Bizimle İletişime Geç

Yolculuk Blog

Uçuruma sürüklenen bir ülke ve olası yanılsamalar – Umut Özenç

Züccaciye dükkanındaki fil hikayesini bilirsiniz. Şaşkın bir fil dükkanın içinde dönüp dururken ne var ne yoksa kırar. Etraf hassas cam eşyalar ile dolu iken, ağır, hantal bir canlı trajikomik bir şekilde dar alanda yol almaya çalışıyordur. Bir şeyi kırdığında hemen ondan uzaklaşmak ister, öbür yana döner, ne var ki ne tarafa dönerse dönsün cam vazolar, bardaklar, tabaklar gürültü ile yere düşüp kırılmaya devam eder.

Freni boşalmışçasına yokuş aşağı ilerleyen Erdoğan’ın içinde bulunduğu gerçeklik de bu olsa gerek. Yaptıkları ile bir yandan kendisini bir çeşit cendereye sokan muktedir, bir yandan da ülkeyi felaketlere sürükleyecek adımlar atıyor. Her ne kadar yıpranma payını azaltmaya çalışsa da, telaşlı ruh hali verili koşulların getirmiş olduğu sıkıntılar ile birlikte kaotik bir sürecin izlerini taşıyor.

Örneğin, Hollanda ile hiç beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan gerilimin bütünsel anlamda Avrupa’nın/AB’nin sert tepkilerine neden olduğu ortada. Muktedir’in kendi kitlesini domine etmesinin yanında emperyalist projelerden efelenerek pay kapmaya ya da masalarda güçlü kozlarla yer almaya çalışmasının ise bir kıymeti harbiyesi yok. İyice çıkmaza giren emperyalist/kapitalist sistemin yaşadığı kriz küresel düzeyde taşların yerinden oynamasını beraberinde getirirken; desibel yükseltmenin krizi aşma bağlamında yön açıcı etkisinin olmadığını söyleyebilmek mümkün. Öyle ki Neo liberalizmin başat rolü oynadığı sürecin dengeleri bozulmuş ve taşlar yerinden oynamışken, herkes masaya güçlü kozlarla oturmak zorunda. Bu anlamda Türkiye gibi gücü sadece işbirlikçilikle malul olan bir ülkenin böylesi hezeyanlı ve de çalkantılı bir süreçten yara almadan çıkması neredeyse imkansız.

Tam da böylesi bir dönemde, bir yandan da iç hesaplaşmalarla boğuşan Türkiye, ses perdesini yükselterek, oyunda bende varım demeyi tercih ediyor. Ancak özellikle dış politikadaki belirsizlik her adımda onun afallamasına neden oluyor.

Tüm kartlara oynamak, nereye kadar?

Yunanistan’dan İran’a kadar tüm ülkelerle yoğun bir itilaf hali yaşanıyor. Adalar üzerinden yaşanan gerilim ise Türk Genel Kurmay Başkanı’nı dahi birebir tehdit pozisyonuna sokuyor. Kıbrıs Türk’leri ise adeta Türkiye’nin 1974’te başlattığı müdahaleye lanet okuyacak pozisyona gelmiş durumdayken, KKTC hükümeti neredeyse Güney ile anlaşmayı tercih ediyor. KKTC Cumhurbaşkanı’nın ülkede bulunan Türk asker gücüne ilişkin bir anlamda “Yeter” demesinin, ilerleyen süreçte Türkiye’yi derinden etkileyecek bir anlamı olduğunu söyleyebiliriz.

AB bağlamında tüm ülkelere efelenmeyi tercih edenler, Almanya’ya Nazi, tüm Avrupa’ya ise Faşist tanımlamalarıyla meydan okuyordu. Ama bu blöf karşısında öyle bir rest hali yaşanıyordu ki, hemen her şeyi 15 Temmuz ile dizayn etmeye çalışanlar, Almanya’nın “Darbe ile FETÖ arasında hiçbir ilişki bulamadık” açıklamalarıyla duvara çarptıklarının farkına varıyordu. Ama her şeye rağmen kuyruk dik tutulmalı, ses daha da gürleştirilmeydi.

Nitekim böyle de oldu.

Alman Gizli İstihbarat şefi Kahl’ın “Darbe’nin arkasında Cemaat yok. Darbe bahane. Gülen Hareketi ise sivil bir din hareketi, terör hareketi değil” açıklamasının ardından Merkel’e Nazi benzetmesine devam eden hükümetin Almanya’dan sert cevaplar almaya devam ediyor oluşu, bir yandan da panik havasının yükselmesine neden oldu.

Dış politikanın iflası ise Türk Bakan’ların memleket dışına dahi çıkamadığı süreci beraberinde getirdi.

Kahl’ın açıklamasının ardından ise ABD Kongresi İstihbarat Komitesi sorumlusu Nunet “Darbe girişiminde Gülen Hareketine dair bir kanıt bulamadım” diyordu. Nunet, aynı zamanda Türkiye’nin Suriye ile ilgili politikasına dair “Türkiye ile ilişkilerimiz gergin. IŞİD’i Irak ve Suriye’den çıkarmaya çalıştıkça Türkiye bölgede daha da zorlanacak” diyerek adeta pimi çekilmiş bombayı Türkiye’nin kucağına bırakıyordu.

Rakka operasyonu ve Fırat’ın düşen kalkanı

Dış politikanın iflası denilebilecek süreç ise esas itibariyle ABD’nin Rakka operasyonunda YPG’ye verdiği olağanüstü yetkiydi. Peşmergeler ile birlikte hareket eden YPG’nin bölgede esas muharip güç olarak tanımlanması ise dimyata pirince giden Türkiye’nin elindeki bulgurdan olmasına neden oldu. Zira ABD ilerleyen süreçte PKK ve KDP’yi ortaklaştıracak planlamalara zemin hazırlarken bu planların arkasında durduğunu da açıkça ilan etti.

Ortadoğu ile ilgili diğer bir konu ise Mısır. Bugünlerde Mısır ile ilgili ABD’nin ajandasındaki yoğunluk ise Erdoğan’ı bir başka alanda sıkıştıracak türden adımlar atılacağına işaret ediyor. Mısır devlet Başkanı Sisi, Trump ile Beyaz Saray’da bir araya geldi. Sisi, Trump’ın ABD’de ilk defa Beyaz Saray’a gelen Müslüman bir ülkenin devlet lideri. Beyaz Saray’da yapılan toplantının en önemli konusu ise Müslüman Kardeşlerdi. Sisi bir süredir Beyaz Saray’dan Müslüman Kardeşler’in terör örgütü olarak ilan edilmesini istiyordu. Eğer ilerleyen günlerde buna dönük bir adım atılırsa, Müslüman Kardeşlerin Dünyadaki en büyük destekçisi Erdoğan’ın başının belaya girdiği başka bir alan da yaratılmış olacak. Kaldı ki ABD’de bu yönde karar alabilecek mekanizmaların başındaki isimlerin başında Steve Banon geliyor. Banon uzun süredir Müslüman Kardeşler’in terörist ilan edilmesini istiyor. Banon bilindiği gibi Trump’ın en önemli danışmanlarından biri.

ABD/AB ile Türkiye arasında yükselen çatışmanın kısa sürede frenlenebileceğine dair bir ibare görünmüyor. Her ne kadar Suriye’de askeri havaalanının ABD tarafından TomaHawk’larla vurulması bir yakınlaşma halinin oluşmasına neden olsa da gerilimin çeşitli biçimlerde inişli/çıkışlı bir şekilde süreceğini söyleyebiliriz.

ABD’de tutuklanan Reza Zarrab’ın kurtarılması için elinden geleni yapan Erdoğan, bu anlamda bir miktar yol almış gözükse de, Halkbank yöneticisi Mehmet Hakan Atilla’nın ABD’de gözaltına alınıp tutuklanmasıyla birlikte kendisini yeni bir girdaba süreklenir buldu. Bilindiği gibi Reza Zarrab, rüya takım olarak nitelendirilen savunma avukatlarının arasına geçtiğimiz ay çok önemli iki ismi katmıştı. Bunlardan ilki eski Başsavcı Preet Bharara’nın görevden alınmasının sonrasında yerine getirileceği iddia edilen Marc Mukasey’in babası ve eski Amerikan Adalet Bakanı Michael Mukasey idi. Zarrab’ın savunma ekibine katılan bir diğer isim de eski New York Belediye Başkanı Rudolph Guiliani oldu.

Hatırlanacağı gibi geçtiğimiz günlerde savcılığın iki ismin savunma ekibine katılmasına yönelik mahkemeye yaptığı itiraz sonucu bu isimler ifşa olmuştu. Savcılık bu isimlerin aynı zamanda davanın karşı tarafı olan finans kurumlarının da avukatlıklarını yapmış olduklarını, bu sebeple Zarrab’ın savunma ekibinde yer alamayacaklarını iddia etmişti. Buna karşın Zarrab’ın mevcut avukatları ise Mukasey ve Giuliani’nin duruşmalara katılmayacaklarını ve yardımcı bir rol üstleneceklerini belirtti ve mahkeme hakimine “Bu iki avukat sizin karşınıza çıkmayacaklar. Duruşmalara bile gelmeyecekler” demişti.
Bu esnada New York Times Gazetesi de Giuliani ve Mukasey’in Türkiye’ye gidip, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Zarrab davasını konuştuklarını iddia etti.

New York Güney Bölgesi Başsavcılığı, geçtiğimiz günlerde New York Times gazetesinin “Giuliani ve Mukasey Erdoğan’la Türkiye’de Zarrab davasını konuştu” iddiasını ise doğruladı. Erdoğan’ın çabası ise bir anlamda davanın kendi selahiyeti açısından bir an önce lehine sonuçlanmasıydı. Bu anlamda daha öncesinde Obama ile temaslarda bulunan Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun önemli bir mesai harcadığı da biliniyor.

Halkbank genel müdür yardımcısı Atilla’nın ABD’de tutuklanması 17 Aralık’ta ortaya çıkan hırsızlığın devamlılığını ifade etmekle birlikte söz konusu yolsuzluk operasyonunu salt FETÖ ile açıklamaya kalkan Erdoğan’ın bu beladan kurtulamadığını ifade ediyor. Dolayısıyla bu tutuklama ve soruşturmanın Erdoğan’a kadar uzanacağını bilmeyen dahi kalmadı. Zira tüm bu yolsuzluk sürecinde Hakan Atilla, Rıza Sarraf ve Erdoğan ilişkileri tutanaklar ve delillerle ispatlanmış durumda.

Bunun yanında Hakan Atilla’nın tutuklanmasının ardından Kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, Halkbank’ın kredi notunu olası bir indirim için gözden geçirmeye aldığını açıkladı.

Hatta ABD’li neo con Yazar Michael Rubin, Atilla’nın tutuklanmasının ardından attığı tweet ile ilerleyen süreçte ki davanın bir sonraki tutuklusunun Bilal Erdoğan olacağını ifade ediyor. Bu olayı en azından Erdoğan ve ailesi için ABD’den yükselen ciddi bir tehdit olarak algılamak gerekiyor.

***

Bir yandan da Rusya ve İran üzerinden şekillenen yeni gelişmelere bakmak lazım. Her ne kadar Rus Büyükelçi Karlov’un bir polis tarafından suikastle öldürülmesinin ardından Erdoğan’ın Rusya politikasında Putin’in sözünden çıkmadığını görmeyen yok. Bu durum İran ile yakınlaşmanın zeminini de bir nebze olsun yaratmıştı. Ancak İran ile ikili anlaşmalar vb gibi önemli bazı hamleler içerisine giren Türkiye’nin hevesinin kursağında kalmış olduğunu söylemekte yarar var.

Neden mi?

Çünkü tam İran’la yeni bir atmosfer tesis edilmişken ilişkilerin yeniden donuklaştığı bir süreç te başlamış oldu. Hatırlanacağı gibi Erdoğan’ın 13 Şubat günü Bahreyn’de “Birileri hem Suriye’nin hem Irak’ın bölünmesini istiyor. Irak’ın bölünmesi çalışmasını yapanlar var. Oradaki mezhebi, etnik mücadele, çünkü orada da bir Pers milliyetçiliği olayı var. Bu Pers milliyetçiliği olayıyla da orada bir bölünme söz konusu. Bunların önünü kesmemiz gerekiyor” ifadeleri, İran’ın sert tepki vermesine yol açmış ve gerilim yeniden doruk noktasına ulaşmıştı. Akabinde İran Dışişleri “Bölgedeki terörist grupların gizli veya açık şekilde desteklenmesi ve kullanılması, komşu ülkelerin toprak bütünlüğü ve egemenlik haklarına saygı gösterilmemesi, bölgedeki istikrarsızlığın sürmesine neden olup kaygı vericidir” açıklamasında bulunarak, Türkiye’yi IŞİD ve El Nusra destekçiliğiyle suçlamıştı. Ve ileriye dönük kimi ticari yatırımlar çok kısa bir süre içerisinde İran tarafından askıya alınmıştı.

Münih’te yapılan güvenlik zirvesi ise hem İran’a karşı ABD liderliğindeki bölgesel ittifakın ağız birliğiyle İran’a yüklenmesini sağladı, hem de İran ve Türkiye arasındaki özel gerginliğin büyümesine yol açtı.

Nükleer anlaşmayla birlikte İran’a uygulanan ambargonun kalkmasına yönelik adımlar Türkiye-İran ekonomik ilişkilerinde umutları güçlendirmişti. Dolayısıyla İran’ın bloke edilen petrol paralarının serbest bırakılmasıyla milyarlarca dolarlık yatırım projeleri ve yeni kalkınma hamlesinin gündeme gelmesi ise Türkiye’de iş dünyasını heyecanlandırmış, zaten ciddi bir ekonomik kriz ile karşı karşıya kalan Türkiye’ye soluk aldırma alanı olarak düşünülmüştü.

Hatta bu yakınlaşmadan heyecanlanan bir başka sektör ise turizmcilerdi. Ambargonun sürdüğü 2010 yılında dahi Türkiye’ye gelen İran’lı turist 1 milyon 885 bindi. Şimdi İran’ın refah düzeyinin yükselmesi, halkın tüketim ve harcamalarının artmasıyla Türkiye’ye gelecek İranlı turist sayısında artış beklentisi yükselmişti.

Ancak bu beklentiler de kısa sürede suya düştü. Erdoğan’ın söz konusu konuşmasının ardından ilk olarak 25 Şubat tarihinde yapılması planlanan Tahran Türk-İran İş Forumu iptal oldu. İran’ın bu tepkisi aynı zamanda Türkiye ve İran arasında 15 milyar dolarlık bir ekonomik işbirliğinin sona ermesine de neden oldu.

Rusya ile yakınlaşma halen devam ederken İran ile yaşanan gerilim ilerleyerek devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde Dışişleri Bakanı’nın İran sınırındaki 3 milyon mültecinin Türkiye’ye sokulacağı konusundaki açıklamaları karşısında yaşananlar da bunun ifadesi. İran Dış İşleri konuyla ilgili “Türkiye yalan söylüyor. Böyle bir durum söz konusu değil ve Türkiye’nin ne yaptığını anlamak çok güç” ifadeleri gerilimin halen sürdüğüne işaret ediyor.

***

Rusya ile Suriye üzerinden yaşanan YPG gerilimi ise giderek sıkışan Erdoğan’ın bir başka korkulu rüyası oldu. YPG’nin kontrolündeki Afrin’de Rus askeri üssü kurulacağı iddialarını Moskova yalanlasa da, Rus askerlerinin Halep’teki Newroz kutlamalarında YPG ve YPJ flamaları ve armalarıyla fotoğraflarının yayımlanmasının ardından açıklama yapan Erdoğan’ın hüzünlü bir ses tonuyla “üzgünüz” demesi ise oldukça manidardı.

Bilindiği gibi PYD ve silahlı kanadı YPG güçleriyle Rusya arasındaki temaslar, terör örgütü IŞİD’e karşı işbirliği kapsamında Eylül 2015’te başladı. Bu anlamda ilk görüşme Suriye’de Rus askeri uzmanlar ve örgüt temsilcileri arasında yapıldı.2. görüşme ise PYD / YPG üst düzey yöneticileri ile Rus yetkilileri arasında, Ekim 2015’te Rusya’da yapıldı. Aynı ay içinde Lazkiye’de Rus askeri yetkilileri, Suriye rejimi temsilcileri ve PYD yetkilileriyle katılımıyla 3. görüşme yapıldı. Ruslar, PYD/YPG’ye silah ve mühimmat yardımı yapmayı teklif etti. Askeri görüşmelere eş zamanlı olarak 3’üncü Kürt Konferansı Moskova’da yapıldı.

Bu gelişmelerin ardından Suriye rejiminin elinde bulunan Rus yapımı ‘gece görüş sistemleri’, Suriye’de El Hol’de IŞİD’de karşı gerçekleştirilen operasyonlarda kullanılmak üzere PYD / YPG’ye teslim edildi.

PYD ile Rus yetkililer arasında Kasım 2015’in ilk haftasında Suriye’de 4. görüşme yapılmasının ardından ise Suriye, Ecnihad El Şam firmasına ait bir kargo uçağı ile Rus yapımı tank ve havan mühimmatı içeren kargolar Qamışlo Havaalanı’na ulaştırıldı. Askeri malzemeler birkaç gün rejimin kontrolünde kaldı ve sonra PYD/YPG güçlerine teslim edildi. PYD, mühimmatı Qamışlo/Himo bölgesine nakletti.

Aralık 2015 sonunda yapılan 5. görüşmede IŞİD’e karşı ortak operasyonel birlik oluşturulmasına karar verildi. Ruslar Haseke bölgesindeki YPG güçlerinin de silahlandıracağı sözünü verdi. Bu toplantı sonrası Halep-Şeyh Maksut ve Afrin bölgelerindeki YPG Güçlerine helikopterlerle silah ve mühimmat yardımı yapıldı.

5 aylık görüşme trafiği neticesinde Rusya ile PYD arasındaki işbirliği devamlı hale getirildi. PYD/YPG güçlerine eğitim vermek üzere 22 Rus uzman asker, 14 Ocak 2016’da Qamışlo Havaalanı’na geldi. Rus subaylar, Qamışlo, Girê Spî ve Kobanê’yi gezerek PYD’nin ihtiyaçlarını tespit etti. Bu doğrultuda silah ve mühimmattan oluşan yardımlar, bu ayın ikinci haftasında Girê Spî ve Ayn İsa’daki PYD/YPG güçlerine verildi. PYD’nin askeri güvenlik teşkilatı (REL) mensuplarının Ruslar tarafından askeri ve istihbari olarak eğitilmeleri kararlaştırıldı. Rus Strela füzelerinin kullanımı amacıyla 15 YPG’linin eğitim almasına da karar verildi.

Rusya’nın Afrin’deki varlığı, YPG ile Suriye’de faaliyet gösteren Rus askerleri arasındaki anlaşmaya dayanıyor. Anlaşma, terörle mücadele işbirliğini, Rus askerlerin YPG birliklerine modern savaş eğitimi konusunda yardım etmesini ve Rus birlikleriyle doğrudan iletişim noktası kurulmasını kapsıyor.

Erdoğan’ın “El Bab’dan sonra sıra Münbiç’te” açıklaması sonrası gözlerin çevrildiği bölgede ise bugün ilginç gelişmeler yaşanıyor. ABD ve Rusya’ya bağlık birlikler Münbiç’in kenar mahallelerinde devriye gezmeye başlamış durumda. Bu gelişme, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana savaş alanında süpergüçler arasındaki en yakın işbirliği olarak ifade ediliyor. Bu süreç ne kadar devam eder belli olmaz ancak her iki kutbun da Münbiç operasyonunda Türkiye’nin yer almayacağına dair kafaları net gibi gözüküyor.

AKP’nin borazanı Abdülkadir Selvi ise bu gelişmeyle birlikte kendi köşesinden açıkça şunları dile getiriyordu.

“Ankara’ya, ABD ile Rusya’nın Menbiç konusunda anlaşmaya vardıkları yönünde haberler geliyor. Rusya tarafından yapılan açıklamada, YPG’nin Menbiç’i rejim kuvvetlerine devredeceği belirtilmişti. Bu açıklamadan kısa bir süre sonra Menbiç’in batısı Suriye rejimine devredilirken, temel ihtiyaç malzemelerini taşıdığı belirtilen Rus ordusuna ait konvoy Menbiç’e girdi. Menbiç’in doğusunda ise başka bir gelişme yaşanıyor. ABD bayrağını taşıyan zırhlılardan oluşan askeri Konvoy, Menbiç’in doğu tarafının güvenliğini üstlendi. Bu durum Ankara’da, Türkiye’nin Menbiç’e girmemesi için ABD ile Rusya anlaştı şeklinde yorumlandı. ABD ile Rusya’nın Türkiye’nin en son geldiği nokta olan El Bab’da kalması, daha ileri bir noktaya ilerlememesi konusunda uzlaşmaya vardıkları şeklinde değerlendirildi.”

Görülüyor ki Türkiye’nin El Bab’dan sonra hedeflediği senaryoların çok uzağında bir gerçeklik yaşanıyor. Tüm bu gelişmeler karşısında Fırat Kalkanı’nın ve Menbiç üzerine kurgulanan atraksiyonların karşılığının en azından şimdilik bir bardak soğuk suya eşdeğer olduğu görülüyor.

***

Yukarıda da ifade edildiği gibi ABD/AB ile Erdoğan arasında yükselen bir gerilimden bahsedebilmek olası. Bu durum ciddidir ve salt birbirlerini yemezler diyerek üstünden atlanabilecek bir olgu da değildir. Söz konusu gelişmeler bizi her ne kadar ilgilendirmese de sosyolojik varlığı bağlamında dikkatle izlenmesi gereken gelişmelerdir. Ancak yaşananları ciddiye almak ile birlikte her gerilimden çıkar damıtmaya çalışan anlayış ve yaklaşımlardan uzak durmalıyız.

Evet. Görünen o ki, Erdoğan ve şürekâsı bir anlamda zor durumdadır. Bugün tıpkı Arap Baharı teraneleriyle Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren gelişmelerin ön adımlarını izliyor da olabiliriz. Gelişmeler tam anlamıyla böylesi bir sonuca ulaşmayacak olsa da, Saddam ve Mübarek refleksi denebilecek bir vazgeçme sürecine gelindiği tespitini yapanlara kuşkusuz kulak kabartmak gerekir. Ama bu durum devrimciler için asli değil aksine tali gelişmeler olarak okunmalıdır.

Çünkü taşların böylesine yerinden oynadığı bir dönemde direkt kesinlemeler yapmak yanılgı ihtimalini gündeme getirebilir. Bu nedenle ortalık yangın yerine dönmüşken her gelişmeyi dikkatle ele almak ve ona göre konum almak gerekir.

Peki tamda böylesi kaotik bir ortamda ne yapmalı?

İşte bu koşullarda referandum süreci içerisinde yoğun bir politik atmosferin içindeyiz. Her yerde 16 Nisan konuşulur hale gelmişken, iktidarın saldırıları karşısında geri adım atmayan Hayır cephesinin anlamlı/kıymetli çalışmaları politik atmosferin başat rolü durumuna gelmiş.

İşin sevindirici boyutu da bu!

Ancak henüz belirsizliğini koruyan bir sürecin arifesinde olduğumuz da muhakkak. Bu belirsizlik ise genel anlamda 16 Nisan ve sonrası için. Kuşkusuz Türkiye’nin geleceğini belirleyecek olan bu sürece dair birçok değerlendirme de mevcut. İç savaş senaryolarından tutalım da, ABD ve Batı emperyalizminin yükselteceği gerginlik ile Erdoğan’ı tamamen kontrol altına alacağı ve özellikle Ortadoğu bağlamlı süreçte TSK’yı muharip gücü olarak oradan oraya koşturacak ve adeta özel birlik haline getireceğini söyleyenler de mevcut. Türkiye’nin tam da ilişkiler normalleşmişken yeniden bir anti-İran anlayışıyla hareket ediyor oluşuna baktığımızda bu olasılık yüksek gibi görünüyor. Hele ki ABD’nin Şeyrat Hava Üssü’nü vurmasının ardından Türkiye’nin yaptığı açıklamalara baktığımızda Suriye’de karşı karşıya kaldığı sıkışmışlığı kullanmak için elinden geleni yapacağını söyleyebilmek mümkün. Ama bu seferde karşısında ilişkilerini normalleştirdiği Rusya çıkacaktır!

Evet. Kimileri ise özellikle bu sürecin sonunda AKP’nin ipinin çekileceği ve kurulacak yeni bir siyasi odak ile yeni sürecin dizaynına başlanacağı doğrultusunda değerlendirmeler yapıyor. Bunların hepsi birer olasılık. Ve tüm bu olasılıklar dışında daha birçok şeyi öngörebiliriz. Ama aslolan, özellikle devrimci birikim ve muhalefetin olgular karşısındaki beklentileri ve hedefleridir. Edilgenlik ve kendi özgücü dışında gerçekleşebilecek olasılıklardan medet umma halinden uzak durmak ise bir kimlik gereğidir.

Aksi duruş “ne olursa olsun AKP ve Muktedir’den kurtulmalıyız” yaklaşımıdır. Ve başta emperyalist merkezlerden medet umma anlayışının dışavurumudur. Tehlikelidir ve toplumsal muhalefeti de, enerjiyi de kesintiye uğratabilecek bir potansiyele sahiptir.

Doğrudur.

Tüm bu verili koşullar içerisinde özellikle Türkiye burjuvazisi, uyum sağlayabileceği Yeni Osmanlı projesinin de, siyasal bloklaşmanın da Türkiye toplumuna fazlasıyla geri ve dar geleceğini biliyor. Her ne kadar “kazan kazan” anlayışıyla ellerini ovuşturuyor olsa da, varolan nesnel duruma karşı alternatif hazırlamak zorunda olduğunu da seçenekler arasında tutuyor olabilir. Bu, aynı zamanda projenin durdurulması için arayış demek. Aynı mantık biraz daha karmaşık nedenlerle güçlü emperyalist merkezler için de geçerli. Bunu da anlayabiliriz.

Hatta egemenlerin bu bağlamda toplumsal bir enerjiye gereksineceklerini de söyleyebiliriz. Şu anda bu toplumsal enerjiyi sınırlayacak, istedikleri ideolojik-siyasal kanallardan akmasını sağlayacak mekanizmaları kurmaya çalışıyorlar. Çalışıyorlar ama ortada belirgin bir aktör de yok. Dolayısıyla kapitalizmin karakteristik özelliği olarak her yerde giderek derinleşen ve boyutlanan bir kriz, bir çıkışsızlık yaşıyor. Kendilerine göre alternatif ne olur ne olmaz bilemeyiz ancak, Erdoğan’lı, Erdoğan’sız, Başkanlı ya da Başkan’sız bir alternatif oluşturmak zorunda. Buna büyük bir gereksinim duyuyorlar. Bir yandan da Halk’ın potansiyel öfkesini kendi çıkarlarına tahvil edecekleri bir sürecin startına hazırlandıklarını da söyleyebiliriz.

İşte tüm bu olasılıklar ışığında Referandum süreci büyük bir anlam kazanıyor. Ancak Referandum ile işin bitmeyeceğini de görmek gerekiyor. EVET sonucunda muktedir ve şürekâsı büyük bir dönemeçten sapmış olacak. Dolayısıyla onu elinde tutan güçler de buna dönük yeni yatırımlar/atraksiyonlar içerisine girecekler. HAYIR çıkar ise Halk ve muhalefet muazzam bir özgüven yakalamış olacak. Devamında ise kavganın şiddetleneceği potansiyel bir birikim (Örgütlü olmasa da) ve zemin oluşacak. Egemenler nezdinde uzun süredir hazırlanan emek düşmanı politikalar, muhalefetin yakalayacağı motivasyonu kendi lehine çevirmek için elinden geleni yapacaktır. Akabinde hakim sınıfın yeni atraksiyonlara başvuracağı bir süreç de başlamış olacaktır.

Kuşkusuz buna kananlar da olacak. Kafa karışıklıkları ise Hayır’da buluşan milyonların verdiği ortak refleksin ahengini bozacak denli güçlenme potansiyeline sahiptir. Gelişebilecek böylesi bir süreç ise Faşizm’in yeniden ve yeniden tahsis edileceği bir süreçtir. Kurtuluş ise buna karşı geliştirilebilecek mücadele grafiğine bağlıdır.

Peki biz ne yapacağız?

Marks Louis Bonaparte ve 18 Brumarei isimli çalışmasında  Tarihsel Materyalist bakış açısıyla güncel olayları analiz ederken, III. Napolyon’ un gerçekleştirdiği darbeyi, amcası Napolyon Bonapart`ın daha önceden gerçekleştirdiği darbeyle kıyaslar ve daha sonra popüler olacak şu cümleyi yazar: “Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak.”. Hakkını vermek gerekir ki, cümle halen geçerliliğini korumakta ve güncel gelişmeler karşısında yaşanan kafa karışıklıklarına karşı maya özelliğini taşımaktadır.

Eğer böylesi bir süreçte 17 Nisan’a hazırlıklı olmaz ve kendi dinamiklerimize güvenerek hareket etme kabiliyetini yakalayamazsak vay halimize. Belki III. Napolyon değil ama, türevi ile karşı karşıya geleceğimiz çok açıktır. Dolayısıyla bu tarihsel fırsat çok iyi değerlendirmeli ve yığınağımızı doğru yerde yapabilecek potansiyellerimizi açığa çıkarmaktan başka yolumuz olmadığını bilerek hareket etmeliyiz.

Tercih Bizim!

Sınıfsal Bakış

Yolculuk Blog