Bizimle İletişime Geç

Yolculuk Blog

Nuray Mert, liberal sorumsuzluk ve felsefenin temel çatışması – Devrim Ateş

Yazının başlığı pek çokları için oldukça alakasız ve uçuk gelebilir, doğrudur. Ufak bir birikmişlik ve hışım anında yazıldığından ötürü mutlaka eksiklikleri de olacaktır.

Ancak Türkiye’de sol-demokrat gündemdeki güncel siyasal tartışmalar sayesinde, özelden genele oldukça kopuk gibi görünen bu kavramlar, başlığı zaten bir kavramlar zinciri olan bu yazıyı gerekli kıldı.

Cumhuriyet gazetesi yazar kadrosunda bulunan , teorisinin müfredattan kaldırıldığı ve buna bağlı tartışmaların döndüğü bir süreçte, evrimin ‘geçersizliği’ üzerine saçmaladığı ve evrimin ‘bilim yerine konmasına’ karşı olduğunu belirttiği yazılarının ardından AKP’nin işi olan ‘müftülere nikah kıyma yetkisi verilmesi’ gündemine de desteğini sunarak muhalif kesimler arasında yine adından söz ettirir oldu. Sonraları gazeteden ayrılmak durumunda kalmış olsa, geçmiş vukuatlarını bildiğimiz ’in yaşananlardan pişman olmadığını da pekala bilebiliriz.

Yazı ise tam burada, yani esaslı bir yazının konusu olacak şekilde muhalefet kavramıyla başlıyor çünkü girişte AKP iktidarıyla çelişen ve ona tepki verebilen kesimleri muhalefet olarak adlandırdık. Ancak muhalefet, tek başına ve muhalif olmaktan ibaret tanımıyla sorunlu bir kavramdır. Kavramların ve ilkelerin tutunamadığı toplumsal dönemlerde ise başlıca bir sorunsaldır, çünkü ittifakları, ilişkileri, politikaları ve stratejiyi etkiler.

Tam da buna uygun şekilde, nasıl muhalefetin arasına karıştığı belli olmayan ama aslında liberal gedikten sızmış Nuray Mert, muhalefetin iktidara yönelttiği bilim ve laiklik eksenli tepkilere muhalif yazılar yazarken, bu sefer de muhalefetten Nuray Mert’e gösterilen haklı ve geç bile kalınmış tepkiler, yine toplam muhalefet içerisinde yeni bir muhalefetin muhalefetine zemin oluşturdu.

Cümleler ve kafalar çok karıştı, bu nedenle meseleyi sadeleştirecek bazı işlemlere başvuruyoruz.

Nuray Mert’in performansının ardından ülkede benzer tartışmaları ya yaratan ya da tırmandıran ve AKP ile bir şekilde ilişkilenmeyen kesimlere “sizin ne farkınız var” sorusunu sorma fırsatını asla tepmeyen İslamcı-liberal Levent Gültekin gibi isimlerin ve kesimlerin liberal feveranlarını şu biricik argüman ile özetleyerek, gündem dolayısıyla kaçamayıp içine düştüğümüz kafa karışıklığını sadeleştirebiliriz: “Demokrasilerde herkes aynı düşünmek zorunda mı, farklılıklara tahammül edemiyorsanız AKP’den ne farkınız var?”

İlgili:  'Müftünün nikah kıyması laikliğe aykırıysa müftünün memurluğu niye laikliğe aykırı değil?'

Kavramları; yalama yapmış anlayışlılık göstergeleri, tahammül abideleri ve liberal sorumsuzluğun hammaddesi  haline getirenlerden özgürleştirmek acil bir görev. Ve yalnızca kavga ederek ilerleyebildiğimize göre bu görevler silsilesi, ne kadar gerilerden başlamak durumunda olduğumuzu gösterir durumda.

Doğal ve kültürel ‘farklılıkların’ kendisine değil, sistemin mahsulü olan farklılıklara tahammülsüzüz. Faşizmin dayatılmasına, kurumsallaştırılmasına ve sonra da ‘farklılıklara tahammül’ kisvesiyle faşizmin iktidarına daha fazla alan açılmasına tahammülümüz yok.

Demokrasi, demokrat olduğunu iddia edenlerin farklılıklara, farklı düşüncelere ve farklı seslere tahammül gösterebilmesi değildir. Demokrasi, yalnızca halk egemenliğidir. Ülkemizde demokrasi yoktur ve herhangi bir şekilde vardır diyenler, sadece faşizmi halka demokrasi diye pazarlayanlara hizmet etmektedirler.

Muhalif kampın içindeki kimi kişiler ve beyanlar, ‘herkes aynı düşünmediği’ için tepki almamaktadır. Tarihsel olarak gericiliğin bizzat kendisine dönüşümü çoktan tamamlanmış olan, alçaklığın ve sorumsuzluğun politik tanımı liberalizmin etkisinde eyleyip söyledikleri için tepki almaktadırlar.

Din, bugün sadece faşizm olarak tanımlanabilecek bir iktidarın, tüm irrasyonalitesine, tüm sınıfsal çelişkilerine rağmen kendisini kurgulayabilmesini ve toplumun geniş kesimlerinde karşılık bulabilmesini sağlayan en önemli unsurlardan biri. Halk ile faşizm arasındaki çelişkileri buharlaştıran, sermaye diktatörlüğünün çıkarlarını en geniş boyutta ve vadede garanti altına alan bir olgu olarak din, kamusal hayatın yapıtaşlarına dek hakim kılınmakta, çünkü ülkemizde sermaye diktatörlüğünün ve onun azgın taleplerinin devamlılığı bunu gerektiriyor.

İlgili:  Nuray Mert'ten bir 'evrim' yazısı daha: Zır cahil olmayanlar için...

Bu bağlamda, ezenlerin ezilenleri ezme aracı olan dinin daha da savurganca kullanılmasını ve toplumun buna uygun şekilde daha da fazla dini kurumlar üzerinden düzenlenmesini  ‘özgürlük’ argümanı altında destekleyenler, faşizmin özgür kölelerini oynamaktadırlar.

Gelelim yaşamsal bir kavram kargaşasına daha.

Türkiye’de sermaye diktatörlüğünün egemenliğindeki on yıllar boyunca virüsü, kalıtımsal bir hastalığa dönüşecek kadar pompalanır ve yayılırken, karşısında doğru direnci ve bağışıklığı bulamadı. Buna bağlı olarak ‘serbestiyet’ kavramı,  ‘özgürlüğün’ yerini aldı. Kendi kabuğunu bir kenara atıp onun ismini kuşandı ve özgürlük kavramının mucizevi etkilerini serbestiyetin efendileri için seferber etti. Oysa özgürlük zorunlulukların bilincine varmaktır, zorunlulukların yadsınmasıyla başlayan mutlak bir serbestiyet hali değil.

İnsanlık, çağlar boyuna özgürlüğün herkesçe yaşanabilir bir hak olmasını sağlamak adına tiranlığını gerici unsurlara dayandıranlar ile dövüştü, oysa bugün özgürlüğün adını en çok ve pervasızca ananlar, her anışlarında özgürlüğün üzerine toprak atan gerici sınıfların ta kendisi ile onların destekçisi konumundaki özgür köleleri. Özgür köleler ki sonuçlarını farketmeksizin bu sorumsuz yaşam tarzlarının devamını arzuluyorlar. Sınıfsal çıkarları adına en çok serbestiyeti yüceltenler,’laissez faire’ciler ve onlara hem maddi hem de zihinsel olarak bağımlı olan özgür kölelerdir. Özgür köleliğin zincileri, serbestiyete ve kapitalizme duyulan kıvançtan örülmüştür.

Son olarak tarihinin kadim ve başlıca çatışmasıyla yazının bağlarını kurarak bitirelim. Bu çatışma idealizm ile materyalizmin çatışmasıdır. Bu çatışmanın sonucu, evrenin tümüyle çelişen biçim ve içerikte yorumlanmasıdır. Bu ezeli savaşın bizim garip mevcut gündemimizdeki karşılığı; yaşanan tüm siyasal ve toplumsal gelişmeleri ve hatta insanlık tarihini, basitçe kişilerin düşünceleriyle açıklama hastalığının sonucunda, boy boy Nuray Mert’lere dönüşüp onların fikirlerini çürütücü içeriklerinden bağımsız olarak savunma ihtiyacı duymaktır.

İlgili:  Kürt sorununda 'çözüm sürecinden' yok etme konseptine... - Soner Erdoğan

İdealist liberal hastalığın sonucunda bağışıklık sistemi çöker ve ‘özgürlük’ sayıklamaları altında pembe rüyalardan ibaret beyin felçli bir yaşam söz konusu olur. Bu yaşamda mevcut egemenlik ilişkilerini reddedip parçalayacak, bedel gerektirebilecek, halk egemenliği için direnişe yöneltecek siyasi tavırlara ve hoş olmayan, ayrımlara ve kamplaşmalara neden olan, tatsız söylemlere karşı duyarlılaşılır ve nöbet tutulur. Onlara göre sadece farklı düşünülebiliyor olsa tüm krizler çözülecek ve insanlık bir arada mutluluk içinde yaşayacaktır.

İşte bu yüzden farklı, saygılı ve kapsayıcı olduğunu zannettikleri zırvalara tepki gösterildiğinde, bu tepkiyi ‘herkesin aynı düşünmesi gerektiği’ yönündeki ‘baskıcı ve AKP’den farkı olmayan’ tepkiler olarak değerlendirecek sakat bir analojiye sarılırlar.

Genelden özele idealizm-liberalizm- Nuray Mert&Levent Gültekin çizgisi işte böyle bir çukurdur ve dünyayı kendi kazdığı çukurundan gördüğü kadarıyla yorumlamakta kararlıdır. Böylelerinin sermaye düzeninin olağanüstü partisi AKP’ye hizmetleri açık ve doğrudan değildir, onların değeri siyasal farklılıkları görünür kılan çizgileri, ilkeleri ve aklı öldürmelerinde yatar.

Düşüncenin özgürlüğü ile materyalizmin kopmaz bağı üzerine kısa ama yeterli olacak şu alıntıyla yazıyı tamamlıyoruz:

‘’Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen düşüncelerdir, başka bir deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretimin araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikirsel ifadesinden başka bir şey değildir, egemen düşünceler, fikirler biçiminde kavranan maddi, egemen ilişkilerdir, şu halde bir sınıfı egemen sınıf yapan ilişkilerin ifadesidirler; başka bir deyişle, bu düşünceler, onun egemenliğinin fikirleridirler.”

Yayındayız

Sınıfsal Bakış

Sizin için Önerilenler

Yazarlar

Yolculuk Blog