Bizimle İletişime Geç

Yolculuk Blog

Siyasal Açmazlar ve Bunalımlar – Volkan Tozan

Wallerstein, geçtiğimiz günlerde uzun süredir yaptığı gibi içimizi rahatlatacak bir çeşit belirleme de bulundu. Esas itibariyle bu belirleme, ’in krizi bağlamında irdelenmekte ve “ bir sistemdir ve tüm sistemlerin bir ömrü vardır; hiçbiri ebedi değildir” formülasyonu ile ele alınmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde Korkut Hoca (Boratav) Wallerstein’in, Samir Amin’in kimi analiz ve önerilerine dair bir makale yayınladı. Uzun bir süredir söz konusu isimlerin dile getirdiği bir takım tespitlerin (kısmen de olsa) kendiliğindenci karakterine vurgular yaptı.

İyi de oldu.

Ancak biz Korkut Hoca’nın bıraktığı yerden alıp, meselenin salt kendiliğindencilik olmayan, yani bir anlamda bunalımları yansıtan yönüne vurgu yapmaya çalışacak ve ülke topraklarına sirayet eden kimi siyasal yaklaşımları da, bu anlamda ele alarak bir şeyler söylemeye çalışacağız.

***

Evet.

Wallerstein haklı. Zira son tahlilde onun, “Kapitalizm bir sistemdir ve tüm sistemlerin bir ömrü vardır; hiçbiri ebedi değildir” yaklaşımının haklılığına diyecek yoktur.

Haklıdır ama, yapısal krizler bağlamında değerlendirecek olursak; sistemin sürdürücülerinin birçok alternatif ile ele aldıkları planlamalarla, krizleri öteleme/aşma anlamında reçetelerini hazır tutmakta olduğunu görürüz. Dolayısıyla ne Kapitalizm’in durağan bir olgu olduğunu, ne de ona temel karakterini veren sınıfsal özelliğini kavramış oluruz.

Krizleri ötelemek!

En basit ifade ile egemenlerin kriz ortamlarını, süreli/aşamalı programlar ve hegemonik biçimlerin dolayımlı stratejileri ile aşmaya çalıştıklarını söyleyebiliriz.. Sonrasında ise, eğer hegemonik biçim kendileri lehine/aleyhine bir seyir izlemişse, süreli ve aşamalı programlar farklı biçimlerde tekrar devreye girer ve yeni stratejilerin belirlenimlerinde önemli işlev görürler.

Marks, Komünist Manifesto’da kapitalizmin durağan bir sistem olmadığını, üretimde dönüşümleri de beraberinde getirdiğine vurgu yapar. Ve konuyu şu şekilde bağlar; “Burjuvazi üretim araçlarını ve dolayısıyla üretim ilişkilerini ve toplumsal ilişkileri sürekli devrimcileştirmeden var olamaz… Burjuvalar dönemini tüm ötekilerden ayırt eden nitelikler vardır: üretimde sürekli dönüşüm, tüm toplumsal kesimlerin kesintisiz sarsıntıya uğratılması, sürekli çalkantı ve güvensizlik.”

İnsanlık tarihine baktığımız zaman toplumların gelişme çizgilerinde, her zaman ve her yerde ileriye doğru geliştiklerini görürüz. Bu bir tür deterministik çizgidir. Bu bağlamda Sosyolojik olarak toplumdaki yapıların farklı yerlerde ve farklı zamanlarda benzer ilerlemeler kaydettiğini de görürüz. Bilinir ki her toplum, diyalektik bir süreç içinde kendi içinde taşıdığı çelişik faktörlerin doğal çatışması nedeniyle farklı bir evreye ulaşır. Dolayısıyla bu çelişik unsurlar nedeniyle o toplum biçiminde, bir sonraki sürecin tohumları da yeşermiş olur. Yeşeren bu ortam ise bir çelişkinin ortadan kaldırılmasının zeminini de hazırlamış olur.

Zemin hazırdır ancak o zemini değerlendirebilecek bir olgu gereklidir.

Zira tüm bu süreçler tamamıyla deterministik bir seyir izlemez. Olaylar ve gelişimler (kendiliğinden) diyalektik bir seyir izlese de, kendi içerisinde bir savaşımı da barındırır. Eskiyen ve yenilmeye mahkum olan ise böylesi süreçlerde direnir ve tüm kozlarını oynar.

Cesurdur. Atılgandır.

Ve ne pahasına olursa olsun tüm gücüyle sahnedeki yerini alır.

Buna bir anlamda var olma/yok olma savaşımı da diyebiliriz.

Kolları Bağlı Kapitalizm mi, Canavar Kapitalizm mi?

Wallerstein’a göre “Kapitalizm’in krizi, kar hadlerinin kalıcı bir şekilde düşmesi ve sonsuz sermaye birikiminin şişmesi, dolayısıyla da eksik tüketimden kaynaklanan nedenlerle muazzam bir kriz ortamında bulur kendini”. Dolayısıyla kriz/bunalım ve buna bağlı toplumsal süreçler güçlenerek gelişmeye başlar. Doğrudur. Doğrudur ancak, egemenler bu durumda kolları bağlı bir şekilde durup beklemeyi mi tercih ederler, yoksa bir çeşit yol arayışına mı başvururlar?

İlgili:  36 yılın ardından 12 Eylül'e bakmak

Sosyolojik olarak ikinci yaklaşım kaçınılmaz olarak devreye girer.

Peki egemenler için böylesi süreçlerde bilinen en somut çözümler nedir diye soracak olursak; Emperyalizm olgusunun ortaya çıkmasından, yeni/yarı sömürge ülke gerçekliğine kadar yaşanan dönüşümlerin bu konuda net bir yanıt verdiğini görebiliriz.
Tıpkı Faşizm olgusunun emperyalist/kapitalist sistemin bir ihtiyacı olarak dışavurması gibi.

Uzun bir süredir yeni Pazar alanlarının oluşturulması bağlamında yaşananlar ise krizi aşma bağlamında uzun süredir uygulana gelen küresel politikaların niteliğini ifade eder.

İşin siyasal denge boyutu ise gaddarlaşan, faşistleşen gericileşen bir süreci de beraberinde getirir ki, bu ise salt kişisel histeriler ile açıklanamayacak denli kapsamlı ve sınıfsal bir özellik haline gelir.

Bizim gibi ülkelerde ise bu durum, en basit anlamıyla iktidarı ile somutlanmış haldedir. Örneğin, iktidarı ile özdeşleşen tekelleşme, sınıf tahakkümünün yoğunlaşması, karların tırmanması, finans kapitalin denetim dışı büyümesi, ekonomilerin durgunlaşması, temsili demokrasinin fiili tasfiyesi, totaliterleşme vb. gibi olguların tümünün bağrında yatan gerçeklik de budur.

Wallerstein parça parça da olsa bir çok ülke de yaşanan ayaklanmaların genel bir ayaklanmaya dönüşeceğini söylerken, Samir Amin ise böylesi kaotik bir durumda sosyalistlerin ve komünistlerin derhal bir Enternasyonal toplaması gerektiğinden bahsediyor. Çözümü ise sihirli bir değnek misali bu önermelerde arıyor.

Ezilen sınıfın örgütlü tüm güçlerinin çeşitli nedenlerle dağıldığı, etkisiz hale getirildiği, ya da liberal saikler dışına çıkamadığı böylesi durumlarda söz konusu pratiklerin oluşma imkanı nedir diye soracak olursak; yanıtımız, tüm bu ifadelerin bir şekilde ütopizm’e evrilen iyi niyetlerin ötesine geçemeyeceği olur.

Bilinir ki hiçbir sistem kendiliğinden yıkılmayacağı için, hiçbir pratik eylem biçimi de kendiliğinden donanımlı/sarsıcı bir etkiye dönüşmez.

Marks bu konuda, nasıl ki toplumlardaki feodal yapıdan kapitalist yapıya geçiş iç dinamikleriyle sağlandıysa, kapitalizmin daha bir üst yapıya iç dinamikleriyle ulaşmayı beklemek yerine topluma müdahale etmek gerektiğini söyler.

Bizler bunu devrimci durumun objektif koşullarının oluşması bağlamında ele alır, tanımlarız.
Toplumsal bir dönüşüm için diğer ve en önemli sayılacak olgu ise subjektif koşullardır ki, bu da devrimci durumun iradi bir şekilde istenilen duruma ulaşma çabası olarak tanımlanır.

Bunun en büyük örneği ise içinde bulunduğumuz 2017 yılında 100. yılını geride bıraktığımız Ekim Devrimi’dir.
Peki Wallerstein ve Samir Amin Leninizm’i unutmuşlar mıdır?
Wallertein’i bir kenara bırakacak olursak (ki hiçbir zaman Marksist olmamıştır) Samir Amin için bunu söyleyemeyiz.

Ancak nasıl tanımlarsak tanımlayalım, tüm bu arayış ve söylemlerin genel anlamda bir bunalımı yansıttığını söyleyebilmek de mümkündür. Mümkündür çünkü küresel anlamda ele alındığında büyük yada küçük ölçekte yaşanan her siyasal gelişmenin ardında bu fasit döngüyü görebilme imkanımız vardır.

Yakın geçmişimizden bugüne uzanan birçok söylem ve pratiğin (ekolojik-demokratik-kültürel devrim metaforları, barışçıl geçiş söylemleri, bir arada yaşam vb. gibi) altında yatan gerçeklik budur.

Türkiye’nin Siyasal Çıkış Bunalımı ve İki Yaklaşım

Ülkemizde ise söz konusu durumun farklı yansımaları ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilmek mümkün. Zira ‘ADALET’ pratiği ile gündeme gelen 2019 hedefli programların benzer etkiler yarattığını da söyleyebiliriz.

İlgili:  Haziran, umudun politikleşme biçimidir - Mehmet Yeşiltepe

Açıkça belirtilmelidir ki bu türden yaklaşımlar toplumsal gelişmelerin çelişkilerle olgunlaşabilme durumundaki iradi müdahale refleksini ortadan kaldıran bir rol oynar. Ve bir çeşit umudun bilinmeze sürüklenmesine neden olur.
Bugün Türkiye’de yaşanan en büyük siyasal yanılgı/yanlış da budur.

İşte tam da yanıt aramamız gereken şey, böylesi siyasal bir atmosfer için de bize sunulan iki yaklaşımdan hangisini kendimize rehber alacağımızdır.

Bu iki yaklaşımdan birincisi kapitalizm içerisinde çatlaklardan faydalanmak ve buna uygun olarak “bekle gör” politikası izlemektir.

Bu politikayı izleyenler genelde gemileri güvenli limanlarda bekletmeyi tercih ederler. Çünkü deniz rüzgarlı ve fırtınalıdır. Böyle bir riske girmenin gereği yoktur. Zararlıdır.

Sosyal demokrasi istenilen düzeyde tavır ve refleks gösterememektedir. Ve asıl olarak o harekete geçirilmelidir ve en azından ona gönül veren bireylerin yürekleri gemlenerek Sosyal Demokrat merkezler devrimci tavır almaya zorlanmalıdır!

Bu hatalı yaklaşımın tavrı siyasal arena da olmamak şeklinde özetlenebilir. Her ne kadar stratejik hedefi “Tarihin pususuna yatmak” olarak tarif edilip “Zamanı geldiğinde o pusudan sürece yön verileceği” olarak ifade edilse de, genel anlamda pusuda uyuyup kalmakla malül bir sürece tekabül etmektedir.

Hatırlanacağı gibi bu düşüncedekiler Haziran direnişi esnasında ve farklı konjonktürlerde Türkiye Burjuvazisi’nden büyük kazan kaldırma ütopyaları üretmişlerdir. Ama üretilen değer distopya ya dönüşünce, dümeni CHP’ye kırmayı tercih etmişlerdir.

Bugün bu yaklaşımın bir diğer örneği ise AKP’nin olayların görünen yüzüyle ön plana çıktığı kadarıyla ABD/AB ile girdiği çelişkili durumdur. Bu bağlamda kimileri ABD/AB ile girişilen düellodan medet ummakta ve bu sürecin AKP’nin ömrünü dolduracak bir finale ilerlediğini ifade etmektedirler.

Bu yaklaşımın pratik anlamdaki tutumu ise ittifaklar başlığı altında kendine yeni yönelimler belirlemektir. Ancak ittifakların esas itibariyle mücadele alanlarından/süreçlerinden oluştuğunu, sisteme muhalif en geniş cephenin olgunlaşabilmesinin tek koşul olduğu unutularak. Bilinir ki ittifaklar, içlerinde devrimci bir dinamizm taşıdığı ölçüde etkili/kalıcı olur. Yoldaşlaşabilmek ve yoldaşlaşma bilincini pratik anlamda hayata geçirebilmek ise ittifakların da, cephe anlayışının da mihenk taşını oluşturur. Ama önemli olan bu ittifak anlayışının devrimci itkisinin, alanda oluşacağıdır.

İki yaklaşımdan bir diğeri de şudur.

Ne yapmak istediğini bilmek!

Süreci doğru kavramak, irade ve bilinçle sürecin çelişkilerini ve devrimci dinamiklerini bulup çıkarmak ve dinamizmi ezilenler cephesinde değerlendirmek.

Bu durumu bir anlamda Marie Curie oranı olarak tanımlayanlarımız da var.

Tonlarca çamurun içerisinden bir gram radyumu çıkarmak Marie Curie’nin devrimci iradesini gösterir. Onun bu bilim alanına ve de insanlığın yararına buluşu Radyum ile girdiği temas nedeniyle ölümcül bir hastalığa neden olmuşsa da, devrimci mücadelede Marie Curie oranı niteliği belirleyen bir değerdir.

Bu duruş aynı zamanda Ne Yapmalı sorusunun cevabını da kendisi bulan bir özelliktir.

Evet. 1 gram radyum tonlarca çamurun içerisinde gizlidir. Tıpkı bu çürümüşlük içerisinde yatan güzelliklerle bezenmiş direniş potansiyelinin bulunduğu gibi aslolan da bu cevheri bulup çıkartmaktır.

Bugün söz konusu yanılgılar içerisinde temel sorun irade eksikliğidir. Ancak buradaki olgu, salt iradecilik (Volantirizm) saplantısı olarak da algılanmamalıdır. Sorun, bilimsel, nesnel olgularla volantrizmi devrimci bir anlayışla birleştirebilme kabiliyetini gösterip gösterememektir.

İlgili:  Bir reklam vesilesiyle başkanlık ve sömürü - Umut Özenç

Türkiye’de açıktır ki özellikle reel sosyalizmin çözülüşü ile başlayan koşullar, güvenli limanlarda, sığ sularda politika yapmayı moda olarak gören bir sürece dönüşmüştür. Bugün içinde yaşadığımız fasit döngünün temelinde de bu vardır demek kimilerine abartılı gelse de, yaşananlar bunun kanıtıdır.

Akıllar tutulmuş, temel referans kaynaklarımız unutulur, yeniyi yakalama telaşı ile kendimizi “geliştirelim” derken, sınıftan/halktan kopuk yalıtılmış siyasal özneler mezarlığına dönmüş durumdayız.

Aksine söylemler değişir, bakış açıları farklı mecralara yön alırken değişmeyen olgunun kapitalizmin sürdürücülerinin sömürüyü bireylerin kılcallarına dek yaygınlaştırdığı görülmüştür.

Yeniden ve yeni bir şekilde üretilmiş “gerçek” ise nesnel gerçeğin üzerini örter hale gelmiş durumdadır.

Ağız dolusu sözlerin söylendiği, tespit ve analizlerin yapıldığı, buna rağmen onca sözün, tespitin ve göstermelik fiilin yaşamdaki yansımasını bulamadığı bir yoksunluktan bahsediyoruz.

Bilinir ki hiçbir söz eylemden kopuk olarak gerçek söz haline gelemez. Bu, yaşama ve bireysel-toplumsal ilişkilere bakış açısının temel devrimci formudur.

“Sınıfların karşılıklı ilişkisini açığa çıkarmak devrimci partinin baş görevidir” diyen Lenin’in kimilerine göre idealize olarak tanımladığı bu duruş, gerçeğin peşine düşmüş serüvencilerin niteliğini betimler.

Sınıfların karşılıklı ilişkisini açığa çıkartmanın tek yolu ise gerçeklerle yüzleşmek ve gerçeğin peşine düşmektir.

Çatlaklardan faydalanma bahanesiyle aslolanın ıska geçildiği değil, bizatihi gizlenmeye çalışılanın açığa çıkarılmasıdır.
Referandum sonuçlarına rağmen odak haline getirilmeye çalışılan sosyal demokrasinin de, emperyalist kamplaşmalardan/hesaplardan medet umarak aydınlamanın ya da kurtuluşun geleceği sanısına kapılan düşüncelerin ve fiiller toplamının da özünde yatan şey sistemin sürdürülebilir olanaklarının yaratılmasını sağlar.

Mahir Çayan Suni Denge için “Emperyalizm’in kitlelerin sosyal patlama safhasına gelmeden durdurulması için ‘ağza bir parmak bal çalmak’ şeklinde özetlenebilecek taktiğidir” der. Devamla olması gereken sınıfsal tepkinin ya da geniş katılımlı halk hareketinin önündeki en büyük engelin bu olduğunu ifade eder. Bu bağlamda bu dengeyi bozacak yegane gücün devrimci örgütlülük olduğunu ısrarla belirtir.

Bugün baştan aşağıya manipülasyonun tüm örnekleriyle karşılaştığımız bir süreç içerisindeyiz Ve bu durum, tam da Mahir Çayan’ın ifade ettiği Suni Denge tespitine denk düşen bir olgudur.

Suni Denge’nin bir diğer özelliği ise muhalefeti de suni hale getirmesidir. Bunu en azından sistemin içerisinde küçük manevralar eşliğinde siyaset yapan Sosyal Demokrasi için açıkça söyleyebiliriz. Ancak bizim derdimiz Sosyal Demokrasi’nin ne yapıp yapmadığından ziyade, Türkiye’de yol göstericilik misyonunu üstlendiğini söyleyenler içindir.
Siyasal bunalımları aşmak mı?

Bu konuda kuşkusuz çokça şey söylenmiş, muazzam bir külliyat ortaya konmuştur.

Referans kaynaklarımızın da ortaya koyduğu gibi siyasal bunalımları aşmak için dümeni sol’dan kırmaktan başka çare yoktur.

Ancak bunu yaparken muhalefeti örgütleyen/örgütlemeye çalışan devrimci güçlerin, suni süreç ve hedefler arasından sıyrılması da bir zorunluluktur. Bu bir anlamda başlangıcın manifestosu ve parolasıdır. Siyasal bunalımları aşmanın ilk adımıdır.

Yeter ki Ne istiyoruz? Sorusuna doğru ve içten bir yanıt arayıp, bulalım.

Sonraki adım Ne Yapmalı? olacaktır ki, bu sorunun cevabı da ilk yanıtın içerisinde gizlidir.

Yeter ki o cevheri bulup çıkaralım!

O zaman ne ütopizme ne de kendiliğindencil yaklaşımlara ihtiyaç kalacaktır.

Yayındayız

Sınıfsal Bakış

Sizin için Önerilenler

Yazarlar

Yolculuk Blog