İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinin yenilenmesi kararı alındıktan sonra sürece dair başlayan tartışmalar, seçim sonrasında devam ediyor. Sürece farklı açılardan yaklaşımları içeren geniş zeminde bir tartışma/ayrışma söz konusu. Günlük akılla geliştirilen yaklaşımlardan yöntemli bakışa kadar değişik uçlarda seyreden pek çok değerlendirmenin yapıldığı böyle bir süreçte, gündeme gelen hemen her soruda ve her sorunun tartışılmasında devrimcileri/Marksistleri daha avantajlı kılan yöntemsel diyalektiktir; sınıfsal bakıştır. Buna göre, mevcut üretim ilişkileri, sermeye-devlet-toplum ilişkisi dikkate alınmadan 23 Haziran’a dair yapılacak tartışmalar eksik kalır; sorunun özüne inmez, arka planın görülmesini güçleştirir.
Tartışılırken yaygın biçimde yapıldığı gibi sosyal tesislerde alkol olup olmaması veya adayın İslami motifler taşıyan kimi davranışları üzerinden süreci okumak, belki sıradan günlük akılla olur. Ama bir devrimci, bir sosyalist, sınıflar mücadelesi açısından sürecin özgünlüğünü ve nasıl bir konjonktürden geçildiğini dikkate alır; tekil yansımalara değil büyük resme bakar.
Savaş tehdidinin ve kriz koşullarının bir anlamda süreklileştiği bir dönemde yaşıyoruz. Bunlar elbette öncelikli sorunlardır ve seçimle aşılacak türden değildir. Son yıllarda dünyanın en büyük enerji yataklarından birinin Doğu Akdeniz’de olduğu kesinleştikten sonra Akdeniz adeta tekellerin istilasına uğramış durumda. AKP de bunun farkında ve geleceğinin burada şu veya bu şekilde rol almaktan geçtiğini düşünüyor.
Gerek Akdeniz’de gerekse Libya’da veya Suriye’de yaşanan gerilmenin bir çatışmaya sebep olma ihtimali zayıf değildir. Bu bağlamda yapılacak değerlendirmelerde uluslararası konjonktürün dikkate alınması, isabet oranını artıracaktır.
23 Haziran sıradan bir seçim değildi
İstanbul’un Türkiye nüfusunun yüzde 20’sini, ekonominin yüzde 45’ini temsil ettiği, siyasette, sosyal yaşamda, kültür-sanat alanında belirleyici önemi dikkate alındığında, 23 Haziran seçiminin İstanbul seçimi olarak kalmayacağı, tersine Türkiye’nin siyasal yaşamında önemli ve yeni gelişmelere kapı aralayacağı görülür.
Türkiye oligarşisinin azami çıkarlarını gözeten politikalar, İstanbul’un birikim ve değerlerinin yağmaya açılmasını savunmanın yanında, bölgede emperyalizmin taşeronluğunda çıkar ağının bir parçası olmayı gerektiriyor. Bu bağlamda “Bu seçim sıradan bir seçim değildir” denilirken, bir yanıyla da iktidarda temsil edilen sermyenin rant ve talan ufkuna dikkat çekilmiş oluyor.
Başkanlıkla ifade edilen iktidarın, bölgedeki saldrıgan politikalarını ve ülkedeki zenginliklerin bir avuç sermayedara peşkeş çekilme yönündeki duruşunu sürdürebilmesi için kitle desteği büyük önem taşıyor. Tam da bu nedenle, baskı ve sömürü düzeninin devamı için hemen her yolu deneyen “Cumhur ittifakı”nın İstanbul’da yenilmesi, “milli ve yerli” sömürüsüyle bölgede geliştirilen saldırgan politikaların teşhiri ve önlenmesi açısından da bir anlam/işlev taşıyor.
Emperyalizm ve oligarşi ile bütünleşmiş gerici faşist blokun politikalarının bölgedeki izdüşümü halklar arasında yabancılaşmanın derinleştirilmesi ve savaştır, ülkedeki izdüşümü ise sermayenin azami çıkarlarıdır; krizin yükünün emekçi halkların sırtına yıkılmasıdır.
Çeşitli parametrelerin iç içe geçtiği, dikkatli ve doğru okumalar yapmayı gerektiren bu süreç, kendi kabuğuna çekilmeyi de keyfi/öznel yorumları da kaldırmıyor. Öncelikle şunu vurgulamakta yarar var; stratejik hedefin bir öncü tarafından tanımı, bunun için gerekli taktiklerin ve politikaların ifade edilmesi ile konjonktürel olarak sokağa dökülen kitleyi oluşturan toplamın harekete geçiş nedenleri arasında bir açı olabilir, tam olarak bir örtüşme yaşanmayabilir. Ama burada önemli olan nesnelliktir, o kitlenin hangi nedenlerle harekete geçtiğidir; kimlere karşı, kimlerin yanında olduğudur.
Bu, sol için çok ciddi, önemli bir tartışmadır. İttifaklar meselesinin doğru/yeterli kavranamamış olmasıyla yakından ilintilidir. Bundan sonra da kimlerle, nerede ve nasıl; kimlere karşı durulacağının tespitinde isabet açısından önemlidir.
Dikkat edilirse 16 Nisan 2017 referandumundan beri bu önem/özgünlük vurgusunu daha sık yapar olduk. Belki “artık her seçime böyle mi yaklaşacağız” diye sorulabilir. Tabii ki değil. Ancak burada başkanlık olgusunun özel bir yeri, rolü vardır. Açık faşizmin veya darbe ikliminin süreklileştiği bu aşamada böyle bir iklime karşı, bunu durduracak bir toplumsal rüzgar söz konusu olduğunda, devrimcilerin buna kayıtsız kalmaması gerekiyor. İşin özü budur. İkincisi 31 Mart sonrasında açık bir hak gaspına dönüşen ve başkanlık rejiminin antidemokratikliğini görünür kılan iptal kararı, muhalif kesimlerde seçimleri aşan boyutta bir tepki ve ortaklaşma yarattı. Oluşan saflaşma kimi aday ve partilerle ifade edilse de son tahlilde emperyalizm ve oligarşinin temsilcileri ile ona karşı duranlar; darbe iklminin devamını isteyenlerle 17 yıllık iktidarla sorunu olanlar karşı karşıya geldi. Bu, sınıflar mücadelesi açısından önemli bir momentti, yok sayılamazdı, kayıtsız kalınamazdı. Artık mesele iki adayın dar bağlamda ne ifade ettiklerini çoktan aşmıştı.
Ne devrim ne karşıdevrim
Binir ki neden-sonuç ve parça-bütün ilişkisi kurabilmek, değerlendirmelerde olguya ölçüyü kaçırmadan hak ettiği boyutta yer vermeye imkan tanır. Tersine bu yönteme sahip olmamak, şu veya bu oranda görüngülere veya yönlendirmelere bağlı olarak uç değerlendirmeleri beraberinde getirir.
23 Haziran’da, 31 Mart’a oranla ortaya çıkan oy farkını “bu büyük haksızlığa vicdanlar dayanmadı” gibi dar bağlamda ele almak, bir yanıyla doğru olsa da eksik bir tanımlama olur. Sınıflar mücadelsinde kimi enerjilerin açığa çıkması için uygun momentler gerekir. İşte bunu da bu kapsamda ele alabilir ve toplam AKP’li süreçle ilişkilendirebiliriz. Gezi’den örnek verirsek “park, ağaçlar vb.” görünür ilk sebeptir ama kapsam giderek büyüdü ve ezilenlerin hemen tüm sorunlarının ifade edildiği bir mecraya dönüştü. Bunu benzer pek çok toplumsal olayda görmek mümkün. Sudan, güncel bir başka örnektir. İlkin zamlara karşı başlayan hareket giderek büyüdü ve diktatör Ömer el Beşir’i düşürdü; devamında ise talepleri de ufku da genişledi. Fransa’da akaryakıt zammına karşı sokağa çıkan “sarı yelekliler”in hareketinden neoliberal politikalara karşı 42 maddelik bir program ortaya çıktı.
Buradan hareketle söylersek 23 Haziran seçimleri, İstanbul’u da belediyeyi de aştı ve sınıfsal bir sorgulamaya dönüştü. Eğer sınıfsal saflaşma işçi ile patron arasındaki saflaşmadan ibaret görülmeyecekse buradaki sınıfsallık da dikkate alınmalıdır. Alınması gereken önemli mesajlardan biri, halk kesimlerinin birleşik mücadele zemininde ele ele verdiği takdirde ortaya nasıl bir gücün nasıl bir sinerjinin çıktığıdır.
Soldaki tartışma da zaten dersler-sonuçlar bağlamında yaşanıyor. Abartan, seçimlerden devrim çıkartıyor, tersten okuyan ise karşıdevrim. Halbuki bir soluklanma, güç biriktirme olarak görüp, ikinci bir hamle için oluşan moral zemini değerlendirme süreci olarak okumak çok daha gerçekçidir.
Süreç devrimcileri göreve çağırıyor
Bir belediyenin, mevcut iktidara ve üretim ilişkilerine rağmen sosyal uygulamaları, belirli sınırlar içinde de olsa öne çıkarması mümkündür. Ancak 23 Haziran’da bunu da aşan, daha kapsamlı, sınıflar mücadelesi bağlamında önemli sonuçlardan söz edilebilir. Bilinir ki eylemli toplumsal süreçler katılımcıların bilincini de ufkunu da moral ve motivasyonunu da büyütür. Bu motivasyon, kesintisiz mücadele bilinciyle daha ileri kazanımlar için bir avantajdır. İşte bu bağlam içinde Haziran’ın 23’ünde bir eşiğin aşılmış olması hafife alınmamalı ama onunla da yetinilmemeli, “sandık yetmez, faşizmi sokakta yeneceğiz” diyerek yola devam edilmelidir.
Daha önce de söylediğimiz gibi burjuva siyaset tarzının bir döneminin sonuna gelindi. Alternatif gibi düşünülen başkanlık, birinci yılında bocalıyor, dökülüyor. Ekonomik krize siyasal kriz eklenmiş durumda. Sürdürülemezlik, yönetememe hali söz konusu. Ancak İmamoğlu/CHP, süreci daha ileri taşıma ufkuna sahip değil. Şimdi 23 Haziran’da rol alan binlerce birey dahil, işlevli ve gerçekçi olacak şekilde mümkün olan en geniş muhalif toplamı, “biz” ekseninde buluşturma, yoldaşlaştırma zamanıdır.
İttifak tartışmalarının yeniden solun gündemine girdiği bu süreçte, bu ihtiyacı salt ittifak yasasına veya anayasa değişikliğine bağlamak yöntemsel açıdan eksik/yanlış olur. Tam da bu ihtiyaca bağlı olarak, nasıl bir eşiğin aşıldığının ve yeni sürecin gereklerinin tespitini yapmak ve taşları “eskiye dönüş” yönünde değil, temel-tali ilişkisi kurarak geleceği kazanma ufkuyla döşemek üzere süreç devrimcileri göreve çağırıyor.
Bilinir ki kriz, mücadele isteğini açığa çıkaran faktörlerden biridir. Gerçekte faşizm de böyledir; ama bu, her zaman ve kendiliğinden olmaz. Böyle bir isteğin, özgüvenle birleşmesi, uygun araç ve yöntemlerle tamamlanması gerekiyor.
