Gazete Yolculuk Haber Merkezi / Uğur Demirbilek
Öykü Orhan 23 yaşında genç bir yönetmen. İlk kısa filmi Paydos’u bu yıl tamamladı. Aile ve iş yaşamında zorluklarla mücadele eden işçi bir kadının hikayesinin anlatıldığı Paydos şimdiden birçok festivalde gösterildi. Seattle Türk Filmleri Festivali’nden 1st Runner Up ödülüyle döndü, Kayseri Film Festivali’nde en iyi kısa film ödülünü aldı. Pandemi koşullarında yaşanan birçok sıkıntıya rağmen filmin daha da ilgi çekmeye devam etmesi olası gözüküyor.
Ödüller ve festivaller yadsınamaz bir başarının ifadesi olsalar bile Paydos’ta üzerinde durulması gereken başka şeyler de var.
Aydınlanma çağında sanatçılar eski dünyanın öldüğünü ve gelen yeni şafağın getirdiklerini durdukları yere göre ya Goethe gibi sevinçle ya da Balzac gibi öfkeyle karşıladılar. Ancak ne olursa olsun dünyaya bakışları bütünseldi. Neyin gidip neyin geldiği görebiliyorlardı. Pencerelerinden baktıklarında birbiriyle alakasız fragmanlardan oluşan bir yaşam değildi gördükleri.
20. yüzyılda ilk kaybedilen şeylerden biri bu algılama biçimi oldu. Kimi sanatçılar dünyaya baktılar; manasız, parça parça, kanlı bir kargaşa görmeye başladılar. İlk hissettikleri şey can sıkıntısıydı ve ilk tepkileri de kaçmak oldu. Modern sanat parantezine giren üslupların çoğu da böyle doğdu. Brecht ve Eisenstein gibileri bu yeni biçimleri mülksüzler adına temellük etmeye çalışsalar da elde ettikleri başarı kendi üretimleriyle sınırlı kaldı.
Ancak tüm bu tablo hala mütevazi ve güzel ilk adımların ortaya çıkmasını engellemiyor. Paydos başarılı bir senaryo… Kadının görünmeyen emeğini iş yerinde yaşanan sömürüyle işlenmesi, “koku” imgesinin rahatsızlık kaynağı olmaktan iş sahibi olmanın kanıtına doğru yaşadığı değişim… Bütün bunlar filmin parlayan yönlerini oluşturuyor. Ancak “Paydos nasıl bir filmdir?” sorusuna verilecek en iyi cevap “temiz” olduğudur. Yönetmenin konuya sağlam bir etikle yaklaştığı güçlü şekilde hissediliyor.
Öykü bir yerde Melih Altınok’un dizeleriyle aynı duyguları uyandırıyor: “Yaşamak görevdir yangın yerinde/ yaşamak insan kalarak”.
Bir hikâye ne kadar acı olursa olsun bütünsel işlendiğinde umut vermeyi de güç vermeyi de başarabilir. Genç bir yönetmenin imkansızlıkları düşünüldüğünde; yangın yerinde insan kalmayı başarmak için çırpınan birinin öyküsünü böylesine temiz anlatabilmek, hele de ilk filminde zordur. Öykü Orhan bunu başarmış gözüküyor. Bu sebeplerle kendisiyle sineması ve gelecek planlarına ilişkin bir söyleşi gerçekleştirdik.
“Anne neden benzin kokuyorsun?”
- Sizden bahsederek başlayalım. Nerede okudunuz, sizi sinema yapmaya teşvik eden şeyler neler oldu? Sinema yapmaya sizi iten bir sebep ve derdiniz oldu mu?
- Ben Elâzığ doğumluyum ama Kayseri’de büyüdüm. Liseyi ve ortaokulu Kayseri’de bitirdim. Kayseri’den geldim İstanbul’a. Marmara Üniversitesi Film Tasarımı bölümüne girdim.
Orada arkadaşlarımızla çektiğimiz kısa filmlerde sanat yönetmenliği yapıyordum. Aslında beni sinemaya iten şey lisedeyken tiyatroyla tanışmam oldu. Tiyatro beni sinemaya itti, vesile oldu sinema okumama.
Dediğim gibi okulda kısa film projelerimiz oluyordu, daha çok sanat yönetmenliği yaptım. Daha sonra onun beni tatmin etmediğini, beni mutlu etmediğini düşündüm. Çünkü benim bir şeyler üretmem, bir şeyler yazıp dünyaya bir şeyler bırakmam gerektiğini, onun beni daha çok mutlu edeceğini düşündüm kendimle konuşmalarımda. Ondan sonra Paydos’un hikayesi karşıma çıktı. Bunu yazmalıyım dedim. Bu şekilde yönetmenliğe başladım.
- Paydos’un hikayesi yaşanmış bir hikâye mi?
- Evet yaşanmış bir hikâye. Ondan bahsedecek olursak üniversite ikinci sınıfta yönetim hocamız bize önemli bir gün seçin dedi bize. Mesela 1 Mayıs olabilir… O günün üzerine bir kısa film senaryosu yazın dedi. Ben de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü seçtim.
Onun üzerine araştırma yaparken işçi bir kadının hikayesine rastladım. O haber beni çok etkiledi. O kadın aynı Zeliha’nın hikayesinde olduğu gibi çelik tencere fabrikasında çalışıyor. Benzin-talaş denilen o yöntemle tencereleri parlatıyorlar. Aslında parlatma da değil tam. Çelik tencere fabrikalarında polisaj diye bir bölüm var. O polisajdan çıkınca tencerelerin üzerinde siyah bir toz kalıyor. O siyah tozu işçi kadınlar benzin ve talaşla temizliyorlar. Sürekli benzinle haşır neşir oldukları için kokuyorlar ve elleri yara içerisinde kalıyor.
O kadının da iki çocuğu varmış aynı zamanda. Çocukları annelerine sürekli “Sen neden benzin kokuyorsun, sürekli kötü kokuyorsun” diyorlarmış. Bu koku meselesi beni çok etkiledi. Daha doğrusu üzdü. Bunu aktarmalıyım dedim. Kadının sesini insanlara, dünyaya bir şekilde aktarmalıyım. Onun üzerine bir hikâye yazdım.
O hikâye öyle kaldı ikinci sınıfta. İki yıl geçti üzerinden ama sürekli aklımdaydı. Üniversite son sınıfta tekrar üzerinde çalıştım ve Kültür Bakanlığı’na yolladım. Destek çıktı. Bu da beni teşvik etti, motivasyonumu yükseltti. Çünkü kısa film ha deyince çekilmiyor. Maddi bir gelirinin olması lazım.
“Kısa film dostlukla çekiliyor”
- Çekim süreci nasıl gelişti? Anladığım kadarıyla kolektif bir süreç… Dayanışma ve arkadaşlarının desteği etkili olmuş.
- Kısa film dostlukla çekiliyor bence. Sadece yakınımdakiler değil yeni tanıştığım insanların da çok yardımı oldu. Ferhat Özmen ve Pelda Yıldırım… Pelda’yla hele her yere birlikte koştuk. İstanbul’da Tuzla’dan Beylikdüzü’ne kadar fabrika aradık. İlk iş mekanları belirlemek oldu. Hatalarım oldu. Ağladığım oldu “Nasıl yapacağım” diye. Korktuğum zamanlar oldu. Dostlarım hep yanımda oldu. Sürekli beni desteklediler, yanımda oldular. Birlikte çözüm üretmeye çalıştık.
Beylikdüzü’nde mekân bulamadık. Bir çelik tencere fabrikası varmış ama kapanmış. Daha sonra Tuzla’ya gittik ama orada da bulamadık. Bir küçük atölyeyi sanat yönetmeniyle birlikte benzin-talaş yapılan bir atölyeye çevirdik sonunda. Benzin-talaş yöntemi çok fabrikalarda kullanılan bir yöntem değilmiş aslında. Bu da nedensellik ve gerçekçilik açısından daha mantıklı oldu.
Yukarıda 200 tencere üreten orta çaplı bir fabrika düşün. Aşağıda da kadınlar o küçük yerde benzin talaş işlemini yapıyorlar. Üst katta üretim yapılırken bodrumda kadınlar benzinle tencere temizliyor. Mekanlar böyle oldu. Oyuncularda ise Ferhat’ın çok yardımı oldu. Bu işte birilerini tanımak gerekiyor. İlk filmim olduğu için sektörden çok tanıdığım yoktu. Ferhat sürekli film için birilerini aradı. Mesela Zeliha’yı oynayan Reyhan’la tanışmamı o sağladı. Görüntü yönetmenimiz Emre’yle de tanışmamızı o sağladı. Biraz böyle birbirimize yardımcı olarak, birbirimizin tanıdıklarıyla oluştu.
- Filmde Zeliha adında bir ana karakterin var. Bir anne, işçi bir kadın, iki çocuğu var… Karakteri ele alış biçiminden filmin belirgin bir etik perspektifle üretildiği anlaşılıyor. Zeliha’nın işyerinde yaşadığı sıkışma hali, gördüğü baskı ve sömürü ile evde de gizli kalmış, görünmeyen bir emekçiliği var. Filmin özü biraz burada yatıyor gibi. Sen bu karakteri nasıl değerlendiriyorsun?
- Aslında aktarmaya çalıştığım şeyden bahsettiğin için mutlu oldum. Zeliha’yı şöyle görüyorum: Zeliha karakteri fabrikada bir işçi. Aynı zamanda evde de bir işçi aslında. Bunu şöyle oluşturdum hani; benim annem de çalışan bir kadın. Onunla bağdaştırdım aslında. Annem öğretmen benim, o da farklı bir açıdan işçi. Akşama kadar çalışıyor ama akşam eve gelip evde de çalışıyor. Çok büyük bir güç gibi gözüküyor.
Annelik zor ve yorucu bir iş ve yaptığı meslek de çok zor. Bu ikisini nasıl bir güçle nasıl bir güçle yapabiliyor ve ayakta kalabiliyor? Bunu düşündüm aslında. Çocuklarına olan koşulsuz sevgisine bağdaştırdım. O koşulsuz sevgi Zeliha’yı güçlü kılıyor. Fabrikada emeğini satıyor ama evde o emeğini koşulsuz veriyor çocuklarına. Bir bakıma bunu göstermeye çalıştım. Kısacası Zeliha hem evde hem de fabrikada işçi; buradan yola çıktım bu hikâyede.
- Aslında artık çok tercih edilmeyen bir yöntemle, çok tercih edilmeyen bir konunun izini sürüyorsun. Yakın dönem sinemamızdaki kadın temsilleriyle, işçi temsilleriyle ilgili ne düşünüyorsun? Bu karakterler veya bu hikayeler nasıl ele alınıyor.
- Türkiye’de artık çok fazla işlendiğini düşünmüyorum. Çünkü insanların dertleri değişiyor. Sinemamızda çok farklı konuları dert edinen binlerce film üretiliyor. Yine de yapılmıyor değil ama eski Türk sinemasında çok daha fazla işleniyordu.
Mesela Maden. Mesela Tarık Akan’ın oynadığı bir başka filmi; Çark. Tarık Akan bir deri fabrikasında çalışıyor. Orada şey diyor, bunu biraz benim filmimle bağdaştırdım; “Gökyüzü deri kaplı” diyor. O beni çok etkilemişti. Çok sert bir şey. Artık bu kadar sert eleştiremiyoruz. Biraz da sistemden kaynaklandığını düşünüyorum. İnsanlar işçileri görmüyorlar aslında. Onları dert edinmiyorlar.
Sinema dert edinme meselesi olduğu için üretim sağlanamadığını düşünüyorum. Yapılan filmler var; Erdem Tepegöz’ün bir tekstil fabrikasında geçen Zerre (2012) filmi vardı. O da referans filmlerimin arasındaydı. O atmosfer, kadının evi… Etkilenmiştim. Böyle cevaplayabilirim ama eskiden insanlar daha cesurmuş. Halkın, alt kesimdeki insanların hikayelerini önemsiyorlarmış.
“Hayal kurmaya devam ediyoruz”-
- Genç bir sinemacısınız, yeni mezun oldunuz, ilk filminizi çektiniz. Yeni yeni filmler çekmek istiyorsunuzdur ama bir gelecek kaygısı yaşadığınızı da tahmin ediyorum. Ne bekliyorsunuz? . Geleceğe yönelik planlarınız ne?
- Gençler açısından hepimizin ortak kanayan yarısı gelecek kaygısı tabi ki. Benim de sürekli düşündüğüm, kaygı duyduğum şeyler var. Gelecek kaygım şöyle başlıyor: Çok büyük hayallerle geldik sinema okuluna. Ama o kurduğumuz hayalle karşılaşmadık maalesef.
Gerçeklerle karşılaşıyoruz, sektörün halini görüyoruz. Belki bazı insanlar daha güçlü, o sektöre katlanabiliyorlar ama kendimi o kadar güçlü hissetmiyorum açıkçası. Set koşulları çok zor, doğru düzgün paranı alamıyorsun. Bir de şöyle düşünüyorum; bir dizi setinde çalışan insan kültürel olarak, birikim olarak kendini geliştirecek vakti bulamıyorlar. Bir dizi setine girdiğimde kendimi geliştirebileceğimi düşünmüyorum. O yüzde uzak kaldım, uzak kalmayı tercih ettim. Gelecek kaygım bu yüzden.
Açıkçası başka şekilde kendime bir yol bulmaya çalışıyorum. Maddi koşullarımı sağlayabilirsem kendi filmlerimi üretip o şekilde sinemada var olmaya çalışıyorum. Bir şekilde kendi ayaklarımın üzerinde durup filmlerimi üretmek istiyorum. Ama sektörde değil. Bağımsız sinema yapmak istiyorum, bağımsız sinema yapan yönetmenlerin ne zorluklar çektiği ortada. Buna rağmen hayal kurmaya devam ediyoruz. Vazgeçmek istemiyorum. Onun için savaşacağım.

