• Aktüel
  • Politika
  • Emek
  • Üniversite
  • Dünya
  • Kadın
  • Kent
  • Kültür&Sanat
  • Bilim
  • Yolculuk Blog
  • Radyo
Yolculuk Gazetesi
30 Eylül Çarşamba 2020
  • Aktüel
  • Politika
  • Emek
  • Üniversite
  • Dünya
  • Kadın
  • Kent
  • Kültür&Sanat
  • Bilim
  • Yolculuk Blog
  • Radyo
No Result
View All Result
  • Aktüel
  • Politika
  • Emek
  • Üniversite
  • Dünya
  • Kadın
  • Kent
  • Kültür&Sanat
  • Bilim
  • Yolculuk Blog
  • Radyo
No Result
View All Result
Yolculuk Gazetesi
No Result
View All Result

Sınıfsal Bakış | İllüzyon bitti, sıra sınıfsal gerçeklerde

02.04.2019 12:23
Sınıfsal Bakış | İllüzyon bitti, sıra sınıfsal gerçeklerde

Şimdi
“Bir kağıt parçasını oy sandığına atmakla kalma,
bütün gücünü, bütün etkini kullan.”
Perspektifiyle hareket etme, azla yetinmeme
Ve gerçekçi olup imkansızı isteme zamanı.
Şairden esinle söylersek
Kemiği bıçaktan umudu hacizden kurtarmak mümkün.
Ama önce kendi yanılsamalarımızdan
Kendi ayak bağlarımızdan kurtulmamız gerekiyor.

Sınıfsal bakış, olguyu karmaşık görüntüyü ise bulanık hale getiren zeminde sadeleşme, netleşme sağlar ve anlamayı da doğru yerde saf tutmayı da kolaylaştırır. Tersi durumlarda ise yanılmaya da yanıltmaya da uygun yaklaşımlar, günü kurtarmayı veya gündemin ardından sürüklenmeyi beraberinde getiren duruşlar yaygınlaşır. Bunun, seçim sürecindeki yansımalarına, örneklerine daha önce yaptığımız değerlendirmede çeşitli biçimlerde değindik.

Bugün itibariyle seçimin manipülatif ortamının sebep olduğu yanılsama bitti. Sandık gerçeklerinden/sonuçlarından sonra ülke ve dünya yani sınıflar mücadelesi gerçekliği ile yüz yüze kalınacaktır. Kimileri “bizim ülkemiz, bizim insanımız” diye özelleştirip olguyu daha dar göstermeyi sevse de bugünkü konjonktürde artık ülke gerçekliği dünya gerçekliğinin dışında değil.

Tam da bu nedenle bugün yani seçimlerin sonuçlandığı bu tarihsel anda planlamasını önceden ve uzun erimli olarak yapmış, bunun için araç ve yöntem geliştirmiş olan egemen sınıfların ve temsilcilerinin karşısında yapılması gerekenler, öncelikle (olumlu yönde konjonktürel bazı avantajlar içerse de) seçim sonuçlarının etkisinden hızla çıkıp süreci daha kapsamlı ve daha uzun vadeli gören bir bakışla, buna uygun araç ve yöntemlerle donanmaktır.

Tehditlerin ve gerilimin nedeni?

Burjuva siyaset tarzının bir döneminin sona erdiğine, artık sermaye sahiplerinin bu biçimsel teraziye, halkta rıza oluşturmayı amaçlayan bu demokrasi oyununa tahammüllerinin kalmadığına daha önce ayrıntılı biçimde değinmiştik. Diğer bir ifadeyle, neoliberalizmin bugünkü icra biçimi, şeklî de olsa halkın katılımına, görece de olsa demokratik öğelere ve kuvvetler ayrılığına izin vermiyor.

Sözünü ettiğimiz tahammülsüzlük, bir taraftan yürütmenin tek elde toplanması biçimindeki arayışları artırırken diğer taraftan kendi yasalarını dahi tanımamayı, yerelliği yok etmeyi ve seçim sonuçlarına müdahale ederek keyfi bir işleyişi dayatmayı beraberinde getiriyor.

Seçim meydanlarında iktidar ortaklarının yansıttığı gerilim ve tehdit gerçekte temsil ettikleri sınıfların kimlikleri, dönemsel duruş ve ihtiyaçları ile doğrudan ilintilidir. Bunu Amerikan tekellerinin temsilcisi Trump’ta da Fransız tekelleri adına şiddeti giderek artıran Macron’da da giderek yaygınlaşan faşist iktidarlarda da görmek mümkün.

Dünya ölçeğindeki kriz, üretimi büyük ölçüde yok edilmiş veya zayıf düşürülmüş, ekonomisi kırılgan bizimki gibi ülkelerde kendini daha derinlikli biçimde hissettiriyor. Eğer bunun müsebbipleri aranıyorsa öncelikle 17 yıllık AKP iktidarının icraatları sorgulanmalı, 1980’den bugüne hızlanan ve giderek kalıcılaştırılan sömürgecilik ilişkisi üzerinde durulmalıdır.

Ekonomistlerin “durgunluk içinde enflasyon mu yoksa çöküntü içinde enflasyon mu?” tartışmalarına sebep olan krizin gerçekte dünya ölçeğindeki krizle ilintisi yok sayılarak, Avrupa emperyalistleri ile dış politika vb. konularda var olan gerilimi düşürmenin kaynak sorununu çözeceğini sanmak sorunun gerçek nedenlerini anlamamaktır.

Sistem, dünya ölçeğinde tıkanmış, mevcut haliyle sürdürülemez durumdadır. Ve gerçekte egemen sınıfların kendi ufuklarında da bir çözüm görünmemektedir. Hemen her aktörün, askeri olanı dahil tüm kozlarını kullanarak azami çıkarlarını gözeten bir duruş sergilemesi, sürecin bu niteliği ile ilintilidir. Trump’ın da Erdoğan’ın da Bolsonaro veya Macron’un da ortak yanları budur; sermayenin çıkarlarının en saldırgan biçimde gözetilmesidir.

Keskinleşen çelişmelerin çatışmalara dönüşme potansiyelinin en yüksek olduğu bölge olarak Ortadoğu’da dolayısıyla da Suriye’de yakın vadede bir çözüm görünmediği gibi Türkiye’nin daha kapsamlı biçimde ve doğrudan sıcak çatışmaların içinde yer alması ihtimali giderek artıyor. Buna iç politika ve ekonomik kriz de eklendiğinde 1 Nisan sonrasındaki tablonun ağırlığı daha da artıyor. Yerel seçimlerin, genel seçimler hatta referandum havasında yürütülmesinin, sınıfsal ölçülerin öne çıkmasının sebeplerinden biri de budur. İşte bu koşullarda muhalif kesimler ya kendi krizini aşıp sürece müdahale edecek ya da bu toplam krizin faturasını ödemekle yüz yüze kalacaktır.

Neyin bekası?

Seçim sürecinde MHP-AKP arasındaki iktidar bloku tarafından beka sorununun öne çıkarılması bir tesadüf değil ve gerçekte haksız da değiller. Bu konuda sorunu anlaşılır kılmak üzere sınıfsal bakışın bilinen yöntemiyle “kim için, ne için beka?” soruları sorulabileceği gibi mevcut kalıcılığın, devamlılık ve kurumsallığın kimin yararına olduğu sorusu da sorulabilir.

Gerçekte sorular geniş açılı bir bakışla yanıtlandığında görülecektir ki sadece beka vurgusu değil seçim çalışmalarındaki gerilim de bir tesadüf değil. Üstelik gerilim ve arayış içinde olan sadece Erdoğan veya Bahçeli değil. Ülke düzeyinde bakıldığında koşullar Mehmet Ağar, Tansu Çiller, Semra Özal gibi oligarşinin tescilli temsilcilerini Erdoğan’ın yanına getiriyor. Bu arayış-duruş diyalektiği, sözü edilen kalıcılığın, yağmaya ve sömürüye dayalı kapitalist üretim ilişkilerinin, diğer bir ifadeyle iktidar-Türkiye oligarşisi ve emperyalist sermaye arasındaki ilişkinin bekasına denk düştüğünü gösteriyor.

Erdoğan’ın Kürt coğrafyasındaki seçim sonuçlarını beka meselesiyle ilişkilendirmesi olgunun özünü değiştirmiyor. Ama önümüzdeki süreçte sınıflar mücadelesinde doğru yerde konumlanmak açısından “Kayyum siyaseti mi kazandı yoksa iktisadi kriz koşullarında kimlik siyaseti mi kaybetti?” sorusuna yanıt aranmasında yarar vardır.

Tam da bu bağlamda 1 Nisan’dan itibaren kimi neyin beklediği sorusunun yanıtı, kimin nerede durduğuyla, sınıfsal bağ, sınıfsal çıkar vb. ile doğrudan ilintilidir. Seçim öncesinde yaptığımız bir değerlendirmede sınıf karşıtlarımızı neden taklit etmememiz gerektiğine dikkat çekmiştik. İşte bugün sonuçlar tartışılırken de bu konuda net bir ayrıma, sınıfsal bir farka ihtiyaç vardır.

Evet belki bugün sistem, rutin, kurumsallaşma, alışkanlıklar, yasal ve güncel zorunluluklar büyük oranda egemen sınıflardan yana ama bu onları uzun vadede güçlü veya kalıcı kılmıyor. Çünkü haksızlıklar üzerine bina edilmiş duruşları, sistemleri sürdürülebilir değil.

Bu sürdürülemezliği, kimileri S-400 üzerinden Batı emperyalistleri ile yaşanan gerilime, kimleri de ekonominin durumuna vb. bağlıyor. Hatta S-400 sorununun aşılması halinde Türkiye’nin beklediği sıcak para akışının gerçekleşeceği biçiminde değerlendirmeler yapanlar da oluyor.

Evet, belki Türkiye’de en fazla yatırımı bulunan, Türk bankacılık sektöründe ağırlığı olan, en büyük hacimde karşılıklı dış ticaretin gerçekleştiği coğrafya Avrupa’dır. Ama bu, temenni edilen canlanmayı sağlamaya yetecek bir ilişki değildir. Bu türden değerlendirmelerde sistemin bir bütün halinde tıkandığı, krizin kapsam büyüterek derinleştiği gerçekliğinin üzerinden atlanıyor. Bu bağlamda S-400 sorunu aşılsa da New York’tan, Londra veya Frankfurt’tan sıcak para akışı gerçekleşecek gibi görünmüyor.

Ekonomide IMF’siz IMF veya doğrudan IMF programından söz ediliyor. Son bir yılda bir milyonu aşkın insan işsiz kaldı. Yatırımların yapılmadığı, ithalatın büyük oranda düştüğü dolayısıyla da üretim kapasitesinin daraldığı koşullarda istihdamın daha da düşmesi, işsizlik-açlık ve yoksulluğun bir arada anılması beklenmelidir.

Patronlar, seçim bitti sıra ekonomide diyor. Erdoğan, reform mesajı veriyor. Reform, yeniden düzeltmek demektir. Ekonomi kimler için, kimlerin çıkarına nasıl düzeltilecektir? Önemli olan budur. Bu koşullarda Ertuğrul Özkök gibi “herkes kazandı” ifadeleriyle sınıfsal uzlaşma telkin edenlerin bilinçleri çelmeleyen tuzağına düşmeden, sınıflar mücadelesinin sandıktaki konjonktürel sonuçları aşan daha keskin biçimler alacağını öngörmek, isabetli bir duruş ve mücadele perspektifi açısından olmazsa olmaz önemdedir.

Yüzde 50 değil yüzde 99

Yanılsamalı veya sandığa dayalı dönemsel bir ayrışmadan hareketle ezen-ezilen saflaşmasını yüzde 50 diye ortadan ikiye bölünmüş bir toplumla açıkladığımızda, tam da başkanlıkla yapılmak istenen şeye yani toplumu ikiye bölüp yanında gördüğünü konsolide eden karşıtı olarak gördüğünü ise kriminalize ederek etkisizleştiren, daha da önemlisi sınıfsal bilince gölge düşüren bir duruşa hizmet etmiş oluruz.

Gerçekte ise söz konusu ayrışmalar, sınıfsal olanın yanında yapay ve geçicidir. Eğer “onlar bir avuç biz milyonlarız” gerçekliğini kavrayabiliyor ve içini doğru doldurabiliyorsak göreceğiz ki saflaşma tam da “İşgal Et” eylemlerinde öne çıkan sloganda olduğu gibi “Biz % 99’uz” demeyi gerektiriyor.

Bilinir ki derin kriz dönemlerinde toplumsal ölçülerde de bulanıklık gözlenir. Tam da bu bağlamda bugün iktisadi olanın yanında kültürel ve ruhsal bir problemle de karşı karşıyayız. Bundan sol, muhalif kesimler de muaf değil. Sisteme dair ekonomik, sosyal ve siyasal krizin yanında muhalefet krizi de yaşanıyor. Böylesi dönemlerde insanların kamusal ve siyasal sorunlara ilgisi azalırken, değerlerle bağı zayıflar, bireysel kurtuluş/mutluluk arayışları ise artar. Çaresizlik çap büyütürken buna bilinçli veya bilinçsiz nihilizm eşlik eder. Böyle bir iklimde Richard Sennett’in “Güvensizlik ahlaki bir kimliğin oluşumunu imkânsız kılar” saptamasını doğrularcasına ahlaki, insani, hukuksal vb. değerlerin önemi azalır. Buna bağlı olarak da kitlelerde bir kurtarıcıya (lider vb. figürlere) yönelme eğilimi artar. Yanlış yerde kurtarıcı/çözüm aramak da beklenen kurtuluş gerçekleşmeyince yaşanan hayal kırıklıkları, içe kapanmalar vb. de buna dahildir. Krizi omuzlarında hissettiği oranda mağduriyetin yarattığı öfkeyle düşman figürler (yabancı düşmanlığı vb.) yaratarak ırkçı-faşist örgütlenmelere yönelenler de olur.

Bilinmek durumundadır ki bizimki gibi ülkelerde toplumsal sorunların kolay çözümü de kişiyi mutluluğa taşıyacak nitelikli basamakların hızla ulaşılan basit bir biçimi de yoktur. Seçim süreçleri dahil çeşitli dönemlerde gündeme gelen tartışmaların işaret ettiği gerçeklik bir yanıyla da budur. Bugün haklı çıkma-çıkmama ikilemini, hatta çözümü/çareyi seçimde arama yanılgısını da hızla aşıp gerçekliği görmeye ve birleşik mücadele zemininde sorunların ciddiyetine denk bir duruş geliştirmeye ihtiyaç vardır.

Çaresiz miyiz?

Seçimlere sistem sahiplerinin de itibar etmez hale geldiği bu koşullarda ve seçimlerden hemen sonra bugün bizlere düşen, zaten adil olmayan bu temsil sisteminin çözüm olmadığını dolayısıyla da çaresiz olunmadığını, halkın kendi kendini yönetmesine imkân tanıyan alternatif araç ve yöntemleri hızla geliştirip somutlamanın vakti olduğunu anlatmaktır.

Bugün toplumun büyük çoğunluğunun gidişattan rahatsız olduğu dolayısıyla da objektif olarak muhalif zeminde sayılması gerektiği ve egemen sınıflar açısından da mevcut koşulların sürdürülemez hale geldiği bu tarihsel anda, hayatın her noktasında halkın sorunları üzerinden politik yaşama katılımına imkân veren araç ve yöntemler geliştirildiği oranda asıl çaresiz olanların sistemlerini adaletsizlik üzerine bina edenler olduğu görülecektir.

Böyle bir tarihsel anda geniş halk yığınlarının beklentilerine denk düşen yani sistemin saldırıları karşısında direnme noktaları oluşturmayı gündemine alan ve bu direnmeyi en geniş kitlelere yayabilmeyi hedefleyen bir çizginin geliştirilmesi büyük önem taşıyor. Unutmamak gerekir ki (Louis Pasteur’un dediği gibi) “Şans yalnızca hazır olan zihinlere güler.”

İşte haksızların, hırsızların, yobaz ve soyguncuların miadı dolan sistemlerini nasıl sürdürebilecekleri konusunda birbirine girdikleri, Asya’dan Avrupa’ya, Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya kadar hemen her coğrafyada çözümsüzlükle malul hale geldikleri ve gerçekte bir çıkış planlamasına da sahip olmadıkları bu koşullarda biz; bu köhnemiş düzenin ve makyajı dökülen ilişkilerin karşısında sanıldığının aksine çaresiz/alternatifsiz değiliz.

Önümüzdeki süreçte halkın kendi kendini yönetmesine, doğrudan katılıma imkan tanıyan örgütlenmeler geliştirildiği oranda, kendi meclislerini kuran milyonların nezdinde seçimlerin de o seçimlerle oluşturulan Meclis’in de ve hatta belediyeler dahil merkeze bağlanarak tekelleştirilmiş haldeki toplam işleyişin de hükmü kalmayacak, eşitliğe de özgürlüğe de imkan tanıyan alternatif ilişkilerin adım adım gerçekleştiği görülecektir.

istanbul
vuzzu.net

  • Aktüel
  • Politika
  • Emek
  • Üniversite
  • Dünya
  • Kadın
  • Kent
  • Kültür&Sanat
  • Bilim
  • Yolculuk Blog
  • Radyo
GAZETE YOLCULUK

Bu site Adali Labs tarafından geliştirilmiştir. Sitede yer alan tüm içeriklerin yayın hakları saklıdır.

No Result
View All Result
  • Aktüel
  • Politika
  • Emek
  • Üniversite
  • Dünya
  • Kadın
  • Kent
  • Kültür&Sanat
  • Bilim
  • Yolculuk Blog
  • Radyo

Bu site Adali Labs tarafından geliştirilmiştir. Sitede yer alan tüm içeriklerin yayın hakları saklıdır.