Bizimle İletişime Geç

Yolculuk Blog

Saray soytarıları ‘kültürel iktidarın’ peşinde – Ali Baran Akmaz

Birkaç yıldır AKP’nin eli kalem tutan cenahının dilinde bir laf var: Kültürel iktidar. “Kültürel iktidar bizde mi?”, “Niye kültür alanında egemen olamıyoruz?” ve “Kafamız bu işlere basmıyor mu?” soruları etrafında süren tartışma henüz bitmiş değil. Söz konusu cenahın entelektüel kapasitesi düşünüldüğünde de bitecek gibi görünmüyor.

Kültürün son tahlilde bir üstyapı kurumu olduğunu, kültürel hegemonyanın siyasi hegemonyayla ilişkili olduğunu bilenler açısından ortada bir sıkıntı yok. Kimse içini “Siyasal iktidar bizde değil ama en azından kültürel iktidar bizde” diye rahatlatmıyor. Kültürel iktidarı sıkıntı yapanların derdi sol karşısında ideololojik olarak zayıf düşmemek. Abdülhamit’in istibdatıyla, Vahdettin’in İngiliz gemisiyle kaçışıyla, ABD gemilerinin kıble yapılıp namaz kılınmasıyla yoğrulan bir tarihten  malzeme çıkmaması onlarda kompleks haline gelmiş.

Kafaları çok karışık. Kimi zaman aralarından “Cins Dergi” gibi bir Don Kişot çıkıp kültürel iktidarı solcuların ”elinden almaya” soyunuyor. Ancak “Bizim en büyük kavga alanımız ve derginin başat fikirlerinden biri kültürel iktidarla, Türkiye’de Kemalist beyazların oluşturduğu bu kültürel iktidarla mücadele etmek” diyen bu dergi kısa zaman içinde “Kültürel iktidar diye bir şey yok, vasatların ambalajlanması var” noktasına gelebiliyor.

Ne yapmak istiyorlar?

Türkiye tarihinde hiçbir düzen partisinin başaramadığı, kitselel faşist bir bir hareket inşa etmenin ”onuruna” sahip olan bu güruh, kendilerine oy veren milyonların kültürel ihtiyaçlarını, sabahtan akşama kadar sövdükleri kültür endüstrisine eklemlenerek doyuruyorlar. Belediyeleri, kültür vakıfları, yazarları ve şarkıcıları bu iş için seferber oluyor. Nihat Doğan’dan tutun, Hopdedik Ayhan’a kadar bir çok ”ünlü” isim halkın 1000 metreden fazla yaklaşamadığı Kaçak Saray’da ağırlanıyor.

Ancak örgütledikleri paramiliter güçleri, bindirilmiş kıtaları ve haydutları bir arada tutmak, “dava” etrafından birleştirmek için Hopdedik Ayhan yeterli olmuyor. Bu nedenle “solun kültürel iktidarına karşı cihat” ile “kültürün kendisine karşı cihat” arasında sürekli gidip geliyorlar. Necip Fazıl-mehter takımı-Mehmet Akif üçlüsüne sıkı sıkı sarılmalarına rağmen bazen de “Bu işler bizi aşıyor” deyip kültür endüstrisine teslim oluyorlar.

Teslimiyet hallerinin ürünlerinden biri daha geçtiğimiz günlerde piyasaya çıktı. 4’ü Melih Gökçek’in TV kanalında futbol programı adı altında her türlü rezil fiili gerçekleştiren, biri de yandaş medyanın  köşelerinden yıllardır zehir saçan 5 soytarı yeni bir film çekmişler. Kim bunlar: Ahmet Çakar, Sinan Engin, Rasim Ozan Kütahyalı, Abdülkerim Durmaz ve Nagehan Alçı. Bu isimler soytarı olmasına soytarı ancak; Kaçak Saray’da ağırlanan, ellerinde gizli MİT dosyalarıyla dolanan, gazete köşelerinden tehdit ettiklerini tutuklatan cinsten soytarılar.

Nagehan Alçı ve Rasim Ozan Kütahyalı, yandaş Star gazetesinden Büşra Uğraş’ın sorularını yanıtlamışlar. Alçı röportajda eşi Kütahyalı’yı ve çekilen filmi şöyle tanımlamış:

“Rasim içinde yaşadığımız postmodernitenin ruhunu çok iyi kavramış çok zeki bir figür. Belki de en iyi kavrayan kişi. Bütün çağdaş sosyal bilimler ve felsefe literatürünü çok iyi biliyor. Şu an ‘ne olsa gider’ çağında olduğumuzu aksi yönde davransan da bir şey değişmeyeceğini biliyor. Mavra yapıyor. Birileri üzülecek ama zaten 20 sene sonra milyonlarca R.O.K. olacak bu ülkede ve dünyada. İster sevin ister sevmeyin o avangard bir figür”

“Sarayda en dürüst konuşan soytarıdır” sözünü anımsatan bu ifadelerin üzerinde durmakta fayda var. 20 sene sonra memlekette nasıl bir insan tipi istendiğini az çok açıklıyor çünkü. “Ne olsa gider” düsturuyla hareket eden, aksi yönde davransa da değiştiremeyecek milyonlarca insan… Rasim Ozan da o milyonlarca insanın öncüsü durumunda.

Ne yapıyorlar?

Bütün dünyayı kapsayan bir olgu olan kültür endüstrisi ve piyasalaşma ile islamcılık, Osmanlıcılık, mezhepçilik üzerinden yükselen faşist ideoloji kesişince ortaya AKP gibi bir ucube çıkıyor. Geniş kitleler uyuşturulmuş, paramiliter güçler anti entelektüalizm ve gerici kültürün de bir parçası olduğu faşist ideoloji etrafında kenetlenmiş… Türkiye’de bu iki süreç birbirine bağımlıdır.  Kültür endüstrisi AKP’ye, AKP kitlelere, kitleler etrafında kenetlenecek bir anlatıya, anlatı da kültüre muhtaçtır.

Buna rağmen AKP’nin en zayıf olduğu alan kültür sanat alanıdır. Biber gazının, TOMA’nın, savaş uçaklarının bir faydasının olmadığı bu alanda genelde iki tür tepki veriyorlar. Ya kültür alanını “boş işler uğraşı” olarak kodlayıp kaçıyorlar, ya da Erdoğan’ın “Bizim sanat, edebiyat yapamayacağımızı söylediler, bizi zenci yerine koydular” sözüne atıfla İslamcı-milliyetçi üç beş şairin dizelerine sarılıp “Osmanlıcılık” dedikleri fantazi dünyasına sığınıyorlar. Sıkıştıkları zaman ise karşı cepheyi “yerli” olmamakla suçluyorlar.

Bu tablodan hem rahatsız oluyorlar, hem de siyasi söylemlerini “yerli müslümanlar” ile “kökü dışarıda solcular-Kemalistler” türevi kimlikler üzerine inşa ettikleri için de sonuna kadar kullanıyorlar.

Sanat piyasasından devşirdikleri isimler, örneğin Hasan Bülent Kahraman bile söz konusu cenahın kısırlığına derman olamıyor ve teslim bayrağını çekiyor. Onları teselli etmekle, “Siz de az şey yapmıyorsunuz canım” demekle yetiniyor.

Kahraman 20 Ocak 2015 tarihinde Sabah gazetesinde çıkan yazısında, 25 kuruşa bira içen lümpen kitleyi sürüp çıkardığı, bölgeyi mutenalaştırdığı, İstanbul’u kurtardığı için Beyoğlu Belediyesi’ne minnet sunduktan sonra, “Muhafazakârlık kurtarıyor İstanbul’u” diyordu.

1 Ocak 2016 tarihli yazısında ise “Yıllar geçtikçe insanlarda iki şey arar oldum. Birincisi, dediğim gibi, sıradan olayları mesele edinip, ondan ötesini göremeyip, hayatın metafizik boyutunu kaybedenlerdir. Metafizik derken aklımıza gelen anlamı değil zihnimden geçen. Hayata, onu soyutlayarak bakanlardan, gündeliğin ötesine geçip, ona insani bir derinlik hazırlayanlardan bahsediyorum” diyor, iyi sanat yapıtını  “çıldırtıcı, kavurucu, yakıcı, insanı yerinde duramaz hale getiren” olarak tanımlıyor, ‘kültürsüzlükten’ yakınıyor ve en sonunda  kültürü “suskunluk” övgüsüne bağlayıp şunları söylüyordu:

“Hayat ancak kültürle anlam kazanır. İnsan hayatın sırrına erer mi, bilmiyorum. Ama öyle bir şey varsa, bilgelik diyelim ancak kültürledir ve suskunluktur bilgelik. Suskunluk, susmak değildir. Çünkü suskunluk haykırmaktan daha fazla şey ifade eder. Kültür insana işte onu öğretir: olgunlaşmayı, bilgeleşmeyi, susmayı!”

Hasan Bülent Kahraman’a (veya AKP’nin başka bir ”sanat” temsilcisine) göre kültür alanının zenginleşmesinin kriteri, insanların kitap okuyor, oyun izliyor, sinemaya gidiyor olmasıdır. Ya da tüm bunları yapmıyor olmaları onların “kültürsüzlüğü” seçmiş olduklarını gösterir. Böylece sınıfsal ayrım ve kültürel sermayenin hamleleri kadar, kültür alanında üretim süreçleri de konu dışı kalmış olur.  Yani tutuklu yazarlar, işten atılan akademisyenler, sanatta sansür, yoksulluk ve savaş Türkiye’nin “günlük rutinine” dairdir, sıradan olaylardır. Kültür ve sanat ise bunlarla alakasızdır.

“Hayatın metafizik boyutunu kaybeden” sıkıcı insanlardan biri olmak istemiyorsanız, susun diyor Hasan Bülent Kahraman; hem AKP’ye hem de karşı cepheye. Siz güzelliği, anlamı, maneviyatı, derinliği ve yüceliği kültürde ararken, kültürle siyaset arasında bağ kumaya çalışırken, dünyevi işlerin çarkını döndürecek kahramanlar zaten bulunur. İşin sıkıcı, soğuk, akılcı tarafını kültür endüstrilerinin bu mütevazı amelelerine bırakın.

Kahraman’ın da üstü kapalı bahsettiği gibi, AKP’nin kültür alanında en fazla ilerleyeceği nokta budur. Susmak, yok saymak, kültürü yaşamdan soyutlamak, zamana bırakmak ve her beyhude çabanın ardından kültür endüstrisine teslim olmak…

Ne yapacaklar?

Bu kavga boş kavgadır. Siyasal İslam’ın neoliberalizme rıza üretir hale geldiği günümüz Türkiye’sinde dini ”değerler” ile iktidar arasındaki ilişki kültürel hegemonya doğurmaz. Her daim yamalı bohça gibi sırıtır. Dini değerlerin temel kültürel bağ olması mümkün değildir. Propagandası yapılan ”asrı saadet huzuru” ile AKP’yi teolojik kavramlarla bağdaştırmanın ve buradan kültürel bir anlatı inşa etmenin imkanı yoktur. Antep’te Arapça ”Allah” yazısından esinlenerek inşa edilmiş rezidanslar, kabe şeklinde yapılmış pastalar, cam giydirme yapılmış camiler bu yamalı bohça halinin göstergesidir.

Peki ne olacak? AKP’liler asla kültür alanında hegemonya kuramayacak, bir davanın sanatını yapamayacak. Çünkü roman yazılacaksa Berkin Elvan için yazılır, Berkin’i vuran polis için değil… Şarkı bestelenecekse işçiler için bestelenir, patronlar için değil… Tecavüzcüler, işkenceciler, katiller, ciğer çürüten gaz bombaları, kafa kesen cihatçılar için şiir yazılmaz.

Onların hiçbir zaman Pablo Nerudaları, Dziga Vertovları, Bertolt Brechtleri, Grup Yorumları, Sabahattin Alileri, Nazım Hikmetleri ve Yılmaz Güneyleri olmayacak. Çirkin, kötü, mide bulandırıcı şeyler üretecekler. Başaramadıkları için öfkelenecek, hırslanacak, para saçacak, her türlü olanağı kullanacaklar ama günün sonunda yine Hopdedik Ayhan’la ve mehter takımıyla başbaşa kalacaklar. Ele geçiremediklerini yok etmeye çalışacaklar. Yok edemedikçe sinemaya, tiyatroya, müziğe ve edebiyata daha çok saldıracaklar. Öfke krizleri, aşağılık kompleksleri ve cehaletleri tarih sahnesinden silinecekleri güne kadar önümüzde duracak.

Onları aşağılamak, başarısızlıklarını yüzlerine vurmak, cehaletleriyle dalga geçmek, utandırmak ve susturmak ”ayıp” bir şey olmadığı gibi aksine önümüzde duran anti faşist bir görevdir. Çünkü onlar her geri adım attığında biz insanlık için bir adım daha ilerliyoruz.

Yolculuk Blog