Bizimle İletişime Geç

Gündem

Muktedirin değişen ses tonları ve ne yapmalı? – Umut Özenç

Hadi Erdoğan’ı anlıyoruz.

Kah stratejik değer pazarlamanın ihtiyacı olarak kah güçlü lider imajı yaratma bahanesiyle patronuna efelenmeyi gündemine alıyor. Benzer argümanları Mavi Marmara meselesinde de kullanmıştı. Aklı sıra NATO’ya mülteci kartını oynayarak tehditkar çıkışlar da sergilemeyi ise hiç ihmal etmedi.
Hele ki, “En iyi ittifak gücün benim, PYD de nereden çıktı? Artık dostunu seç”diyerek ABD’ye meydan okuyan çıkşının ise “takdire şayan” bir davranış olduğunu ise görmeyen kalmadı.
Muktedir cellalli.
Her tarafa efeleniyor.
Yağmasa da gürlüyor.
Olmuyor, özür diliyor…
Bu sefer özrünü dile getirirken efeleniyor.
“Gazze’ye giderken bana mı sordunuz kardeşim?” diyor. Cenaze evinde mevlüt okuyan kendisi değilmiş gibi.
Tam bir komedi.

***

Erdoğan’ın Suriye gündemine ilişkin attığı her adım ise tam bir orta oyununa yakışır düzeyde.

Eee, ne demişler?

Yanlış hesap Bağdat’tan dönermiş. Muktedir yanlış hesabın Halep’ten döndüğünü yavaş yavaş anladı. Bunu bir kenara koyarak devam edelim.

Zira o işbirlikçiliğinin gereği olarak tüm kartları açık oynayarak efelense de adeta yeni görevler için ön sıralara kaynak yapan cevval otobüs yolcuları gibi davranıyor. Emperyalist kapitalist sistemin içinde bulunduğu kriz, kartların farklı bir şekilde karılıp farklı taktikler gerektirdiği bir oyunu zorunlu kılarken, yancıların ise, kraldan çok kralcı görünmesi en doğal şeydir. Muktedirin içinde olduğu durum tam da budur.

Bilindiği gibi kısa süre önce Reuters’ta yer alan bir analizde, Erdoğan’ın yakın dostluk ilişkileri bulunurken ülkede iç savaşın başlamasıyla‘sırtını döndüğü’, birçok kez ağır ithamlarda bulunduğu, kendi halkını katletmek ve ‘mezhepçilik’le suçladığı Esad’a yönelik söylemini yumuşatabileceği kaydedilmişti. Bunda Kürt bölgesinde devam eden çatışmalara paralel olarak bölgedeki Kürt hakimiyetine karşı Suriye’yle aynı siyaseti izlemelerinin etkili olacağı belirtiliyordu.

Kimileri ise benzer tahliller üzerinden Erdoğan’ın ipinin çekildiğini söylemeye başlamışlardı.

Üzerinden çok geçmedi.

Başbakan Bin Ali geçtiğimiz günlerde bu durumun bir yansıması olarak Suriyelilere vatandaşlık verilebileceğini ve bugün de bu sayede ‘dostluk halkalarının genişletileceğini söyledi. Bin Ali, “Dışarıda bunu yapmaya başladık. Rusya ve İsrail’le ilişkilerimizi normale döndürdük. İnşallah Suriye ile de ilişkilerimizi normale döndüreceğiz. Bölgedeki bütün hakim ülkeleri, koalisyon güçlerinin, stratejik ortakların, yaşanan durumun bir kez daha değerlendirmesi ve rekabeti bir kenara bırakarak insanlığın yok olmasına göz yummamalarını bekliyoruz” diye konuştu.

Kimileri bu durumu (özellikle burjuva medyanın ekonomist köşe yazarları) “Canım ne var ki bunda, Rusya’dan gelen turist sayısı ve meyve sebze ithali tamamen durmuştu. Erdoğan bunun için böylesi bir atraksiyona girdi” şeklinde yorumlamıştı.

Biz işin orasında değiliz. İsteyen istediği yorumu yapsın. Hele ki tüm ekonomiyi turizm geliriyle açıklamaya çalışanların başka türlü bir yorumla karşımıza çıkmasını düşünemezdik. Ancak mesele aynen Reuters’ın yazdığı gibi şekillendi.

Erdoğan, bundan dört yıl önce Suriye’deki çatışmaların alevlendiği bir dönemde, Türkiye-Suriye ilişkilerine damgasını vuran “İnşallah Selahaddin Eyyubi’nin kabri başında Fatiha okuyacak, Emevi Camisi’nde namazımızı da kılacağız. Bilali Habeşi’nin, İbn-i Arabi’nin türbesinde, Süleymaniye Külliyesi’nde, Hicaz Demiryolu İstasyonu’nda kardeşliğimiz için özgürce dua edeceğiz.” sözlerinden sonra, bırakalım Emevi camiinde Esad’ın gidişini namaz kılarak kutlamayı, Esad’lı çözüm atraksiyonlarına dair sinyaller vermeye başlamıştı.

Bin Ali ise bugün il başkanları ile yaptığı toplantıda “Dostluk halkasını olabildiğince genişleteceğiz. Hedefimiz budur. İçeride ve dışarıda dostluk çemberini genişleteceğiz. Dışarıda bunu yapmaya başladık. İsrail ve Rusya ile ilişkilerimizi normale döndürdük. Ama eminim ki Suriye ile de biz normal ilişkilere döneceğiz. Buna ihtiyacımız var. Terörle mücadelenin başarısı için Suriye ve Irak’ın istikrara kavuşması gerekiyor. Bölgedeki bütün hakim güçlerin yaşanan durumu gözden geçirmesi rekabeti bir kenara bırakarak insanlığın yok olmasına daha fazla göz yummamalarını bekliyoruz.” diyerek Suriye politikasının bütünlüklü olarak değiştirilebileceğine dair açık bir görüntü verdi.

İşin kilit noktası burasıdır. Takke düşmüş kel görünmüştür. Ortadoğu’nun salt Ortadoğu olmadığı ise bir kez daha anlaşılmıştır. Ve en önemlisi Türkiye, yaşananların sonunda Suriye’de oyunun dışına atılmış, ABD’nin baskısı karşısında kullanmak için elinde tuttuğu Putin kartını ise kaybetmiştir. Şimdi ise emperyalistlerin değişen stratejilerine dair adım atmak zorunda kalmıştır.

Bunu bir kenara koyarak devam edecek olursak; Tüm bu gelişmelerin ardından mutlu ve biraz da sakıncalı tahayyüllerle karşılaşmadık denilemez.

Kimileri bu tahayyüllere göre Erdoğan’ın ipi çekilmek üzere, bu hamleleri o yüzden yapıyor diye buyurdu. Kimileri de Putin ile Erdoğan’ın arasını ben yaptım diyerek şizofreninin doruk noktasına ulaştı. Hatta Muhammed Ali’nin cenazesi, Erdoğan’ın nakavtı oldu diyerek muktedirin keskin ve sert U dönüşünün nedeninin söz konusu cenaze olduğunu ileri sürmüştü.

Ama mesele bu kadar basit değildi. Zira Iktidara geldiğinden beri “En iyi taşeron ben olacağım” diyen birinden bahsediyoruz. Yani ben ne yaptıysam emperyalizm ve tekeller için yaptım diyen birinden…

Sadece Suriye mi?
Putin’den dilenen özrü ve İsrail politikalarını da buna göre yorumlayanlar da oldu kuşkusuz.
İsrail ile normalleşme hamlesi ise geçmiş ile bağdaşık, ancak konjonktürel olarak yeni denebilecek sürecin (kimi ihtiyatlılar bunu normalleşme olarak tanımlar) adımlarıdır.Bakmayın siz İsrail ile ilişkilerin ’normal’leşmesinin Erdoğan için bir kırılma noktası olarak görenlere. Atılan İsrail adımı, zaten en gerilimli anlarda dahi sürmekteydi. İkili anlaşmalar vb. Türkiye ile hiçbir zaman ertelenmedi/ötelenmedi.

Görünürde ise durum farklıydı: ‘Van Münit’

Bugün ise İsrail’le el sıkışmanın en önemli şartı olan Gazze’ye abluka kalkmamış olsa da Erdoğan, ilişkileri normalleştirecek anlaşmayı büyük bir kazanç olarak sunuyor. Bunda hiçbir beis ise görmüyor. Düş kırıklığı yaşayan İslamcılar bir yana AKP kitlesi bu hikâyeyi satın almaya hazır sayılır da diyebiliriz. Zaten esas itibariyle kendi sermaye çevresi değil miydi “aman İsrail ile ilişkiler bozulmasın” diyen? Van Münit çıkışından sonra İsrail’le kimi ticari ilişkilerin giderek artığını bilmeyen yok.

Peki bu süreçte İsrail ne kazanıyor, Türkiye ne kazanıyor diyecek olursanız?

Yedioth Ahronoth’un yazdığına göre işin görünen kısmında İsrail şunları elde etmiş olacak:

• Gazze’de 2014’de kaybolan İsrailli bir sivil ile operasyonlar sırasında ölen iki askerin cenazelerinin bulunması konusunda Türkiye elinden geleni yapacak.
• Hamas İsrail’e karşı faaliyetlerinde Türkiye’yi üs olarak kullanamayacak.
• Taraflar NATO ve BM gibi uluslararası platformlarda birbirinin çıkarlarına zarar veren eylemlerden kaçınacak.
• İki devlet İsrail’in doğalgaz rezervlerinin çıkarılması ve ihracatı amacıyla bir doğalgaz boru hattı kurma konusunda görüşmelere başlayacak. Yani Türkiye, İsrail’den doğalgaz alıp bunu Avrupa piyasalarına ulaştıracak.

Anlaşmanın geçerliliği Türkiye’de TBMM’nin, İsrail’de kabinenin onayına bağlı.
Netanyahu anlaşmayı savunurken Hamas’ın Türkiye’de yardım toplamak dahil faaliyetlerinin yasaklanacağına dikkat çekti ve enerji hattına işaret etti: “İsrail ekonomisi üzerinde muazzam etkileri olacak.”

Türkiye ne kazanacak?

AKP’nin yıllardır dizayn ettiği yeni sermaye çevrelerinin ve tekellerin İsrail’le girilen ilişkiler çerçevesinde zenginleşmesini.

Dahası yapılacak olan limanların ihalelerini, inşaat serbestisini.

Daha ne olsun? Yerli tekeller de ekonomik krizin içerisinde ellerini ovuşturarak bunu istemiyorlar mıydı?

Meşhur bir Türkiye politikasıdır. Dün söylenenler bugün reddedilir. Bu ülkenin kurt politikacıları değil miydi, “Dün dündür, bugün bugündür” diyen? Emperyalizmin taşeronu olursan o senaryoya göre konumlanırsın. Yeri gelir şapkanı da alır gidersin.

Peki anlaşılmayan ne?

Anlaşılamayan olgu, özelde ABD’nin genelde emperyalist/kapitalist sistemin açmazlarına geçici soluk aldırmaya çalışılan yeni dizayn arayışlarının Türkiye’de yansımalarının kaçınılmaz olduğu. Bu yansımalar, baskıdır, korku iklimi yaratmadır, şiddettir, katliamdır. Buna ihtiyacı vardır. Bu yüzden halka ve muhalif tüm kesimlere saldırmakta,deyim yerindeyse diz çöktürmeye çalışarak onu yeni dizayna göre biçimlendirmektir.

Siyasal anlamda söyleneni iktisadi anlamda olandan ayırmadan söyleyebiliriz ki yaşananlar topyekün kapitalizmin içinde bulunduğu kriz ile alakalı bir durumdur. Bu anlamda Erdoğan dağılan ittifaklar ve birlikler üzerinde oradan oraya savrulmaktadır. Tıpkı karşısındaki gücü aşamayacağını anladığında ona göre hamleler yapan ABD gibi.
Ama en büyük fark birinin oyun kurucu diğerinin ise oyuncu olmasıdır. Hatta oyuncu dediysek A takımı değil, kiralık oyuncu.

***

Şimdi bizim analistlerimiz gelişen sürece ilişkin yine birçok şey yazacaklardır. “Türkiye’de iç siyaset gevşetilmeye çalışılıyor” diyenler de olacak, “İslami bir devrim olacak” diyenler de.

Ancak aslolan o ki biz “cambaza bak cambaza” derken, atı alan Üsküdar’ı geçmeye devam edecektir. Yaşananlar bir bütündür ve parçalanamayacak kadar sistemlidir. Dar ufuklu açıklamalar ise parçayı bütünden koparmaya yarar ve bütünlüklü mücadelenin önünde bir engel haline gelir. Fakat onlar bütünlüklü bir şekilde saldırmaktadırlar.
Korku iklimini büyütmeye ve yaygınlaştırmaya devam edecekler ve cesareti, özgüveni ortadan kaldırmaya çalışacaklardır.

Şimdi aslolan tüm alanlarda çuvallayan ve gerçek yüzü açığa çıkmış olan karanlığa karşı aydınlığı yaratabilmektir. Onlar edilgenliği, teslimiyeti koşulluyor, biz iradeyi-özgüveni ve başkaldırıyı tetikleyeceğiz. Onlar sokakları insansızlaştırıyor, biz insanları sokakla buluşturacağız. İnsanları sokakla buluşturmanın çarelerini arayacağız. Onlar toplumsal dinamikleri parçalayıp insanları en dar bağlamdaki sorunlarına hapsediyor. Biz kapsayıcı ve bütünleştirici olacağız. Bu nedenle, sorun ile sistem arasındaki bağı görünür kılan çabaları önemseyecek gerçek alana ve mücadeleye yoğunlaşacağız.

Kafamız çok mu karışık?

O zaman dönüp biraz gerilere bakmakta fayda var.

AKP’nin allanıp pullanıp iktidar haline getirilmesine; Ergenekon’a, Balyoz’a, Gülen operasyonlarına, çözüm süreçlerine. Ne çok şey ne kadar kısa zamanda değişmiş öyle değil mi?

O yüzden şaşırmaya gerek yok. Her şeyin, her gelişmenin arkasında açık ve çok net olan şeyler vardır. Yeter ki doğru bir ufukla bakabilmeyi kendimize rehber edinelim.

Göremiyor muyuz?

Dönelim ve sokaklarda olanlara bakalım.
Bakın birileri Gençlik Var diye haykırıyor.
Onlar, “Şehrin ara sokaklarına iyi bakın, orada bizi göreceksiniz” diyenlerdir.
Onlar. “Biz Varız!” diyenlerdir.
Onlar tüm halka şöyle sesleniyorlar:

“Kuşkusuz, bugün genelde toplumsal muhalefetin özelde her yanı geleceksizlikle kuşatılan gençlik kesimlerinin kurulmaya çalışılan yeni rejime açıkça bir itirazı gerekmektedir.
Bir yandan devlete ve hayatın her alanındaki politikalarına içkin faşizme karşı mücadeleyi yükseltirken, diğer yandan da mücadele ve bedellerle kazanılmış haklarımıza da sahip çıkmanın zamanıdır.
Gücü tek elde toplamak için yaşamlarımıza, emeğimize, özgürlüklerimize ve haklarımıza her türlü saldırıyı yönelten AKP’ye karşı gençliğin sesini her yerden çıkarma zamanıdır.
Diyoruz ki…
Gelin, bu yolu birlikte yürüyelim. Haziran’da kaldırım taşlarını nasıl birlikte söktüysek bu kavgayı da birlikte büyütelim.
Anlattıklarımız hepimizin hikayesi! Gücümüzü canı pahasına direnenlerden, direnirse kazanabileceğini tarihin her noktasında gösterenlerden, Haziran’dan alıyoruz. Birlikte kazanabileceğimizi biliyoruz.”

Hiç olmazsa onlara omuz verelim, değiştirelim!

Yorum Yap

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Gündem