Son Dakika

Fidel’in ardından sınıfsal bakış

3 Aralık 2016 | by Yolculuk Gazete
Fidel’in ardından sınıfsal bakış
Sınıfsal Bakış

Castro gibi bir devrimci önderin ardından söylenecek çok şey var. Bu, neyin yazı/değerlendirme konusu edilmek istendiğine bağlı olarak değişir. Herkes gibi Castro da Küba pratiği de tabii ki eleştirilebilir. Hatta bu, Küba’nın geleceği için de ondan çıkarılması gereken dersler için de bir gerekliliktir. Ne var ki Castro’nun ölümü sonrasında yapılan eleştirilerin pek çoğu, bir eksiğin-yanlışın düzeltilmesine veya daha ileri bir amaca hizmet eden nitelikte değil. Castro’nun sınıf düşmanları ve onların hizmetkârları tarafından taammüden bir saldırı ve çarpıtma söz konusu oldu. Bunun yanında ayrıca bir çeşit bilgisizlikle malul değerlendirmelerle de karşılaştık.

Bir süredir solda, doğru bir tarih yorumu eşliğinde dünden bugüne uzanan değerlerin hak ettiği yere oturtulmasında ve mücadele ile ilişkilendirilmesinde yöntemsel bir sorun yaşanıyor. Bunda, solun analitik yöntem konusunda yaşadığı eksiğin yanında, bilinçli çarpıtmaların/yönlendirmelerin de rolü olduğunu söyleyebiliriz.

Değerlendirme konusu yapılan olguların, gündeme geldikleri tarihsel kesit içinde ele alınması, değerlendirmede objektiflik olasılığını artırırken, aynı zamanda gelişim sürecine kattıklarının öneminin doğru kavranmasına yardımcı olur. Örneğin, sınıf savaşımları tarihinde Spartaküs’ün ve Güneş Ülkesi’nin rolü hemen her devrimci tarafından bilinir, öneminin altı çizilir. Benzer şekilde, Latin Amerika’daki özgürlük mücadeleleri, onları önceleyen sömürgecilik karşıtı mücadelelerle ilişkilendirilir, onun devamı olarak görülür. Marksizm’in bütünlüklü bir öğreti, bilimsel bir yöntem haline gelmesi sürecinde ona Alman Felsefesi’nin, İngiliz Ekonomi Politiği’nin ve Fransız sosyalizminin kaynaklık etmesi gibi niceliğin niteliğe dönüşmesi sürecinde ortaya çıkan sonuç, nedenlerle; parçalar bütünle ilişkilendirilerek değerlendirilir. Bu yöntemsel gereklilikler, geçmişi yok saymazken, güncelleyerek daha ileri boyutlara taşıma fırsatı da verir.

Bugün bizlerin 1917 Ekim Devrimi’ni veya 1949 Çin Devrimi’ni tekrar etme şansı olmaması gibi Küba Devrimi’ni de tekrar etme veya orada yaşanmış pratikleri olduğu gibi Türkiye Devrimi’ne taşıma şansı yok. Ancak Ekim Devrimi’yle somutlanan proleter devrimler çağında olduğumuz ve bunun yöntemsel karşılığının Leninizm’de ifadesini bulduğu gerçekliği üzerinden atlanarak devrim yapmak olası değildir. Tam da bu nedenle, demokratik devrimin gereklerinden kesintisiz devrime, devrimde sınıfların mevzilenmesinden birleşik mücadeleye kadar devrimin tüm gerekleri, sınıf savaşımının bugüne kadarki birikimleri eşliğinde yerine getirilir.

Küba, öğretici bir deneyim olma özelliğini sürdürüyor

1Ocak 1959’da ABD’nin yanı başında antiemperyalist, antioligarşik, demokratik bir halk devrimi gerçekleştiren Fidel, Che ve yoldaşları, yeni sömürge ülke devrimcilerine yöntemsel önemde kazanımlar sunmuştur.  Vietnam, Angola vb. pratiklerin de kattıklarıyla beraber ortaya çıkan bu zenginlik, Mahir Çayan’ın üretimlerinde Türkiye’nin Marksizmi olarak tanımlanabilecek bir bütünlüğe dönüşmüştür.

Castro-Che ve yoldaşları, Küba halkının diktatörlükten kurtuluşuna önderlik etmekle kalmamış, aynı zamanda iç içe geçmiş demokratik ve sosyalist dönüşümleri soyuttan somuta taşımıştır. Devrimin devam ettiği Küba, bir geçiş sürecinde olduğu gerçekliği ile ve bugüne dek ortaya koyduğu pratikle değerlendirilmelidir.

Küba’da yaşanan yoksunluklar, kapitalist bir ülkede olduğu gibi bir azınlığın sömürüsü ve birikimleri talan etmesi nedeniyle değil emperyalist kuşatma sebebiyledir. Buna rağmen mutlu, çocukları iyi beslenen, eğitim-sağlık vb. alanlardaki hizmetleri ticarileştirmeden büyütüp ülke dışına taşıyabilen, sosyalizme dair pek çok spekülasyonu boşa çıkartabilen, demokratik bir siyasal sistem oluşturabilen Küba, eksikleriyle de olsa sosyalizme ve yeni insana dair önemli bir kazanım, öğretici bir deneyim olma özelliğini sürdürüyor. Bu özelliği, tarihi boyunca emperyalist güçler tarafından boy hedefi yapılmasını beraberinde getirmiştir. Castro’nun ardından yapılan yalan-yanlış yakıştırmaların, doğrudan veya dolaylı biçimde emperyalizmin bu yıpratma/itibarsızlaştırma politikalarına hizmet ettiğini söylemek mümkün.

Turnusol niteliğindeki soru ve doğru kaynak seçimi

Koca koca ülkelerin emperyalist sistemle ilişkisinde tavizkâr davrandığı, kendi başına ayakta duramadığı, tüm talan-yağma politikalarına rağmen krizle boğuştuğu bir tarihsel dönemde; dış koşulların boğuculuğuna ve imkanlarının sınırlılığına rağmen ayakta duruyor olabilmeyi, emperyalizme karşı bağımsızlık ve kapitalizme karşı sosyalizm ufkuyla mı açıklayacağız; yoksa yanlış kıyaslamalar üzerinden Karayipler’de dalgalanan bu bayrağa gölge düşürmek isteyenlere alet mi olacağız? Sorulması gereken, turnusol niteliğindeki soru budur.

Amaç Küba’yı yargılamak değil anlamak olunca; uzaktan, eksik veya yanlış bilgiyle yapılan değerlendirmelerin pek çoğunun isabetsizliğini görebilmek mümkün olur. Bunun için mümkün olduğunca bütünlüklü fotoğraflar üzerinden değerlendirme yapmak gerekiyor. Bu, gerek tarihsel bütünlük gerekse Küba’nın tüm nitelikleri için geçerli bir yöntemdir. Örneğin eşcinselliğe karşı sert/yargılayıcı tutumun, tıbbın da eşcinselliği hastalık olarak gördüğü döneme denk gelmesi, tıpta bu konudaki değişimle eşgüdüm halinde giderek yaklaşımın farklılaşması, eşitlikçi bir içerik kazanması, Küba’yı değerlendirirken kaynak seçiminin ne denli önemli olduğunu gösteriyor. Benzer bir durum, internet kullanımı için de geçerlidir. Bu konuda Saray’ın iliştirilmiş kadrolu elemanlarının veya ruhunu paraya tahvil etmiş, sermayeyle organik bağlar içinde olan “aydınların” Türkiye’deki Twitter yasağı ile Küba’daki internet erişimi meselesini aynı kefeye koyma işgüzarlığı bir tarafa bırakılıp objektif olunabildiğinde; yoz kültür ve yönlendirmelere karşı kimi önlemler söz konusu olsa da meselenin ağırlıkla ambargo nedeniyle internet için gerekli altyapının oluşturulamamasından kaynaklandığı görülür.

Planlanmış liberal kuşatma

Devrimci özneleri, örgütlenmeleri ve örneğimizde olduğu gibi devrimci Küba’yı liberal bir kuşatma altına alıp devrimci yanlarını törpülemek ve sınıfsal uzlaşmaya doğru zorlamak, son zamanların en yaygın operasyonlarındandır. Kimilerinin bu iklime birey olarak güç veriyor olması, yapılmakta olanın merkezi niteliğini ve bir operasyon olma özelliğini değiştirmiyor. Örneğin Obama’nın, Küba’ya yönelik olarak “50 senedir aynı şeyi yapmayı tekrar ediyoruz ve artık farklı sonuç alabileceğimize inanmıyorum” demiş olması, (cümlenin Einstein’in delilik tarifine uygunluğu bağlamında söylersek) ne bir delilik itirafıdır ne de bundan sonra Küba ile normal ilişki kurulacağının göstergesidir. Tersine, sonuç almadığı görülen yöntemlerin yerine daha sonuç alıcı düzenlemelerin yapılacağının işaretidir.

Bir taraftan Trump gibi sürecin niteliğine uygun başkanlar seçilirken, diğer taraftan direkt veya dolaylı işbirlikçilerin sayısı artırılıyor, hiçliğin-değersizliğin kapsama alanı geliştiriliyor. Bilinçli çabalarla büyütülen liberal kuşatma eşliğinde sınıfsal bakış/duruş sınırlanmaya ve etkisiz kılınmaya çalışılıyor. Castro örneğinde görüldüğü gibi gerçekte insanlığın ve insanlaşmanın değerleri “bir avuç marjinalin” çağa uymayan tercihleri gibi gösteriliyor. Yaşamın hemen her kesitine sirayet eden bu bozucu, yabancılaştırıcı ve yalnızlaştırıcı kuşatma; kimliklere ve toplumsal dinamiklere yöneltilen ehlileştirme ve asimilasyon, devletin zora dayalı araçlarının tamamlayıcısı olarak işlev görmekte ve bir çeşit soluksuz bırakarak teslim alma amacına hizmet etmektedir.

Gerek planlanmış liberal kuşatmaya gerekse bu kuşatmanın hizmet ettiği ideolojik-politik-askeri saldırılara karşı geliştirilecek direncin başarılı olabilmesi, sınıflar mücadelesi tarihinden süzülmüş deneyimlerin yaratıcı bir kavrayışla ele alınarak bugünün ihtiyacı olan araç ve yöntemlerle bütünleştirilmesini gerektiriyor.

Küba’da somutlanan özgüven, yaratıcılık ve alternatif

Küba devrimi, gelişim seyri ve bugüne dek yürütülen var olma mücadelesi, bir özgüveni olduğu kadar, yaratıcılığı ve diğer halklarla dayanışmayı içeriyor. Onun demokratikliği de sosyalistliği de özgün koşulları dikkate alınarak, neyi-neden ve nasıl yaptığıyla ilişkilendirilerek değerlendirilmelidir. Örneğin Castro’nun, devrimi “alçakgönüllü insanların, alçakgönüllü insanlarla birlikte alçakgönüllü insanlar için” yaptığını söylemesi ve tüm acil ihtiyaçları karşılandıktan sonra hedeflerini “bolluğun sırf ötesine geçmek değil geride kalanlara yardım etmek” biçiminde saptaması, sosyalizm konusunda ezberle değil dönemin koşullarını dikkate alan bir yaratıcılıkla hareket ettiğini gösteriyor. Bu bağlamda bugün halkların ve mücadele öznelerinin Küba pratiğinden öğreneceği çok şey var.

Onlar, 16 yaşını doldurmuş her Kübalının katılabildiği ve katılım oranının %90’lara vardığı seçimlere de yer vermiş ama bununla yetinmemiş, sözün-yetkinin-kararın halkta olduğu bir işleyişi soyuttan somuta indirgemiştir. Türkiye’de solda çokça sözü edilen ama somutlanmasında güçlük çekilen “savunma komiteleri”, “halk meclisleri” gibi oluşumların Küba’da yıllardır oturmuş ve günlük yaşamın/işleyişin bir parçası haline gelmiş olması, Küba sosyalizmine dair bilinmesi gereken önemli niteliklerden biridir.

Devrimci Yol’umuzda bugün mücadelenin gerekleri yerine getirilirken, Che’nin-Castro’nun birikiminden ve Küba pratiğinden öğrenilmesi gereken çok şey olacaktır. Onlar, eskimiş-çürümüş olanı yıkmakla kalmamış, yeninin inşasında da önemli mesafeler kat etmiş, hacmi küçük ama işlevi büyük bir ada ortaya çıkarmış, umudu tüm halklar adına büyütmüştür.

Şimdi, hep beraber “Zafere kadar daima”/“Kurtuluşa kadar savaş” deme zamanıdır; bu, aynı zamanda Fidel’i yaşatmanın da gereğidir.