Bizimle İletişime Geç

Yolculuk Blog

Rus Büyükelçinin vurulmasının gerçek sorumlusu kimler? – Soner Erdoğan

Rus büyükelçisinin Ankara’da Mevlüt Mert Altıntaş isimli Türk polisi tarafından öldürülmesinin ardındaki örgüt bağlantısı üzerine bir tartışmadır gidiyor. Hükümet cenahı yandaş medyasıyla birlikte panik halinde olayı manipüle etmeye çalışıyor. Bu koro polis teşkilatı içinde IŞİD, El Kaide, El Nusra gibi radikal İslamcıların unsurları ya da aynı kafa yapısına sahip olanların bulunabileceği gerçeğini örtbas etmek için hemen bütün ideolojik aygıtları eliyle eylemin FETÖ ile bağlantılı olduğu propagandasına başladı.

Suikasti gerçekleştiren Altıntaş’ın büyükelçiyi vurduktan sonra sarf ettiği cihatçı sözler, radikal İslamcı cihatçıların alameti farikası sayılan işaret parmağını kaldırması vs.’nin hedef saptırma amacıyla yapılmış sahteliğin ürünü olduğuna kanaat getirildi. Eylemin cihatçı güçlerle ilgisi olabileceğine dair her belirti hükümet tarafı ve havuz/yavuz medyasının kalemşörleri tarafından ya yok sayıldı ya da fantastik film senaristlerini aratmayacak bir gayret içinde farklı mecralara çekilmeye çalışıldı.

Oysa bu eylemin cihatçı güçlerin ya da o ideolojik iklimin etkisinde kalmış bir polis memurunun işi olabileceğini düşünmemize yol açacak sayısız neden var. Meselenin bu yönünü daha iyi anlayabilmek için biraz geriye gitmemiz gerek:

Polis teşkilatı özellikle devletin yukarıdan aşağıya bütün kurumlarıyla tam olarak faşistleştirildiği 12 Eylül’den sonra diğer tüm kurumlarda olduğundan daha fazla Türk-İslamcı bir ideolojiyle şekillendirildi.

Cunta sonrasından günümüze kadar hep iktidarda olan sağ partiler Türk Ordusu’nun gün gelip başlarına çorap öreceği korkusunun da etkisiyle polis teşkilatını kendi eksenlerinde tutabilmek için özel gayretler içine girdiler. Polisi orduya karşı dengeleyici bir unsur olarak geliştirme, organize etme arzusu içinde olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. İslamcı yanı daha öne çıkan bir kadrolaşmanın gelişmesi demekti bu. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından sonra polis teşkilatı içinde İslamcılık tonu daha da belirgin hale geldi. Özellikle Fethullahçıların hakimiyeti döneminde teşkilat, toplumsal yaşamın dini esaslara göre şekillendirilmesi gerektiğini vaaz eden bir anlayışın kontrolüne geçti.
Fethullahçılar AKP ile ters düştükleri ve çatışma içine girdikleri 7 Şubat 2012 yılında MİT müsteşarının gözaltına alınması girişimi sonrası yavaş yavaş, 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturması sonrası hızlıca ve 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra ise bütünüyle tasfiye edildiler polis teşkilatından. AKP Tayyip Erdoğan’ın deyimiyle “tanrının lütfu” olarak nitelediği 15 Temmuz sonrasında devletin tüm kurumlarında kesin hakimiyet sağlamak için pervasızca hareket etmeye başladı. Yapılan tasfiyelerin yarattığı boşluk çoğu dini cemaatlerin referanslarıyla alınan unsurlar tarafından dolduruldu.

Bu dönemde egemen söylemin dinci-ümmetçi, dindar ve kindar gençlik yaratma hedefli bir retoriğe bürünmesinin yarattığı ideolojik iklim de göz önüne alındığında, polis içinde her türden cihatçı düşüncenin yuvalanması için elverişli ortamın oluşturulduğu açıktır. Devletin kolluk güçleri özellikle polis teşkilatının üyeleri bugün ağır bir cihatçı-ümmetçi ideolojik biçimlendirmeye tabi tutulmaktadır. Bu durumun sonuçları ortadadır. Son dönemde özellikle Kürdistan’da yapılan operasyonlarda görev alan polis birimlerinin sergilediği tutum ve davranışlar bu noktada işlerin nereye vardığını ortaya koyar mahiyettedir.

Özcesi mevcut koşullarda kadrolaşma nitelikleri temel alındığında birilerinin Suriye’de cihatçıları hedefe koyan Rusya’nın büyükelçisini vurmak gibi eylemlere teşne olacak polis bulmakta zorlanmayacağı aşikar.

AKP’nin ısrarla faturayı “FETÖ”ye çıkarma gayreti temelde bu gerçeğin görünmesinin önüne geçme çabasıyla alakalı. Sonuç olarak Rus Büyükelçisini kimin vurduğundan daha çok Türkiye’yi bu tür eylemleri yapabilecek cihatçı güçlerin rahatlıkla at oynattığı bir arena haline getiren politikaların tartışılması gerekiyor.

Yolculuk Blog