Bizimle İletişime Geç

Sınıfsal Bakış

Türkiye-Almanya geriliminin ekonomi politiği | Sınıfsal Bakış

Kısa bir süre önce Katar krizi ile ilintili olarak yaptığımız değerlendirmede, yaşanmakta olan - geriliminin de dünya ölçeğindeki paylaşım ve hegemonya savaşından bağımsız olmadığını, meselenin insan hakları savunucuları, tutuklanan yazarlar vb. gibi görünse de bir ekonomi politiğinin olduğunu söylemiştik.

Bilinir ki sermaye düzeninin devamı ve iktidarlarının başarısı, uyguladıkları politikaları tüm halkın çıkarınaymış gibi göstermekten geçer. Haksızlık, eşitsizlik, sömürü ve baskı üzerine bina edilmiş sistemlerde iç politik dinamiklerin gereği olarak dış politikada gerginlikler yaratmak, dış düşman algısı üzerinden milliyetçiliği körüklemek sıkça başvurulan bir yöntemdir. AKP, 15 yıllık iktidarı boyunca bu yönteme giderek artan biçimde başvurmuştur. Ancak bugün gelinen aşamada örneğin Almanya ile yaşanan gerilimi salt iç politik ihtiyaç veya tabanın konsolidasyonu ile açıklamak yeterli olmaz. Çünkü mesele, sıkça rastlandığı gibi bir “it dalaşını” veya manipülasyon amaçlı “gürültü çıkarmayı” aşmış durumda.

Yeni koşullarda rol arayışı

AKP, bugün yaşanmakta olan hegemonya ve paylaşım savaşı koşullarında taşların yerinden oynadığının, 2. Dünya Savaşı sonrası ilişkilenme biçimini tayin eden dengelerin değişmeye başladığının farkında. Dolayısıyla da nitelik belirleyici çatışma ve arayışlar küresel aktörler arasında geçiyor olsa da Türkiye’nin konum ve ilişkilerinin eski düzen koşullarında devam edemeyeceği gerçekliğinden hareket ederek, AKP deyim yerindeyse şansını/koşullarını zorluyor.

Öncelikle bilinmesinde yarar vardır, 1945 sonrasında biçimlenen ABD ağırlıklı dünya henüz yıkılmamış, dolayısıyla da yerine yeni bir dünya kurulmuş değildir. Ancak son olarak ABD Harp Okulu Stratejik Araştırmalar Enstitüsü tarafından, ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) ve ordusundaki kilit kurumlarla istişarede bulunularak hazırlanan 145 sayfalık raporda da belirtildiği gibi ABD, sarsılmış olan dünya liderliğini yitirme aşamasına gelmiş durumda. Suriye’de yaşanan başarısızlıklar da küresel boyutta etkisini hissettirme ve sözünü dinletebilme konusunda yaşadığı gerileme de bunun göstergelerindendir.

İşte bu koşullarda AKP, Türkiye’nin bölgede ABD referanslarıyla da olsa girdiği/geliştirdiği ilişkileri, diğer Ortadoğu ülkelerine nazaran sahip olduğu avantajları değerlendirerek, yeni bir düzenin habercisi olan bu süreçte bilinen tanımları/sınırları zorlayarak insiyatif koyma, hatta rol çalma yollarına başvurabiliyor. Örneğin Erdoğan’ın “Niçin gerilime neden olsun? Bir ülke kendi güvenliği için arayış içindedir. Ortak üretim tercih sebebidir. Konuyla ilgili imzalar atıldı. İnşallah S-400’leri ülkemizde göreceğiz. Ortak üretimle ilgili süreci işleteceğiz” biçimindeki sözleri, değerlendirmemizi doğrular niteliktedir.

Vaktinde İran’a yönelik ambargonun çeşitli atraksiyonlarla (Zarrab meselesi) aşılmaya çalışılması gibi bugün Rusya’yla girilen ilişkiler de bir anlamda Rusya’ya yönelik teknoloji ambargosunu aşmayı bağrında taşıyor ve bu durum, AB’yi de ABD’yi de rahatsız ediyor. Öyle görünüyor ki böyle devam ederse Türkiye’ye de dünya ölçeğinde teknolojiye ulaşma bağlamında kimi sınırlamalar getirilecektir. Dolayısıyla gerilim, insan hakları savunucularının ve gazetecilerin tutuklanması, “imam ajanlar” krizi vb. üzerinden yürüyor gibi görünse de bu, meselenin görünen/dillendirilen yüzüdür. İşin özünü, sınırlarını aşarak kendine alan açmaya çalışan bir yeni sömürge ile ona sınırlarını hatırlatan sömürgeciler arasındaki gerilim oluşturuyor.

AKP’nin antiemperyalist rolü olamaz

AKP’nin, AB veya ABD ile şu veya bu nedenle yaşadığı gerilimlere halklar adına olumluluk atfedilemeyeceği; emperyalist odaklardan demokrasi beklemek nasıl yanlışsa, AKP’den antiemperyalizm beklemenin de o denli yanlış olacağı bizler açısından tartışmasızdır. Yine de konunun şu veya bu şekilde gündeme geliyor olması sebebiyle kısaca kimi doğruları anımsatma ihtiyacı duyuyoruz.

Bunun için öncelikle AKP’nin nasıl bir parti, kimlerin partisi olduğuna bakmak gerekiyor. AKP, doğrudan AB ve ABD’nin desteğiyle sermaye güçleri tarafından kurdurtulmuş bir partidir. Siyasal İslamcı niteliği bu özü değiştirmemektedir. 15 yıllık icraatları boyunca emperyalizme bağımlılığın sürekli olarak artmış olması da bu niteliğinin kanıtlarından biridir.

Antiemperyalizm denince akla ilk gelmesi gereken kural, bir hareketin/partinin antikapitalist olmadan antiemperyalist olamayacağıdır. Yani baskı, sömürü ve talan üzerine kurulu kapitalizmin tüm gereklerini yerine getiren, bir dünya sistemine dönüşmüş ve giderek vahşi biçimler alan bir gücün politikalarının yerel boyuttaki izdüşümü olan AKP gibi yapılar, arada kimi çelişmeler yaşansa da o sistemin karşıtı değil uygulayıcı öznelerinden biri olarak değerlendirilmelidir. Benzer bir değerlendirmeyi kapitalizm-faşizm ilişkisi için de kurabiliriz. Frankfurt Okulu temsilcilerinden Horkheimer’in “kapitalizm hakkında konuşmayanlar faşizm hakkında sussunlar” sözü bu anlama gelmektedir.

Lenin’in emperyalizm tahliline de Dimitrov’un faşizm tahliline de bakıldığında, isabetin sınıfsal değerlendirmeyi zorunlu kıldığını görürüz. Dolayısıyla antiemperyalizm, ABD karşıtlığından veya ABD, Almanya gibi ülkelerle sürtüşmekten, kimi konularda farklı düşünmekten ibaret bir olgu değildir; tersine, tepeden tırnağa sınıfsal bir karşıtlık gerektirir. Bu da ülke karşıtlığı değil sistem karşıtlığıdır; kapitalist üretim ilişkilerinin reddidir.

Yeni düzen oluşumu uzun ve çatışmalı bir süreçtir

Trump’ın seçim sürecinde öne çıkardığı kimi konular, gerek Trump’a yüklenen rol açısından gerekse sürecin ABD’li egemen güçler tarafından nasıl değerlendirildiğine dair yanıltıcı olmamalıdır; ABD’nin, yeni bir dünya düzeninin habercisi olan çatışma, kutuplaşma ve ayrışmaların dışında kalması, emperyalist rolü gereği mümkün değildir. Aksine, seçimlerdeki “Yeniden Büyük Amerika” biçimindeki slogan, tam da buna tekabül ediyor; ABD’nin sarsılan liderliğini yeniden tesis etmeyi ve yeni düzen koşullarında dominant bir rol oynamayı amaçlıyor.

Bugün henüz ipuçlarını gördüğümüz ve adeta “peşrev” aşamasında olan çatışma-ayrışma ve saflaşma süreci, uzun ve zorlu olacaktır. BRICS veya Şanghay İşbirliği Örgütü gibi oluşumlar bir kutuplaşmayı ifade etse de sürecin uzun ve değişken olduğu unutulmamalıdır. Yukarıda sözünü ettiğimiz raporda ABD’nin liderliğinin devamı için “askeri yayılmanın artırılması” sonucunun çıkması, ABD’nin dünya liderliğini kolay kolay bırakmayacağını, bu amaçla askeri avantajlarını kullanarak ısrarcı olacağını gösteriyor. Benzer şekilde, Rusya’nın, Suriye’deki Hmeymim hava üssünü 49 yıl daha kullanmasını öngören anlaşmanın Putin’in onayıyla yürürlüğe girmesi veya Çin’in Cibuti’de üs kurma yönündeki adımı, yeni bir düzenin habercisi olan sürecin etkili aktörlerinin yönelimine dair ipuçlarıdır.

Tekeller, tüm kozlarını oynayarak girdiği bu savaşın sonunda yalnızca birbirini tasfiye etmeyi değil aynı zamanda rant-talan ve sömürü konusunda daha engelsiz-dikensiz bir düzen kurmayı amaçlıyor. Şimdilik süreç tek taraflı, yani yalnızca sermaye güçleri tarafından tayin ediliyor gibi görünse de meselenin bir de emek yani ezilen halklar yanı vardır. Dünya ölçeğindeki baş çelişme olan, emperyalizm ile ezilen halklar arasındaki çelişme giderek keskinleşmektedir. Bunun Türkiye’deki güncel izdüşümü, faşizmle halk arasındaki çelişmedir.  Son olarak Hamburg’ta G-20 zirvesinde ve Türkiye’de Adalet Yürüyüşü’nde ortaya çıkan tablo, ezilenlerin kaderine razı olmadığını/olmayacağını gösteriyor.

İlgili:  ÖSO: Amacımız ABD askerlerini vurmak değildi, bundan sonra Türkiye bağlantı kuracak

Yayındayız

Sınıfsal Bakış

Sizin için Önerilenler

Yazarlar

Sınıfsal Bakış