Bizimle İletişime Geç

Sınıfsal Bakış

Yeniden paylaşımın hızlandığı koşullarda ne yapmalı/nasıl yapmalı? | Sınıfsal Bakış

Dünya ölçeğinde devam etmekte olan paylaşım savaşı, kapsam büyüterek hızlanıyor. öncülüğündeki koalisyon uçakları, Suriye’nin güneyinde yer alan El Tanf bölgesinde üçüncü kez Suriye güçlerini vurdu. Körfez’deki kriz, Katar’a ayar çekmeyi aşmış durumda. Görünen o ki birincisi, artık Körfez monarşilerinin malvarlıkları da güvencede değil veya bundan sonra ödeyecekleri “haraçlar” ölçüsünde varlıklarını sürdürebileceklerdir. İkincisi, gerçekte ayar, bir yanıyla da Türkiye’ye çekiliyor; Türkiye’nin politikaları karşısında iktisadi olandan siyasal olana kadar çeşitli boyutlardaki direnç ve uyumsuzluklarının önü, Katar’la girdiği avantajlı ilişkiye müdahale edilerek kesilmek isteniyor.

Hüsnü Mahalli’nin “Kanlı Bahar’ın ikinci safhası” diye nitelediği, Putin’in ABD ile Rusya arasında olası bir savaşta “kimsenin hayatta kalamayacağını” söylediği bu koşullarda, başta Ortadoğu olmak üzere hemen hiçbir ülke bu yeni düzen tasarımının etkisinde muaf değil.

Daha önce de dikkat çektiğimiz gibi tek bir insanın emeğinin sömürünün dışında, tek bir kara parçasının rantın ve talanın dışında kalamayacağı bu yeni düzen tasarımında, sermayenin çıkarları çok daha kalın ve net çizgilerle çekiliyor. Bu, aynı zamanda emek-sermaye çelişmesinin daha da keskinleşmesi, emeğin yaklaşık 200 yıllık kazanımlarının tümüyle gasp edilmek üzere boy hedefi yapılması demektir.

Giderek Avrupa’da burjuva demokrasilerinden söz edilemeyecek bir sürecin habercisi olan sınıf savaşımlarının bugünkü güncel biçiminin bizimki gibi ülkelere yansıması açık faşizmdir; sürekli iklimidir; başkanlık ve saray rejimidir; zeytinliklerden doğal sit alanları ve milli parklara kadar hemen her şeyin üzerindeki korumanın kaldırılmak istenmesi bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Sürekli darbe iklimi

Türkiye şu an bir açıdan bakıldığında; koğuştan alıp işkenceye götürmeler, avukat adı altında kimliği belirsiz insanların gelip görüşme yapması, kimi ağızlardan çıkan sözlerin yargı üzerinde doğrudan etkili olması vb. ile 12 Eylül’ü anımsatıyor.

İlgili:  İşkence: Nuriye ve Semih'i hastanede, mutfağın yakınındaki odalara koydular!

Ülkenin göreli de olsa bağımsızlığının kalmaması, her şeyin metalaştırılması, ne varsa rant-kâr kaynağı olarak görülüp talan edilmesi ve satılması bağlamında ise akla, Nazım’ın Adnan Menderes için söylediği şu sözleri getiriyor:Yüz Türkiye olsa/ elinizden de gelse/ yüzünü de zincire vurur/yüz kere satarsınız.”

Geçmişte iktidar tarafından zamlar yapıldığında tepkilere, protesto gösterilerine sebep olur, uzun süre gündemden düşmezdi. İçinden geçmekte olduğumuz bu süreçte ise adeta konuşulmaz, gündeme alınmaz oldu. Örneğin son bir yılda doğalgaza % 34, kömüre % 26, benzine % 23 ve elektriğe % 19 zam yapılmışken, memur ve emekli maaşları % 3 artmış bulunuyor. Ve bu koşullarda toplumun yüzde 60 kadarı yoksulluk sınırında yaşamını sürdürüyor.

Bu tablo, referandum sonrasında, “Hayır” çalışması ile muhalif kesimlerin moral tazelediği, AKP’nin yenilebildiğini gördüğü koşullardaki Türkiye tablosu. Buradaki eksiklik, “Hayır”dan öteye ne yapılacağının ya bilinmemesi ya da bilinse de bir çeşit “kolektif atalet” ve özgüven problemi sebebiyle o alana dönük olarak sürecin gereklerinin yerine getirilmemesidir.

AKP ise muhalif kesimlerdeki ataletin tersine bir daha tekrarının olmaması için sık sık Gezi karşıtlığını dillendirmekte ve bu türden hareketlerin çimlenemeyeceği, çimlense de boy veremeyeceği bir iklim oluşturmak için hemen her yolu denemektedir. Kuşkusuz bu, Saray rejiminin, diğer bir ifadeyle başkanlık adı altında Türkiye’ye biçilen deli göleğinin gerekleri arasındadır. Bu, bir yanıyla da sürekli darbe iklimidir; sermayenin çıkarlarının azami boyutta gözetilmesi, emeğin örgütlü imkânlarının ve direnç potansiyellerinin ehlileştirilmesi veya dağıtılması, dolayısıyla da kazanılmış tüm hakların ya büyük oranda geriletilmesi ya da tümüyle gasp edilmesidir.

Saray/başkanlık kimin rejimi?

Meclis’in gündeminde tutulan “Üretim Reform Tasarısı”nda olduğu gibi sermayenin meradan zeytinliğe, yaşam alanlarından kıyı alanlarına kadar her yerde ve her koşulda dizginsiz at koşturabilmesinin önünü açan düzenlemeler, bir kez daha Saray rejiminin, kimin rejimi olduğunu, hangi ihtiyaçlara bağlı olarak gündeme geldiğini gösteriyor.

İlgili:  HDP, 'Darbeye karşı hayır' kampanyası başlatıyor

Tam da bu bağlamda AKP’nin Gezi karşıtlığı, ekonomi politikaları gereğidir. Rant-talan ve gasp ekonomisi, mağdur edilenlerin kuşatılmasını, halk güçlerinin birleşerek harekete geçmesini önlemeyi gerektirir. Bugün yapılan odur. Bir taraftan sermayenin vergi vb. yükleri azaltılmakta, rant ve talan imkanları artırılmakta, diğer taraftan halkın tepki-itiraz potansiyeli dinselleştirme ile yatıştırılmakta, o da olmuyorsa, ezilenlerin itirazlarının önü yasayla ve fiziki zorla kesilmektedir.

İşte bugün AKP eliyle gerçekleştirilen bu saldırılar, kaynağı ile beraber doğru okunduğunda, savunmanın da nerede, nasıl kurulacağı isabetli bir şekilde belirlenir. Bugün madem dinselleştirme ile sermayenin talan ve yağmada sınır tanımayan ufku birbirini tamamlıyor. O halde bunun panzehiri, AKP’nin ekonomi politikalarının hedefindeki kitlenin doğru tanılanmasında ve uygulanabilir gerçekçi adımlara dayalı itiraz bütünlüğünde aranmalıdır.

Şekilsiz ve sınıflar gerçekliği üzerinden atlayan birlik çağrıları

Gerçekte bugün sadece 2019 yönlendirmeli projelerin değil, isimler üzerinden yürütülen tartışmaların veya 1000 “aydın”ın “yan yanayız bir aradayız” biçiminde şekilsiz ve sınıflar gerçekliği üzerinden atlayan türdeki bir araya gelişlerinin, ezilenlerin derdine derman olma şansı yoktur. Bunlar, stratejik pusula ve siyasal yönelim bağlamında altı çizilmesi gereken, temel önemde farklardır. AKP’nin bugün CHP’den de belirli oranlarda HDP’den de gelebilecek itirazlar karşısında elinin güçlü olması, rahat görünmesi bu nedenledir.

Bir taraftan, tüm sahiplenme görüntülerine rağmen, Nuriye ve Semih hücrelerinde yalnızlaştırılıp ölüme terk ediliyor; Veli Saçılık, tek başına plastik mermi yağmuruna tutuluyor; grevler, ortaya çıktıkları noktada yasaklanıyor; KHK’ler, mağdur ettiği kesimler dışında kalanların gündeminden hızla düşüyor; diğer taraftan birbirinden iddialı birlik çağrıları, solun-devrimcilerin dilinden düşmüyor.

İlgili:  Küresel ekonomi politik bağlamında Venezuela | Sınıfsal Bakış

Söz ile eylem, olması gereken ile yapılan arasındaki bu açı, yüzyıllardır bilinen, tartışılan bir gerçekliği anımsatıyor. Yıllar öncesinde Marks, “Brumair”de, kişilerde görülen duruma benzer şekilde partilerin de  “kendilerini ne sandıkları” ile “gerçekte ne oldukları” arasındaki farka dikkat çeker. Bugün bu mesele yani insanın/örgütün/çevrenin kendi hakkındaki düşüncesiyle reel hayatta ne olduğu arasındaki fark, bir yanıyla da o dört başı mamur programların neden sahada/sokakta karşılık bulmadığının yanıtıdır.

Nasıl yapmalı?

Referandum sonrasında başlayan “yüzümüzü nereye döneceğiz, ne yapacağız, nasıl olacak” tartışmalarının devamında gündeme gelen “Merkez sağa yakınlaşmalıyız, yüzümüzü sağa dönmeliyiz” yaklaşımı nasıl sorunluysa, “İslamcılaşan rejime karşı mücadele” vurgusu da bütünü görmeme bağlamında bir sıkıntıdır; gelmekte olan tehlikenin boyutunu göremeyen türde bir sınırlılıktır, eksik görme halidir.

Bugün gelinen aşamada biriken ve yoğunlaşan sorunlar, basın açıklamalarıyla veya protestocu yaklaşımla yetinmeyen bir mücadele çizgisi gerektiriyor. “Asgari direnç çizgisini izleyen kendi direncini kaybeder” anlayışı bugün her zamankinden daha da geçerlidir. Bunun için meşru-militan kitle mücadelesini boyutlandırıp zenginleştirecek türdeki yöntem ve araçların kolektif bir arayışla (ama tartışmalara boğulup vakit tüketmeden) güncellenmesine ihtiyaç vardır.

Özetle bugün, kimi muhalif kesimlerde yer yer nükseden “savunmacı”, alttan alan, sorunun etrafından dolanan psikolojinin/duruşun aksine, gücünü haklılığından, tarihsel meşruiyetten alan bir duruşla, bu karanlık gidişin sahiplerini deşifre eden ve yargılayan bir konumda olmalıyız. “Ne yaptınız da sınırsız dokunulmazlık, ne yapmayı düşünüyorsunuz da sonsuz bir yetki istiyorsunuz” diye soran, hegemonyalarını tanımayan, ezik ve tereddütlü değil özgüvenli ve daha da önemlisi KHK mağduruna yalnız olmadığını hissettiren, Nuriye ile Semih’i koparıp alan bir mücadele çizgisine ihtiyaç vardır.

Yayındayız

Sınıfsal Bakış

Sizin için Önerilenler

Yazarlar

Sınıfsal Bakış