Çeşmenin başını tutanların suyu siyasileştirilmesi ya da siyasetin suyunu çıkarmak – Pelin Cengiz (*)

'Hamidiye Suyu, geçmişte İBB'ni kazanan ve şehrin kamusal alanını Yeni-Osmanlıcı unsurlarla şekillendirmeye çalışan siyasal İslam’ın gündelik hayatımızda inşa ettiği bir sembol.'

Türkiye’de herkesi ilgilendiren meseleleri ekseninden kaydırarak yanlış yerden tartışmak gelenek haline geldi neredeyse…

İklim krizine karşı topyekün mücadele için kitleleri tetikleyen önemli bir çıkış yakayalan Greta Thunberg de, Türkiye’ye yatırım yapmayı planlayan Volkswagen fabrika projesi de, kamu kuruluşlarının ve bakanlıkların İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştirak şirketlerinden Hamidiye Su markasından vazgeçmesi de yanlış zeminlere çekilen ve ister istemez odağından uzaklaştırılarak tartışılan önemli gündemler…

Hepsinin ekonomiyle ilgisi olduğu kadar ekonomi ve ekolojinin geçişkenliğini göstermesine dair önemli örnekler…

Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesinin ardından önce THY’nin Hamidiye Su alımından vazgeçmesi ile başlayan ardından başka kamu kurumlarının da boykot uygulamasıyla devam eden bir süreç yaşanıyor.

Mimar Korhan Gümüş, yazısında Hamidiye Su ile ilgili tartışmanın nasıl yanlış yerden tartışıldığına satır aralarında yer vermiş:

“Hamidiye Suyu, söylemeye bile gerek yok, geçmişte İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni kazanan ve şehrin kamusal alanını Yeni-Osmanlıcı unsurlarla şekillendirmeye çalışan siyasal İslam’ın gündelik hayatımızda inşa ettiği bir sembol. Geçmişte bir kamu hizmeti iken özelleştirildikten, üstelik de Rekabet Kanunu’na aykırı olarak tıpkı diğer kamu hizmetleri gibi imtiyazlı şirketlere devredildikten sonra gündelik hayatımıza zorla sokulan, suyu metalaştıran bir uygulama.

Seçme şansımız yok: Nasıl kamu alanlarında, havalimanlarında bazı gazeteleri bulamıyorsanız, örneğin vapurlarda, uçaklarda, Beltur tesislerinde, kamu kuruluşlarında Hamidiye Suyu içmek zorundasınız. Ancak seçimler sonrası siyasal İslam’ın bu nadide ideolojik sembolü ve dayatması karşı tarafın, CHP’nin eline geçti. Bu sembolü CHP’nin değiştirmeye çalışmasını beklersiniz, değil mi? Hayır, bu defa AKP değiştirmeye, kamusal alanlardan dışlamaya çalışıyor!”

Ekrem İmamoğlu, Hamidiye Su ile ilgili soruya, “Hamidiye Su’yun satışları arttı. Daha da artacağa benziyor, şu an yok satıyor” diyor.

Tek derdiniz Hamidiye Su satışlarının artması, temel bir insan hakkı olan suyun şişelenip pazarlanmasından kâr elde etmek miydi?

Tartışmalara CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu da katıldı, “Öyle bir noktaya geldik ki içtiğimiz suda bile toplumu ayrıştırdılar. Oysa su azizdir. Su mübarektir. Su bütün canlıların ihtiyacıdır” diyor.

Güzel, elbette ayrışma olmasın, katılmamak ne mümkün ancak tartışmanın yine olması gereken yerden uzakta hamaset içerikli olduğunu söylemek lazım.

İmamoğlu, göreve gelirken yerel yönetimlerde fark yaratacaklarını söylemişti, su meselesi bu farkı gösterebilmek için önemli bir fırsattı, fırsat geçti demiyorum ama sınavın ilk ayağında sınıfta kaldı.

Çünkü, Hamidiye Su’yu almayı kesenlere karşı kampanya, alınmayan suyun başkaları tarafından alınmasını sağlamak olmamalıydı… 

Aslında Hamidiye Su tartışmasının ekseni nasıl olmalıydı? Yerel yöneticilerin ve siyasetçilerin AKP argümanlarına cevap vermek, parasal anlamda su satışlarından kayıplarının olmadığını söylemek, denizler, okyanuslar plastik kirliliğinden geçilmezken ambalajlı suyu bu kadar sahiplenmek hâlâ ezberlerden kurtulmadığınızı ve bir şeyleri değiştirmek için çabanızın olmadığını gösteriyor.

Su, en temel insan hakkı, bunun ötesinde bu gezegeni birlikte paylaştığımız diğer canlıların da en temel yaşamsal haklarından biri. Dünyada artık kentleşmenin arttığı, dünya nüfusunun yüzde 55’inin kentlerde yaşadığı günümüzde yerel yönetimlerin en temel görevi içilebilir, temiz suya erişim sağlamaktır, kâr amaçlı suyu plastik ambalajda satmak değil…

Tartışmanın ekseninin nerede olması gerektiğini üç uzmana sordum, kendi uzmanlıkları ekseninde üç ayrı cevap aldım. 

Cevapların hepsi aynı kapıya çıkıyor, çünkü aklın yolu bir: İstanbul’un suyu içilebilir olmalı. 

Şirketler eliyle su pazarlamak kanunen doğru ahlaken değil

İstanbul Üniversitesi – Cerrahpaşa Orman Fakültesi’nden Doç Dr. Cihan Erdönmez’in cevabı şöyle:

“İstanbul’da içilebilir suya erişim neden yok sorusu, Hamidiye Su tartışması açılmadan çok evvel sorulması gereken bir soruydu. Büyük şehirlerde halka su sağlamak belediyenin görevi. Ancak, büyükşehir belediyelerinin görevleri arasında şöyle bir ifade de var: Kaynak suyu veya arıtma sonunda üretilen suları pazarlamak. Belgrad Ormanı’nın içinde belki 20’den fazla su şirketinin faaliyeti var. Kim veriyor bu tahsisleri? Belediye… İçme sularının çıkarılıp pazarlanması yetkisi belediyelerde, belediyeler de bu yetkiyi özel şirketlere devrediyor. Halkın kaynağı olan su, belediyeler tarafından şirketler eliyle pazarlanıyor.

İstanbul gibi bir metropolde içilebilir su için altyapının değiştirilmesi gerekli. Bu kolay olmayabilir. Çünkü barajda suyu temiz hale getirmek yetmiyor. Taşınması esnasında kirleniyor. Başlangıç olarak şehrin farklı noktalarına su depoları konabilir, otomatlardan plastik ambalajlı su verileceğine insanlar cüzi paralar vererek, şişesini, damacanasını doldurur. Su kaynakları halkındır, belediye su hizmetini en temiz, en ucuz ve en çevreci şekilde vermelidir. Su pazarlamak için araya başka şirketleri sokması kanunen doğru olabilir ama ahlaki doğru değil…”

Ambalajlı Su Üreticileri Derneği’nin (SUDER) verilerine göre, Türkiye’de 200’den fazla ambalajlı su üretici var. 

Türkiye, ambalajlı kişi başı su tüketiminde dünyada 7’nci sırada yer alıyor. 12 milyar litrelik hacmiyle Türkiye, aynı zamanda dünyanın 7’nci büyük ambalajlı su üreticisi.

Sektör bunlarla övünüyor haliyle ancak bunun nasıl bir plastik kirliliği anlamına geldiğini söylemeye gerek yok herhalde…

Türkiye’de kişi kişi başına yılda 150 litre pet şişe su

Suyun içilebilir olması, ucuz ve temiz olması, erişilebilir olması kadar artık iklim krizini derinden yaşadığımız günümüzde suyun bize nasıl ulaştığı da önemli. Su hizmeti çevreci de olmalı.

Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’nden Doç. Dr. Sedat Gündoğdu, şu bilgileri veriyor:

“Türkiye’de 2018 yılında kişi başına yıllık ortalama ambalajlı su tüketimi 150 litre olarak gerçekleşti. 2019’da bu tüketimin 152 litreye yükselmesi bekleniyor. Bu ortalama kişi başına 300 tane pet şişe anlamına gelir ki, ciddi bir plastik tüketimine işaret ediyor.

2018’de ambalajlı su pazarının hacmi 12.1 milyar litre. Bunun 6.5 milyar litresi damacana, 5.6 milyar litresi petten oluşuyor. 2018’de sektörün büyüklüğü 7.1 milyar TL, 2019’da 8.4 milyar TL olması bekleniyor. 2018’de 417 bin ton ambalajlı su ihraç edildi, toplam ciro 62 milyon dolar.

Hamidiye Su üzerinden toplumsal kutuplaşma yaratılıyor, oysa musluktan su içmeyi talep etmenin tam zamanı. Örneğin, Londra’da belediyenin meydanlarda kurduğu kent çeşmelerinden herkes faydalanabiliyor. Helsinki, tanıtım broşürlerinde “musluklardan dünyanın en temiz içme suyunu içebilirsiniz” diye reklam yapıyor. Çünkü, bu aynı zamanda önemli bir kamu hizmeti.

Örneğin, Adana’da içilebilir su sağlama işi bir şirkete verilmiş. Çatalhan Barajı’ndan Adana kentine temiz içme suyu sağlanıyor, çeşmeden su içerek iki yılda 600 pet şişe tüketiminden kurtulduk. İstanbul’da Hamidiye Su için yapılan yatırımlar, çeşmeden içme suyu kullanımına yapılsın. Kent meydanlarına konacak içme suyu çeşmeleriyle başlanabilir, pet şişe tüketimi azalır, herkes erişebilir. Bunların yanı sıra tasarruf ve az tüketmek de teşvik edilmeli.”

Çeşmeden içilebilir su uygulamasına kamudan başlanabilir

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nden Öğretim Görevlisi ve su aktivisti Dr. Akgün İlhan ise şu görüşleri paylaşıyor:

“İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun göreve geldikten sonra İSKİ’ye suya yüzde 40 oranında indirim yapması için talimat vermesi güzel. Hamidiye Su meselesinde “AKP yanlıları almıyor demek” yetmez. Amaç eldeki Hamidiye Su gibi bir markanın değerlendirilmesi değil, içilebilir su vermenin yolları bulunmalı, ambalajlı su değil içilebilir suyun dağıtımının yapılıyor olması önemli.

Belgrad Ormanları’nın suyu neden çekiliyor? Bunun yanında İstanbul’a 200 kilometre uzaklıktaki Trakya’dan, Düzce’den borularla su taşınıyor. Trakya’da Kırklareli’ndeki Papuçdere ve Kazandere barajlarından, Tekirdağ’daki Sultanbahçeleri Barajı’ndan su geliyor.

O su zaten bizim, bizim olan suyu neden bize ambalajlayıp satıyorsun, hatta bize de satmanın ötesinde neden ihraç ediyorsun?

Hamidiye Su ile ilgili verilere ulaşılamıyor, internet sitesi çalışmıyor. Kaç ülkeye ne kadar su satıldı şeffaf değil.

İstanbul’un suyu yüzlerce noktadan kontrol ediliyor. Kaynaktan temiz geliyor, borulardan da su temiz gelebilir ama apartman borularında sorun yaşanıyor olabilir, kontrol edilmesi ve değiştirilmesi lazım.

İstanbul’un suyu içilebilir mi? İçilebilir tatta değil. Lezzeti ve kokusu kötü. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, musluktan akan suyu neden içilebilir lezzete getirmesin? Elbette, bu da ücretsiz olsun demiyoruz, cüzü rakamlara verilebilir. Sistemi birden değiştirmek yerine aşama aşama yapılabilir. Önce okul gibi kamusal kurumlarda içilebilir su imkanı sağlanır. Ondan sonra insanların talebi artar, evde de musluktan içilebilir su talebi gelir. Hizmet, doğru sunulursa arkasından halk desteğini de alır.”

(*) Bu yazı ilk kez 06.10.2019 tarihinde Artı Gerçek’te yayımlanmıştır.

 

İlgili Gönderiler

Güncel Haberler

Yolculuk Derleme