Bizimle İletişime Geç

Sınıfsal Bakış

Türkiye’de rejim kimlerin yararına, nasıl değişiyor? | Sınıfsal Bakış

Türkiye’de rejim, kimlerin yararına, nasıl değişiyor? 16 Nisan referandumunda, adeta stickerlerle bilboardlar, halkın mütevazı imkânlarıyla devlet imkânları yarıştı ve sonuçta çok parası olup sesi çok çıkanın değil haklı olanın kazanabildiği görüldü. Devlet eliyle YSK üzerinden gerçekleştirilen gasp, beklentilerin aksine moralleri kalıcı biçimde bozamadı. İtiraz, hızla maddi bir güce dönüştü. Ahlaki ve moral üstünlük bariz şekilde ortaya çıktı. Ve milyonlarca insan, gücünü haklılığından almanın anlamını bizzat yaşayarak gördü.

Geçmişte de egemenin yani haksız olanın hilelerine çeşitli biçimlerde rastlandı. Örneğin Menderes dönemindeki 1957 seçimlerinde meşruiyetini bütünüyle yitirmeyi göze alacak boyutta açıktan hile yapıldı, zorlama yöntemlere başvuruldu. Ancak bugüne kadarki veriler 16 Nisan referandumunun daha önceki bütün örnekleri aşan boyutta hile, yolsuzluk vb. açıdan bir özgünlük taşıdığını gösteriyor.

Devrimciler, on yıllardır sistemin sahiplerinin ve onların uşakları konumundaki siyasal yansımaların kirli-çirkin yüzünü anlatmak için çeşitli yöntemlere başvuruyor. Bugün bir bütün halinde yaşanmakta olanlar bu teşhiri çok daha ileri bir noktaya taşımış durumda. Hatta diyebiliriz ki yüzlerce yıllık kamuflajlar, sahte araç ve yöntemler bir anda deşifre oldu. Deyim yerindeyse rıza oluşturma mekanizmaları çöktü. Bu bir paradokstur. Bir taraftan toplumun büyük çoğunluğu geleceksizliğe ve güvencesizliğe mahkûm edilmekte diğer taraftan halkı sisteme bağlayan, meşru görünüm oluşturan kurumlar işlevsizleştirilmektedir.

Bilinir ki bir burjuva partisinin başarısı, kendi programını halkın programıymış gibi gösterebilmesinden geçer. Bugün gelinen noktada rıza oluşturma araçları üzerindeki örtü kaldırılmakta, kime nasıl hizmet ettiği yani sınıfsal niteliği, tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmaktadır. Ancak yine de her şey bitmiş değil. Tersine, ezilenleri/muhalifleri yeni koşullarda daha sert bir mücadele bekliyor. Çünkü bugün bizlerin referandum bağlamında gözlediğimiz haksız-hukuksuz- zorbaca duruş, “Evet”in kazanması durumunda öngörülen devlet biçiminde de vardı. Ve onlar sürecin gerektirdiği donanımı, zor araçlarını hazırlamış durumdaydı. Bu olup biteni ve sürecin hangi yönde gelişeceğini dolayısıyla da sınıflar mücadelesi zemininin neden ısınacağını anlamak, bir yanıyla da rejimin kimler yararına, hangi yönde değiştiğini doğru değerlendirebilmekten geçiyor.

Türkiye’de rejim hangi yönde değişiyor?

Türkiye’de rejim, Erdoğan’ın “Akıncılık günlerinden kalma hayali” çerçevesinde mi yoksa emperyalizmin dolayısıyla da hâlâ masada olan BOP’un gerekleri çerçevesinde mi değişiyor?

Hatırlanacak olursa BOP’ta, içinde Türkiye’nin de olduğu 22 ülkenin sınırlarının ve rejiminin değişmesinden söz ediliyordu. Buradaki değişimi “Akıncılık-şeriat” sınırlarında ele almak eksik olur. Şu ana dek müdahale edilen ülkelerin hemen hepsinin ortak özelliği, sömürü-talan ve yağma anlamında istenen boyutta olmaması ve bu amaç dahilinde bir reorganizasyon gerektirmesiydi. Kapitalizmin tüm ülke nüfusunu sömürü ağının içine dahil edecek boyutta gelişmemiş olması ve kimi ülkelerde şu veya bu oranda uygulanan “kamucu” politikalar, “tam ve kesin denetim, eksiksiz sömürü” bağlamında bir müdahaleyi ihtiyaç haline getirdi.

BOP bağlamlı müdahalelerin tek tek her ülke özgülünde gerekçeleri olsa da Ortadoğu’nun, ulaşım yolları açısından konumu, enerji kaynakları açısından zenginliği vb. genel boyutta toplam bir neden oluşturuyor. Bunun Türkiye’de AKP eliyle gerçekleştirilen boyutunda dinselleştirme, “şeriat mı değil mi” ikileminden öte, asıl olarak sınıfsal bilincin köreltilmesi, itaat ve biat eğiliminin güçlendirilmesi çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Genel anlamda yapılacak müdahalelerde Türkiye’nin örnek model olarak görülmesi, “İslam ülkelerine demokrasi götürmekten” ne anlaşıldığını özetliyor. Daha da özetleyerek söylersek BOP, ülkelerin tam denetime, talana ve yağmaya açılmasıdır. 16 Nisan referandumu ile cumhurbaşkanının aynı zamanda parti başkanı da olması, monarşiden veya krallıktan öte bir kabile ilişkisini anımsatmakta ve sonuçta toplumla beraber ülke imkânlarını emperyalizmin hizmetine sunmayı amaçlamaktadır. Böyle bir değişimin, neden BOP’un gereği olarak 15 yıldır AKP eliyle adım adım örgütlenmekte olan rejimin finali olduğunu anlamak için, en genel nitelikleriyle BOP’u ve yeni sömürge-emperyalizm ilişkilerinin gereğini anımsamak yeterlidir.

Sermayenin iştahıyla örtüşen başkanlık

TÜSİAD’tan MÜSİAD’a ve TOBB’ye kadar sermayenin hemen tüm kesimlerinde “İstihdamda esnekleşmenin önündeki en büyük engel olarak görülen kıdem tazminatının fona devri dahil ‘yapısal reformların’ yürürlüğe koyulması, sermaye hareketlerini hızlandıracak bürokratik engellerin azaltılması” bağlamında başkanlığa dair desteğin ve olumlu beklentilerin olduğu, verilen demeçlerden rahatlıkla gözlenebiliyor. Mesela TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun “Referandum sonucunda hayata geçirilecek yeni sistemle güçlenen ve hızlanacak olan yönetim şekliyle daha hızlı kararlar almak ve icraata geçirmek mümkün olacaktır. Devletteki çarkların hızlanmasını ve bunun özel sektöre olumlu yansımasını bekliyoruz. Referandum sürecinin tamamlanmasıyla önemli bir belirsizlik geride bırakılmıştır. Özel sektörümüz bundan sonra önünü daha rahat görebilecek, daha rahat risk alarak yatırım yapabilecektir.” biçimindeki ifadesi, patronların başkanlığa desteğinin nedenini açık biçimde ortaya koyuyor.

Buna rağmen, hangi bağlamda söylendiğine bakılmaksızın örneğin Fransız siyaset bilimci Defarges’in “O zaman geriye ya iç savaş ya da onun (Erdoğan) öldürülmesi kalıyor” biçimindeki sözlerinin, emperyalizmin başkanlığa dair duruşunu yansıtıyormuş gibi öne çıkarılması, en hafif ihtimalle sınıf ilişki ve çelişmelerinden bihaber olmaktır.

AB ve ABD’nin başkanlığa yaklaşımı

Amerikan basını, Trump’ın Erdoğan’ı aradığında neden demokrasi vurgusu yapmadığını soruyor. Doğrudur sorar; ancak Amerikan basınının bu soruyu sormuş olması, Trump’ın ve ABD politikalarının niteliğini, dolayısıyla da Erdoğan’ı arama nedenindeki asıl amacı değiştirmiyor. Nitekim Trump’tan önce Dışişleri Bakanlığı’ndan AGİT ön raporunda yer alan referandum usulsüzlüklerinin altını çizen, tebriksiz bir açıklama yapılmıştı. Bunu nasıl okumak gerekiyor? Kimilerinin sıkça yaptığı gibi hemen bir Beyaz Saray-Dışişleri Bakanlığı çelişmesi mi aramalı, yoksa “her ikisi de rolünü oynamıştır” denilerek bu yaşananlar, birbirini tamamlayan bir çeşit görev paylaşımı olarak mı görülmelidir?

Mevcut resmi Pentagon, CIA vb. ilişkilerine kadar büyüterek söylersek, özellikle geçiş dönemlerinde, bir önceki başkan ve çalışma arkadaşlarından kalma kadrolarla kimi yaklaşım farklarının hatta sınırlı gerilimlerin olması normaldir. Bu, ABD’nin niteliğini, politikalarını değiştirmiyor.

Kısacası, Türkiye’de referandumdan tek adam diktatörlüğünün çıkması ABD’yi rahatsız etmez; tersine Ortadoğu’da beraber çalışmak, demokratik ilkelerin gerekleri üzerinden atlayarak hızlı karar almak ABD’nin tercih edeceği bir durumdur. Bu nedenle iktidarın meşruiyeti açısından Dışişleri, AGİT raporunun altını çizer, Trump ise Ortadoğu’daki acil meseleler için Erdoğan’ı tebrik eder. Olgunun özü budur.

Özetle söylersek gerek AB gerekse ABD, dünya ölçeğindeki emperyalist politikalarının meşruiyeti açısından demokratik bir vizyona ihtiyaç duyar. Bu nedenle de bir taraftan emperyalist işgaller, sömürü ve saldırılar devam ederken diğer taraftan çeşitli bağlamlarda insan haklarına, demokrasiye yer veren bir dil kullanılır.

Ne yapmalı/Nasıl yapmalı?

Bugün gelinen aşamada hesaplaşmanın boyutu, başkanlığı reddetme üzerinden başlayan mücadele ve itiraz, AKP’nin 15 yıllık icraatının sonuçları ile hesaplaşmaya dönüşmüş durumda. Bu, aynı zamanda “Kimlerle, kime karşı, nerede ve nasıl mücadele etmeli; ne yapmalı/nasıl yapmalı?” sorusuna yanıt için bir yol gösteriyor. Örneğin kendi iç çatlaklarının, fay hatlarının harekete geçip onları çökertmesini mi bekleyeceğiz? Veya ABD- AB gibi yapılarla aralarındaki çelişmelerde kaybedecekleri varsayımıyla hareket edip, mücadele stratejisini bunun üzerine mi kuracağız; yoksa kendi programımız, mücadele hedeflerimiz ve dolayısıyla da müttefiklerimiz mi olacak? Diğer bir ifadeyle yaşananlar bir çeşit darbe ise, buna karşı kimlerle, nerede ve nasıl mücadele edeceğiz; bunun araç ve yöntemleri ne olacak?

Gerçekte halk kesimlerinin AKP karşısında sağladığı başarı, sayısal olanı aşan çeşitli boyutlarda bir kazanımdır. “Hayır” bir örgütsel formdan çok bir itiraz ve alternatif iradesi olarak düşünülmelidir. Bu irade, bundan sonra üretilecek politikalara da yöntem ve araçlara da yansımalıdır.

Ortada kolektif bir enerji, birbirini çoğaltarak büyüyen doğurgan bir toplam var. Ezilen ezilene yaklaşırken aynı zamanda bir toplam halinde düzenle aralarındaki mesafe büyüdü. Gezi’den de bilinen, 7 Haziran ve 16 Nisan’da güncellenerek yeniden üretilen bu kolektif zeminin bağrında taşıdığı potansiyel imkânlar, arayışın ve çözümün anahtarı, izlenecek yolun ipucu olarak görülmelidir.

Referandum sürecinde sahada oluşan çeşitliliğin boyutu, bugünkü arayışlara bir engel değildir. Aksine çözüm ve devamlılık arayışlarında nasıl bir iz sürmek gerektiğinin pratiğidir. Bugün Haziran Meclisleri deneyimini de içerecek şekilde birleşik mücadelenin mümkün olan en geniş zeminde acil talepler etrafında örgütlenmesi, 2019 eksenli, başkanlığı meşrulaştıracak türden tartışmaları anlamsız kılacak, mücadeleyi doğru-gerçekçi bir zemine çekecektir.

Sınıfsal Bakış

Sınıfsal Bakış