Gazete Yolculuk Haber Merkezi / Ekin Çakıcı
AKP iktidarı, kültürel hegemonya kuramadığını söyleyerek uzun zamandır bir uğraş içerisinde. Son olarak AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntı var” sözlerinin ardından harekete geçen Saray, “Yeni Sanat Vakfı” ismiyle bir vakıf kurdu.
Kültürel hegemonyayı tesis etmek adına siparişle şarkı yazdıran, dizi ve film çektiren Saray , bugüne kadar ancak “Diriliş Ertuğrul”, “Uyanış” gibi dizilerle kılıç satışlarında patlamalar yaşayabilmişti.
Bugün Resmi Gazete’de yayımlanan ilana göre merkezi İstanbul’da bulunan ve 90 bin TL’lik bir bütçesi olan vakıf kuruldu “Yeni Sanat Vakfı” kuruldu. Vakfın yönetim kurulundaki isimler ise dikkat çekiyor: Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Kalyon İnşaat yönetim kurulundan Mehmet Kalyoncu, oyuncu Hasan Kaçan, reklamcı Cevat Olçok vakfın yönetim kurulundaki isimler.
Bu bağlamda kültürel hegemonya kavramını, AKP’nin bu kavramla ilişkisini ve son açılan vakfı akademisyen Fatih Yaşlı ile konuştuk.
“Kültürel hegemonya AKP’yi aşıyor”
- Son zamanlarda sık sık duyduğumuz hegemonya kavramı aslında Marksizm içerisinde ideoloji tartışmalarında Gramsci tarafından literatüre katılan bir kavram. “Hapishane Defterleri” isimli kitabında bu kavram üzerinde duruyor Gramsci. Peki ama bu kavramla Gramsci bize ne anlatmak istiyor? Kültürel hegemonya kavramı neye işaret ediyor?
- Hegemonyayı kavramsallaştırırken Gramsci’nin asıl meselesi, yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkide, yönetenlerin sadece “zor”a dayanarak yönetemediğini, toplumun “rıza”sının da alınması gerektiğini göstermekti. Yönetici sınıf, ancak kendi çıkarlarını tüm toplumun çıkarlarıymış gibi gösterdiğinde, buna toplumu razı ettiğinde yönetmeye devam edebilirdi.
Dolayısıyla Gramsci hegemonyayı zor ile rızanın birlikteliği olarak formüle ediyordu. Yönetici sınıflar bir yandan zor aygıtlarına, yani orduya, polise, milis güçlere sahiptirler doğru ama bu yönetmek için yeterli değildir. bunların yanı sıra toplumun fikirlerinin de belirlenmesi, kontrol edilmesi, kitlelerin bazı şeylere inandırılması, onların peşinden gitmesinin sağlanması gerekir.
Marx ve Engels bunu Alman İdeolojisi’nde “her dönemin egemen fikirleri, egemen sınıfların fikirleridir” minvalinde bir cümleyle ifade etmişlerdi ve haklıydılar. Üretim araçlarının sahibi olan sınıf aynı zaman kültürel üretim araçlarının da sahibidir ve o araçlar, kapitalist sistemin en iyi, en doğru, en adil sistem olduğunu topluma vazederler, “kendiliğinden” bir bilinç yaratırlar ve bu da çoğu zaman sorgulanmaksızın kabul edilir.
Bunu anlayabilmek için Hollywood filmlerine, marka kültürüne, tüketim toplumu dediğimiz fenomene, modaya bakmak yeterlidir.
- Yıllardır AKP’nin kültürel hegemonya kurma konusunda başarısız olduğunu siz de sık sık dile getiriyorsunuz. Devlet aygıtına sahip bir parti bunu nasıl başaramıyor?
- Aslında burjuva demokrasilerindeki sıradan hükümetler kendi kültürel hegemonyalarını tesis etmek için özel bir çaba göstermezler, onlara düşen kapitalist sistemin hegemonyasını tesis etmek için gerekli şeyleri yapmaktır. Ancak AKP’yi sıradan hükümetlerden ayıran bir özellik var: AKP rejim inşa eden bir parti. Yani 1923’ten geriye kalan her şeyi yıkıp, yerine üst ilkesi İslam olan, adını resmi olarak koyamasa da yeni bir rejim kurmayı hedefleyen bir parti ve bunda da hayli yol almış durumda.
Her yeni rejim inşası ise aynı zamanda yeni bir ideal yurttaş tipini, rejimin makbul vatandaşını inşa etmeyi gerektirir. AKP de bunun peşinde koşuyor esas olarak. Dindar, bir süredir milliyetçi, Osmanlı’ya özlem duyan, elbette ki lidere tam bir sadakat gösteren, hak ve özgürlükler üzerinden değil, biat üzerinden tarif edilen bir tipleme bu.
Bunda başarılı mı? Evet toplumun bir kısmı, cemaatlerin, tarikatların, TV dizilerinin, politik atmosferin etkisiyle kısmen istenilen tipolojiye oturuyor artık. Ancak 18 yıl gibi uzun bir zamanı geride bıraktığımızı düşününce, istenilen dönüşümün toplumun geniş kesimlerine sirayet etmediğini, toplumun yarısından fazlasının iktidarın kültürel hegemonyasının dışında kaldığını ve bunun da ciddi bir başarısızlık anlamına geldiğini görebiliyoruz.
Bana göre bunun iki temel nedeni var. Birincisi, toplumun önemlice bir bölümünün Mustafa Kemal’le ve Cumhuriyet değerleriyle kurmuş olduğu ilişki ve ikincisi ise her şeye rağmen, şu an yaşadığı politik güçsüzlüğün ortasında bile, Türkiye’de kültür ve sanatta, solun, sol değerlerin damgasını vurmuş olması.
Siyasal İslam, Mustafa Kemal’in de Cumhuriyet’in de yerine duygusal düzlemde bir şey koyamadığı gibi, kültürel, sanatsal düzlemde de solun kapladığı tarihsel alana müdahale edemiyor, onun bir alternatifini geliştiremiyor.
- Bu noktadaki başarısızlık AKP’ye özgü bir durum mu yoksa Türkiye’de sağcılığın bir çıkmazını mı oluşturuyor?
- Tarihsel süreçte Türk sağının da kendi şairleri, yazarları, romancıları, yönetmenleri oldu ama birkaç istisna dışarıda tutulursa, bunların hiçbirinin evrensel ölçekte bir üretim ortaya koyamadıklarını, ürünlerinin gerçek bir sanatsal değer taşımadığını, sloganik olmaktan öteye gitmediğini, hamaset ve demagoji yüklü olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla mesele AKP’yi aşıyor, Türk sağına dair bir mesele var karşımızda.
“Kurulan vakıf sadece yandaşın cebini doldurmaya yarar”
- Tarih ve topluma sınıflar mücadelesi gözüyle baktığımızda hegemonya kavramının nasıl işlediğini, öznelerini anlayabiliyoruz. Peki ama AKP kültürel hegemonya kurmaya çalışarak kime karşı mücadele ediyor?
- AKP rejim inşa eden bir parti ama aynı zamanda Türkiye’de düzenin, yani Türkiye kapitalizminin bekası adına görevde olan bir parti, bu anlamıyla da karşımızda bir burjuva iktidarı, sınıf iktidarı var. Bu iktidarın kiminle mücadele ettiğini anlamak için ise son günlerde tartıştığımız bir konuyu hatırlamak yeterli olacaktır. Meclis’e getirilen torba yasayla 25 yaş altı ve 50 yaş üstü çalışanların esnek istihdamının, yani kölelik ücretiyle, iş güvencesinden ve emeklilik hakkından yoksun bir şekilde çalıştırılmasının önü açılıyor. İktidarın görevi, Türkiye sermaye sınıfının taleplerini yerine getirirken, alt sınıfların buna verebileceği tepkinin önünü kesmek. Bunu bazen “zor” aracılığıyla, bazen de “rıza”yı tesis ederek sağlıyor.
Dolayısıyla AKP’nin kime, hangi sınıfa karşı mücadele ettiğini tek bir örneğe bakarak bile anlamak mümkün.
- Bugün Resmi Gazete’de yayımlanan bir vakıf söz konusu. İçeriğe baktığımızda daha dikkat çekici bir nokta var: sermaye sahibi ile Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü bu vakfın yönetim kurulunda bir araya gelmiş durumda. Bu vakfın kuruluşunu ve özellikle bu iki ismin bir araya gelişini nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Rejim inşa eden bir parti olarak AKP aynı zamanda kendisine bir sermaye fraksiyonu da inşa etmiş durumda. Kamu ihaleleriyle ve hazine garantili projelerle semirtilen bu yeni burjuvazi, aynı zamanda rejimin medyasının sahipliğini de üstleniyor, onu çeşitli mekanizmalarla fonluyor. Dolayısıyla entegre bir yapı söz konusu. Şimdi bu entegre yapının “kültürel hegemonya” alanına el atması şaşırtıcı değil, buradan birtakım kültür sanat işleri yapılacak, kültürel alana müdahale denenecektir. Ancak ben herhangi bir sonuç alınacağını sanmıyorum, buradan çıksa çıksa rejimin yazarlığına, şairliğine, yönetmenliğine soyunan üç beş kişiye ihalelerle, projelerle kamu kaynaklarının aktarılması, bunların ceplerinin doldurulması çıkar.

