Bizimle İletişime Geç

Sınıfsal Bakış

Sınıfsal bakış açısı kafa karışıklığının panzehiridir | Sınıfsal Bakış

Normalleşme mi normalleşme istismarı mı?

Bugün AKP/Erdoğan tarafından atılan adımlar bir normalleşme midir; yoksa 15 Temmuz’u istismara dayalı bir başka darbenin halk desteği, sivillik vb. ile ambalajlanarak sunulmasına mı tanık oluyoruz?

Ülkedeki sınıf ilişki ve çelişmelerine bir nebze vâkıf hiç kimse bu soruya “normalleşme” diye yanıt vermez. Bu gerçeklik, sadece sivil darbeye omuz vermek anlamına gelen fiillerden (mesela patronların talebi olan Yenikapı’daki mutabakat ayininden) uzak durmayı değil, aynı zamanda “tamam ama” biçiminde “yetmez ama evetçi” tanımlar yapmaktan kaçınmayı da gerektiriyor.

Bir örnek oluşturması bağlamında söylersek, yaklaşık 10 yıl önce devletin elinde bulunan “A konusundaki deliller” bugün işleme konuyor ve mesela Hrant Dink cinayetiyle ilgili soruşturma derinleştiriliyorsa bu, normalleşmenin değil yargının nasıl bir iradenin elinde keyfi bir araca dönüştüğünün göstergesidir. Ve tam da bu nedenle o cinayetin sağlıklı bir şekilde soruşturulması için mi yoksa iktidar ilişkileri içinde etkisiz kılınmak üzere bir kesimin tasfiyesinde bir araca dönüştürülmesi için mi gündeme getirildiği tartışmalıdır. Bu tarzdan ne sağlıklı soruşturma/yargılama ne de demokratikleşme ve normalleşme çıkar.

Benzer şekilde Yenikapı öncesinde “#SomaFaciasıFetöSabotajı” hashtag’i oluşturmak, bu türden katliamlarda AKP’nin rolünü ortadan kaldırmadığı gibi yeniden yapılandırılmakta olan devlette yeni Somaların olmayacağını da göstermez. İşte tam da bu nedenle, bu süreçte bir taraftan ezilenlerden yana görünüp diğer taraftan darbenin olağanüstülüğünü gerekçe göstererek (bu düşünceden hareketle) sınıfsal bağlamda darbeci nitelik taşıyanlarla uzlaşmak, beklentilerin ve olması gerekenin tersini yapmaktır.

Dil ve duruş sınıfsallığını yitirmemeli

Darbe sonrasında bugün soldaki en yaygın eğilim, dilde ve duruşta sınıfsallığın yitirilmesi, bu konudaki daha kapsayıcı, daha derin ufuklu ve gelişmelerin arka planını gösteren bakış açısında bilerek veya bilmeyerek ısrarcı olunmamasıdır.

Sınıf karşıtlarımıza, tarihlerinin en saldırgan döneminde, sınıf bilinciyle ve en kapsamlı araçlarla karşı durmak gerekirken, 15 Temmuz sonrasında kimi konularda attıkları adımlar bağlamında “hak teslim etmenin” incelik anımsatmalarının veya uzlaşma arayışlarının bir anlamı yok. Bütünüyle uzak durmamız gereken bir üslup, bir tarzdır bu.

Bir darbe girişimi sonrasında tüm taşlar yerinden oynamışken, hemen herkesin hayatında çok önemli sonuçlar doğuracak adımlar atılırken, iktidar sahipleri elbette bir konsensüs arayışı içinde olacak; ama kimlerle ve ne için?

Bu soruların yanıtını verebilmenin ve mevcut illüzyon cinnetinden akıl sağlığıyla ve isabetli değerlendirmelerle çıkabilmenin yolu, sınıfsal bakış açısıdır; olguların sınıfsal ölçeklerle ele alınmasıdır. Çünkü sınıfsal bakış açısı, kafa karışıklığının panzehiridir.

Sistem aklı

Sermaye düzeni devam ederken devletin kurum ve kadrolarında yapılan değişimler, ne denli süslenirse süslensin, son tahlilde emperyalizmin yeni düzen tasarımının gerekleri dahilinde, yani egemen güçlerin ihtiyaçlarına göre gerçekleşir. Bugün çatışıyor gibi görünseler de AKP kurmayları ile ABD’li yetkililerin TSK’nın yeni oluşumunda NATO ölçüleri içinde ortaklaşacak olmalarının sebebi budur. Bu, sınıflar mücadelesi gerçekliğidir; kimin kiminle, nerede ve nasıl durması gerektiğinin en isabetli ölçülerini içerir. Bu gerçeklik ıskalandığı oranda, sistemi kavrama bağlamındaki algı zayıflar, neden-sonuç diyalektiği yerini görüngülerle yetinme kısırlığına bırakır.

AKP’nin kurucu müttefiki Cemaat’i, en az 50 yıllık bir geçmişi ve devamlılığı olan ilişkilerden koparıp ele almak hatta emperyalizmle ilişkiyi salt Cemaat’le sınırlı görmek, yani AKP’nin emperyalizmin özel yetkili partisi olduğunu unutmak, bugün sistem aklı denen olguyu ıskalamak, dolayısıyla gelişmelerde kişiselliği (hatta magazini) sınıf ilişki ve çelişmelerinin yerine koymak anlamına gelir.

Evet, Engels’in Bloch’a yazarken söylediği gibi “Tarih öyle bir şekilde yapılır ki nihai sonuç her zaman çok sayıda tekil istencin birbirleriyle çatışmasından çıkar ve buradaki her istenç de yaşamın bir dizi özel koşulunun sonucudur. Dolayısıyla, ortada birbirini kesen sayısız güç, bu güçlerin sonsuz sayıda paralelkenarından oluşan bir küme vardır; tarihsel olay da bunların hepsinin bileşkesi olarak ortaya çıkar.” Bu tablo bize, tekil istençlerin çokluğu ve birbiri ile çelişmesi karşısında yöntemimizi eğip bükmeyi değil, temel doğrultularda ısrarcı olmayı işaret ediyor.

Eksen değişimi mi ilişkiler-dengeler diyalektiği mi?

Kafa karışıklığı, sadece iç siyasal gelişmelerde değil, ülkeler arası ilişkilerin okunmasında da gözleniyor. Örneğin, Rusya’yla ilişkilerde “normalleşme” yönünde adımlar atıldı diye, Türkiye-Rusya ilişkilerinin radikal bir dönüşümden geçeceğini sanmak, 15 Temmuz darbe girişiminin değerlendirilmesinde de görüldüğü gibi gelişmeleri, belirli bir temel üzerine oturan ilişkiler-dengeler diyalektiğinden soyutlayıp kişilerin niyetiyle veya anlık basit çıkarlarla açıklama eğilimine dayanıyor. Bu bir yöntem sorunudur; olguları sınıfsal bağlamından kopararak ele almaktır. Bugünkü yaygın kafa karışıklığının veya gerçekte toplumu kandırmış olanların “kandırıldık” diye ortalıkta dolaşabilmelerinin ağırlıklı sebebi budur.

Düşünün ki Putin-Erdoğan görüşmesinin olduğu günlerde Suriye’nin Halep kentiyle ilintili haberler Türkiye’nin cihatçı çetelere artan boyutta destek vermekte olduğunu ortaya koyuyordu. Rusya’nın bunu görmezden gelip, Türkiye’yle “müthiş stratejik çıkışlar” örgütlemesi, olsa olsa zorlama bir film konusu olabilirdi. Ama ne yazık kimi yorumlar bu sözünü ettiğimiz ufku aşmıyor. Önümüzdeki dönem, bırakalım eksen değişimini, uçak krizi (2015 Kasım) öncesindeki ilişki biçimine dönüş bile zaman alacak, bir geçiş sürecini gerektirecektir.

15 Temmuz sonrasında AKP’nin gelişmelerden ders çıkarıp bundan sonra atacağı her adımda toplumsal uzlaşmayı gözeteceğini, devlette liyakat adına kadrolaşmadan vazgeçeceğini, siyasal yaşamda demokratikleşmeyi ve laikliği öne çıkaracağını sanmak da benzer bir yöntem problemine işarettir.

Faşizme karşı birleşik cephe bilinci

Kimileri matruşka darbeler dönemi dedi, kimi karşı darbe, sivil darbe veya dikta dedi. Bu tanım farkları tehlikenin boyutunu kavramaya ve ortak tavır geliştirmeye engel değildir. Darbe koşullarında, birleşik mücadele zemini en acil meseleler bağlamında en geniş katılımı amaçlayarak tasarlanır. Bu, bir yanıyla da faşizme karşı birleşik cephe bilincidir.

Sömürü ile gericiliğin birbirini besleyecek şekilde tahkim edilmesi, genelde emperyalizmin özelde işbirlikçi rejimlerin ortak özelliğidir. Darbe girişimi sonrasındaki yeniden yapılanmada bundan vazgeçilmesi beklenmemelidir. Tersine, darbe girişimi bir fırsata çevrilmiş ve dağarcıklarında/gönüllerinde ne varsa bir anda uygulamaya koyulmuşlardır. Hatta aralarında öylesine sınıfsal bir devamlılık var ki 15 Temmuz’da yarım kalanın farklı araç ve yöntemlerle tamamlanmakta olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Bireysel Emeklilik, Uluslararası İşgücü gibi yasalar ile KHK’ler birbirini tamamlıyor. Koç’tan Siemens’e, Shell’den Novartis’e sermaye güçleri teşekküre varan bir olumluluk atfediyor.

Gelinen aşamada mücadele nedenleri, hiç olmadığı denli artmış ve çeşitlenmiştir. KHK rejimi dahil siyasal gerçekleri açıklama ile direnç noktalarını büyütme çabası bir arada yürütülebilmeli, olağanüstü gelişmelerin büyüttüğü enerjinin sistemin kanallarına akması önlenmelidir.

Solun iradi ve örgütlü biçimde müdahale etmesi gereken bu süreçte, dışa vuran problemlerin her biri potansiyel birer mücadele başlığıdır. Üzerine gidilmesi, hesap sorulması gereken pek çok veri ortaya çıkmış, sistem teşhir olmuşken, günü kurtaracak politikalarla yetinilemez. Yeni sürecin ortaya çıkardığı mağduriyetler dahil, pek çok soru ve sorun, solun gündemine girmelidir.

Sınıfsal Bakış