çoğunluğun insan olduğundan beri en iyi bildiği işti üretmek. Ama o kadar da uysal değillerdi. Yönetenler ellerindeki üretim araçlarına sahip çıkmalıydılar. Hiç de kolay değildi. Bileğine sahip olmak yani “zor” varlık nedeniydi. Ama büyüdükçe yetmiyordu. Yanına “ikna” yı eklemlediler.

İlgili:  Erdoğan'ın hocası Hayrettin Karaman: İlk vazife laik düzeni değiştirmek

Zor ve ikna zaman içinde değişiklikler gösterse de yönetmenin iki temel ve değişmez yöntemi olarak hep kaldı. Zor kullanmak ve zor kullanma araçlarını geliştirmek (asker, silah vb.) işin daha doğrudan ve daha kolay yanıydı. Aksiyom gibi apaçık doğru! . İkna zordu ama daha kalıcıydı, uzun erimliydi. Zırt pırt isyan etmenin en iyi ilacı. Yığınların ruhunu, alışkanlıklarını, gereksinimlerini bilmek gerekiyordu. Yoksa daha sonraları psikoloji, sosyoloji bilim olamazdı. İkna etme yöntemlerinin sonraki adı da politika oldu. Politika yapmak için zeki (kurnaz mı desek?) olmak gerekiyordu.

Başlangıçta iki ayrı kulvarda gelişen yöneten / yönetilen ayrımının adı, çarkın dönmesiyle; efendi / köle, derebeyi/serf, ağa/ırgat… derken burjuva/proletere kadar vardı. Çarkın dönmesine bağlı olarak da ikna yöntemleri yani politika hep değişti, hep gelişti. İşte o korku var ya! Hani yıldırımdan, selden… korku ve yakınma ve tapınma yani güçsüzlük, yani teslimiyet politikanın en kullanışlı aracı oldu. Tanrı korkusu olan insan en kullanışlı insan oldu. Olmaya devam ediyor. Tanrı da politikanın en kullanışlı malzemesi olmaya devam ediyor…

Dinci- Dindar

Efendiler, Tanrı temsilcileriyle ittifak kurdu dedik. Yetmedi kendilerini Tanrı Temsilcisi ve hatta Tanrı ilan ettiler. Tanrı adına kurallar koydular. Yani “Dinci” leştiler, üretenin ekmeğinin peşine düştüler. İnanmak ve “dindar” olmak ise ekmeğinin peşinde olanların payına düştü.

Başlangıçta Tanrılar çoktu. Kimi acımasızdı kimi korumacı, kimi savaşçı kimi barışçı, kimi sevecen kimi fettan, kimi bolluk getirirdi kimi kıtlık… Yani yer yüzünde ne varsa gökyüzünde de vardı. Hatta “nefsine yenilip” insanlarla ilişkiye girenleri oldu. Yarı Tanrı’lar ortaya çıktı. Aslında biraz daha rasyoneldi Tanrı’ların çok olması. Hatta biraz da romantik… Edebiyatı bile oluştu. Ama tek Tanrı o kadar insancıl o kadar romantik değildi. Daha buyurgan, daha kuralcı, daha acımasız. Ama hak yememek için vurgulayalım daha kullanışlı. Bir yanıyla da sevecendi Tanrı. Buyrukları yerine getiren faniler için bu dünyada değil ama öte dünyada “hayat” vardı. Acımasızlığına bühtan olanları “dinci” oldu, sevecenliğinden umut bekleyenler “dindar”. Dinci/dindar ayrımını Ender Helvacıoğlu Bilim ve Gelecek Dergisi 158. Sayısında “Dayatılan din ve doğal ” yazısında ayrıntılı biçimde incelemiş.

Sonuç olarak oluşumundan bu yana ve de günümüzde de yönetilen yığınlar için Tanrı; medet limanı, insani, koruyan – kollayan… Yöneten için ise Tanrı; astığı astık, kestiği kestik acımasız bir kullanım aracı. Birincisi dindar, ikincisi dinci. Bu ikinciler Adana ağzıyla söylersek toplumun en “Allahsız” kesimi. Dincinin en çok sömürdüğü kesim de ne yazık ki dindar olanlar. Ekonomik koşullar ağır. Çözüm zor. Ve de çocukları için İmam Hatiplere, tarikat yurtlarına, vakıflara mahkum…

– Laiklik/Bilimsellik

Antik Yunan dönemi din bilim ilişkisi olarak iyiydi. Her biri ayrı kulvarda yürüyordu. Eğitimin hedefi “estetik insan” yetiştirmekti. Romalılar çıktı Tarih sahnesine. Bir elinde kılıç bir elinde Kutsal Kitap. İskenderiye’yi yakıp yıkmakla başladılar işe. Papalar, kral oldu ya da kralın baş danışman. Yerine göre kraldan da öte. Kılıçla kestiler fetvalarla ikna ettiler. Bilimi hizaya soktular kutsal kitap ne yazıyorsa odur dediler. Estetik insan da neydi. Ahlaklı olan “dindar” insandı. Öyle eğittiler yığınları, sürdüler dünyanın ve birbirlerinin üzerine. Yığınlar cennetin bedelini bu dünyada ödedi. Kan akıttı, can verdi, can aldı, Avrupa karardı. 1000 yıl sürdü karanlık. Arada bir bilimci, sanatçı, düşün adamı çıktı çıkmasına da; onlar da hep ya papaz ya rahip.

İlgili:  Balkabağına dönüşmek - Umut Özenç

15. yüzyılda kıpırdanmalar başladı. Bir Copernicus (1473-1543) çıktı ortaya. Evrenin merkezinde Güneş var dedi. Aslında o da rahipti. Ortalığı bir heyecan kapladı. Hoşuna gitmedi kilisenin. Budala dediler, duymamazlıktan geldiler. Bilim çevreleri hareketlendi. Giordano Bruno (1548 – 1600) çıktı. Çizmeyi aşıyorlardı bunlar, onu yaktılar. Ardından Galileo (1564 – 1642) çıktı. Deneysiz bilim eksik olur dedi. Yeryüzündeki ve gökyüzündeki bilinen hareketi tersine çevirdi. Deneylerle kanıtladı. Hem de “dünya dönüyor” dedi. Kilise çılgına döndü. Papazın asası, Kutsal kitabın otoritesi tehlikedeydi. Yargıladılar susturdular. Ama su çatlağını bulmuştu bir kere. Kepler (1571 – 1630) geldi. Kopernik’in eksiğini tamamladı, Gökyüzü’nün yasalarını koydu. Ok yaydan çıkmıştı artık. Devlerin bir başka büyüğü Newton(1642 – 1727) geldi bu kez. Yeryüzünün ve gökyüzünün yasalarını matematikle anlattı. Yeryüzü ve Gökyüzü yerli yerine oturdu. Kilise dibe vurdu. Bilimde Devrim başlamıştı, geri dönüş yoktu… Aydınlanmanın yolu açıktı.

Rönesans – Reform aydınları peş peşe düştü sahnesine. Eğitimin amacı, “Dindar kişi” değil, “estetik kişi” yetiştirmek olmalı dediler Antik Çağdaki gibi. Düşünsel alt yapı “hümanizma” ydı. Akımın yaratıcılarından Erasmus (1467-1536);eğitim kilisenin dışında, okullarda ve herkese yapılmalıdır dedi. Başkaları da söyledi benzerlerini. Öğretmenlik meslek olmalı, pedagoji bilinmeli dediler. Adım adım laiklik taşları döşenmeye başladı. Hız kazanarak devam etti söylemler. 1000 yılın suskunluğuna inat: Aklın sınırsız gücünü kullanmak, dini ahlak yerine doğal ahlakı yeğlemek, mutluluğu öbür dünyada değil bu dünyada aramak, vahiye dayalı din yerine akla dayalı din, din aklın otoritesine girmeli dediler. Eğitimin ve bilginin herkes için gerekliliğini savunanlardan Diderot(1713-1784) “Öğretim, insanlara onur verir ve kölelik için doğmamış olduklarının bilincine eriştirir” diyordu. Başka öneriler de ortaya koydu eğitimle ilgili. Kendisi ateistti ve laik eğitimi savunuyordu amma!, okullarda din dersini de savunuyordu. Okullar; “hükümdara gayretli ve sadık tebaalar, asillere faydalı vatandaşlar; toplum için bilgili, namuslu ve mümkün olduğu kadar sevimli unsurlar; ailelere iyi koca ve babalar; devlete düşünen büyük zekâlar; dine vicdanlı ve sulhsever hizmetçiler…” yetiştirmeli gerekçesiyle. Laik eğitimi en açık dile getiren Louis – Rene de Caradeux de la Chalotaıs (1706-1785) oldu. Ona göre, “Eğer okullar bundan sonra dünyevileşmezler, yani laik bir biçime sokulmazlar ise, artık ebediyen kölelik ve kilise saçmalıkları altında yaşamak zorunda kalınmış olunacaktır… Eğitim ise ne papazların ne rahiplerin ne de kilisenin işidir, o yalnızca devletin işidir.” (Avrupa Eğitim Tarihi – phoenix yayınevi- Prof. Dr. Kemal Aytaç)

Bu dönemlerde Laik – bilimsel eğitim yanında; zorunlu ve kitlesel eğitim de, özerk üniversiteler de tartışıldı. Fransız Devrimi ve genel olarak Avrupa Aydınlanması eğitim ve eğitim felsefesine yeni bir anlayış daha getirdi; eğitim “milli” olmalıydı. Tebaa yurttaşa dönüştüğüne göre ve yurttaşların eşit olması gerektiğine göre eğitimde de eşitlik olmalıydı. Eğitim her yurttaşın hakkı ve zorunluluğuydu. Aydınlanmacı görüşler dizginlenemez biçimde yayılmaya devam ediyordu.

Humbold (1767 – 1835), İmmanuel Kant (1724 – 1804), Frıedrıch Hegel (1770 – 1831), Goethe (1749 – 1832)… gibi dönemin düşünür ve bilim insanları da benzer, önemli kuramlar öne sürdü. Kant’ın ayrıntılarıyla ortaya koyduğu eğitim yöntem ve metotları bugün için bile ders alınacak nitelikte. Yine Alman idealizminin temsilcisi Hegel ahlaklı insan yetiştirmeli, bireyin kişiliği geliştirmeli, bu işler devletin okullarında olmalı, eğitim devletin temel görevidir dedi. Goethe’ye göreyse eğitim doğal (Panteizm) olmalıydı. Çünkü, insanı insan yapan eğitimdi. Elbette laik eğitim.

İlgili:  ABD, Erdoğan ve AKP’yi devirmek mi istiyor? - Soner Erdoğan

J.J.Rousseau nun ve diğer Fransız aydınlar da devrim arifesinde laik eğitimi şiddetle savundu. Oysa eğitim hala aristokratlarla uzlaşan Kilise’nin denetiminde, eğitim hakkı seçkinlerde… Birikim 1789 Fransız Devrimi ile patladı. Savaşın “nesnesi” olan insan, savaşın “öznesi” oldu, yurttaş oldu, ücretli emeğe geçti, özgürleşti, yönetmeye talip oldu. Laik eğitim istedi, parasız eğitim istedi, kızlarına eğitim istedi. Üniversiteler özerk olacaktı, bilim ve felsefe okutulacaktı… Derken laiklik tanımlandı, “laiklik din dışılıktır.” Tanım, uzun ömürlü olmadı. Burjuvazi devrimin önderliğini ele geçirdi. “Din dışı laiklik” pek kullanışlı değildi. Kilise devletin fazla dışında kalıyordu. Düzeltti. “Laiklik din ve devlet işlerinin ayrılmasıdır” dedi. Bu tanımlama esneye esneye günümüzde “laiklik dinin sigortasıdır” a kadar geldi. Birileri yarın, “din laikliğin sigortasıdır” da diyebilir.

Kendi kendime güne gel diyesim geliyor. Ama sonra da niye ki diyorum. Dün de öyleydi, önceki gün de, bugün de. Ama yine de fark var. Bugün daha bir kurnazca her şey. Hani at izi it izi derler ya! Üzerinde tepinmekten kavramların canına okunuyor. Kavramlar haraç mezat… Türbana özgürlük, dine özgürlük, tembelliğe özgürlük, ırkçılığa özgürlük, kazanca özgürlük… Herkes mağdur, herkes özgürlük kovalıyor… Eskiden tek özgürlükten söz edilirdi. “Emek” miydi ne?


1967-1968 öğretim döneminde Ortaklar İlköğretmen Okulundan mezun olarak 17 yaşında ilkokul öğretmeni olarak çalışmaya başladı. 1971 yılında girdiği Isparta Eğitim Enstitüsü Matematik bölümünü 1980 yılında bitirdi. Orta Öğretimdeki ilk görevi İstanbul İhsan Mermerci Matematik öğretmenliği. Değişik okullarda sürdürdüğü matematik öğretmenliğinden istifa ederek dershanelerde çalışmaya başladı.

Matematik Öğretmenliği dışında eğitim ve Matematikle ilgili çalışmasını sürdürdü.Halen Matematik Dünyası Dergisi Yayın Kurulu Üyesidir. Kitap ve makale çalışmalarına devam etmektedir.

Kitapları:

Matematik Yeteneği: İlkokul 3. Sınıf , Bilgi-Başarı Yayınları -1985

Geometri: ( Üniversiteye Hazırlık ) – 1991

Geometri I: Kavram Soruları ve Testleri ( Üniversiteye Hazırlık , 6. Baskı ) – 2010

Geometri II: Sentez Soruları ve Testleri ( Üniversiteye Hazırlık, 3. Baskı ) – 2010

Analitik Geometri: ( Üniversiteye Hazırlık- Lise Yardımcı) – 2010

Matematik Yaramazdır: Akıl Yürütme, Mantık ve Matematik ( Popüler Matematik, 3. Baskı) Bilim ve Gelecek Kitaplığı Yayınları – 2008

Dün eğitim vardı. Ya bugün?.. ( 1968 Devrimci Eğitim Şûrası, 1969 Öğretmen Boykotu ) , Bilim ve Gelecek Kitaplığı Yayınları – 2010

Makaleleri:

Bir Soru, Beş Çözüm, Bir Yorum ya da Hekareeşittirace Teoremi – Matematik Dünyası 2003-1

Doğru Matematik Eğitimi – Matematik Dünyası, 2003-II

Matematik Öğrenmenin ve Öğretmenin Hazzı – Bilim ve Gelecek Dergisi, sayı: 41

Matematiği Sevdirmek ve Sevdirmemek – Bilim ve Gelecek, sayı:41

Makarenko – Bilim ve Gelecek, sayı: 54

Matematik Nasıl Öğretilmeli – Bilim ve Gelecek, sayı: 57

Matematik ve Mustafa – Bilim ve Gelecek, sayı: 59

Nereden Nereye – Adabelen Dergisi, sayı: 17

Emperyalist Serüven- Açlık ve Emperyalizm (kitap) , İlkim Ozan Yayınları

Yayındayız

Sınıfsal Bakış

Sizin için Önerilenler

Yazarlar

Yolculuk Blog