• Aktüel
  • Politika
  • Emek
  • Üniversite
  • Dünya
  • Kadın
  • Kent
  • Kültür&Sanat
  • Bilim
  • Yolculuk Blog
  • Radyo
Yolculuk Gazetesi
15 Ekim Perşembe 2020
  • Aktüel
  • Politika
  • Emek
  • Üniversite
  • Dünya
  • Kadın
  • Kent
  • Kültür&Sanat
  • Bilim
  • Yolculuk Blog
  • Radyo
No Result
View All Result
  • Aktüel
  • Politika
  • Emek
  • Üniversite
  • Dünya
  • Kadın
  • Kent
  • Kültür&Sanat
  • Bilim
  • Yolculuk Blog
  • Radyo
No Result
View All Result
Yolculuk Gazetesi
No Result
View All Result

Sınıfsal Bakış | Kriz ve paylaşım koşullarında ABD-İran gerilimi

"ABD, genelde dünya halklarının özelde Ortadoğu halkların baş düşmanıdır. Güç dengelerindeki değişimin dolaylı etkileri halklar adına bir kazanım gibi görünse de sürece uzun vadeli perspektifle yaklaşılmalı, söz konusu gelişmelerin İran'ı ilerici veya Rusya'yı demokratik kılmadığı akıldan çıkarılmamalı, emperyalizm de eşitlik ve özgürlük de sınıfsal ölçeklerle değerlendirilmeli, özgülüğe götürecek basamaklar halkların kendi özgücüne dayanmalıdır"

22.01.2020 10:02
Sınıfsal Bakış | Kriz ve paylaşım koşullarında ABD-İran gerilimi

Dünya, bir yanıyla birinci ve ikinci paylaşım savaşlarını önceleyen koşullara benzer bir süreçten geçiyor, bir yanıyla da o koşulları da aşan nedenlerle hızlı dönüyor. Kriz koşullarında çelişmeler keskinleşip derinleşirken, olup biteni anlamayı güçleştiren düzeyde bilgi kirliliği ve yönlendirmeler söz konusu. Teknik anlamda, siyaseten, ekonomi-politik açısından vb. bir yığın veri dolaştırılıyor. Alternatif güçlerin mayalayıcısı ve pusulası olması gereken sol kesimlerde de yoğunlukla kafa karışıklığı ve yöntemsel problemler gözleniyor. Dünyada sınıflar mücadelesi keskinleşir ve sokaklar ısınırken, muhalif rüzgarın özgürleştirici toplumsal kanatları dolduramadan farklı yönlere döndürülebildiği görülüyor. Deyim yerindeyse solun bugüne kadarki birikimini sınava sokan gelişmeler yaşanıyor.
İşte bu koşullarda ABD’nin Irak’ta düzenlediği saldırıda İran Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü’nün komutanı Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi Örgütü Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi El Mühendis yaşamını yitirdi. Saldırının devamında yapılan yorumlar, bir kez daha, isabetli bir değerlendirme için sınıfsal bakşın ne denli önemli olduğunu gösterdi.

Sürecin ekonomi politiği

Mevcut veriler, giderek derinleşmekte olan krizin 2008 dahil bundan önceki hiçbir krize benzemediğini, mevcut yükün lokalize edilerek yeni sömürge ülklere veya ülkeler içinde orta sınıfa yüklenmesi vb. şansının kalmadığını gösteriyor. Çünkü deyim yerindeyse orta sınıf kalmamış, büyük oranda çözülmüş, yeni sömürgeler ise tükenme noktasına gelmiştir. Önceki krizlerden farklı olarak hemen tüm ülkeleri ve aktörleri vurması beklenen böyle bir kriz karşısında daha az etkilenmek üzere önlem arayışları söz konusu. ABD ile Çin arasındaki gümrük geriliminin öncelikli nedeni budur.

Kapitalizmin azami kar hırsıyla doğa ve toplum yasalarını yok sayan bugünkü niteliğinin sürdürülebilirliği kalmamış, bu gidişatın sınırına gelinmiştir. Çevre tahribatı ve türlerin tükenmesi konusunda 50 yıl sonrası için varsayılmış gelişmeler bugünden yaşanıyor. Muazzam boyutlara varan üretim kapasitesi, mevcut tüketim kapasitesini defalarca karşılayacak boyutlardadır. Tekeller bu nedenle o çok önemsedikleri tekel karını pek çok üründe elde etme şansını bugünün koşullarında yitirmiş durumda. İşte tam da bu nedenle, Çin, Hindistan, Endonezya, Malezya gibi ülkelerdeki üretim kapsitesinin şu veya bu biçimde tahrip edilmesi olasılığı giderek artmaktadır.

Bu süreçte ABD eksenli bloklaşmanın ve işbirliği ilişkilerinin yeniden biçimlenmek üzere dağılmaya başladığı görülüyor. Örneğin ABD’nin tüm çabalarına rağmen Almanya, Rusya ile Kuzey Akım-2 ilişkisini kesmedi. Proje, tamamlanma aşamasına geldi. İran konusunda da nükleer program meselesindeki anlaşmanın sürdürülmesi dahil Avrupa ülkeleri ile ABD arasında çeşitli boyutlardaki duruş farklılıkları öne çıkmaya başladı.

Başta Almanya olmak üzere Fransa, İtalya, İspanya gibi AB ülkelerinin İran ile çok yönlü ekonomik ilişkileri bulunuyor. Bu nedenle İran’da stratejik yatırımları bulunun Almanya başta olmak üzere AB bir bütün olarak, ABD’nin Süleymani’yi öldürmesini hiçbir şekilde olumlu görmedi ve ciddi kaygı duyduğunu açıkladı.

Gelinen bu aşamada ABD, iktisadi olarak yitirdiği avantajlarını/üstünlüklerini elindeki en etkili araç olan silah üstünlüğü ile sürdürme eğilimindedir. BM’ye bağlı 192 ülkenin 40’ında askeri üssü olan ABD’nin 2020 savunma bütçesi, yaklaşık 750 milyar dolar olarak belirlenmiştir.

Türkiye’ye gelince, çıkarılan tüm yüksek seslere ve iddialı görüntüye rağmen işler sadece içeride değil dışarıda da yolunda gitmiyor; Rusya’ya ziyaretlerin yoğunlaşması, kendini dayatma ve söz geçirmenin değil tersine sıkışmanın ve çaresizliğin ifadesidir. Son olarak Moskova’da Suriye Muhaberat BaşkanıTuğgeneral Ali Memlük ile MİT Başkanı Hakan Fidan’ın aynı masaya oturması, Ali Memlük’ün Suriye’nin taleplerini dayatması ve devamında İdlib operasyonun tekrar başlaması, giderek Türkiye’nin elinin nasıl zayıflamakta olduğunun ve manevra kabiliyetinin kalmadığının örneklerinden biridir. Aynı şeyi Libya konusundaki görüşmeler için de söylemek mümkün. Erdoğan “Libya’da barışa giden yol Türkiye’den geçiyor” dese de sürecin ekonomi politiği bunun tam tersini söylüyor. İçeride çılgın projeler nasıl ki ekonominin başarısının değil başarısızlığının, çöküşün ve bunun kamufle edilmesi çabasının ifadesi ise dışarıda da “çılgın” görüntüler verilmeye çalışılan abartılı hamleler aynı anlama gelmektedir.

Hegemonya ve güç ilişkileri

Trump’ın seçim vaadinde de söylediği gibi Amerika’yı yeniden “büyük yapma” amacı ve iddiası var. Ancak sürecin bu yönde gelişmediği görülüyor.

Daha önceki yeniden paylaşım sonrasında olduğu gibi ABD’nin domine ettiği süreçte de eşitsiz gelişim yasası işlemiş, bugün gelinen aşamada hegemonya ilişkileri sarsılmış, taşlar yerinden oynamış ve güç ilişkileri değişmiştir. Aynı zamanda bir sermaye çatışmasını ve tasfiyeyi ifade eden muazzam boyutlardaki tekelleşmeye yoksullaşmanın yanında siyasal gericilik eşlik ediyor.

Bugün dünya ölçeğinde faşist iktidarların yaygınlığı, Trump, Johnson, Bolsonaro gibi saldırganlığıyla ve geleneksel ölçüleri zorlayan nitelikleriyle öne çıkan başkanların yaygınlığı, radikal tercihlerde bulunan ve tüm kozlarını kullanan sermaye güçlerinin ihtiyacıdır.

Yeni pazarlara açılma koşulunun kalmadığı bu tarihsel kesitte, var olan pazarların, hammadde ve enerji kaynaklarının küresel boyutta bir paylaşım savaşını beraberinde getirdiği görülüyor. Daha da önemlisi ABD artık tek belirleyen değil. Gelişen ve süreçte ağırlığını koyarak pay büyütme mücadelesi veren ülke sayısı arttı. Özellikle Çin, dünyanın fabrikası gibi çalışarak, piyasaya bol miktarda ucuz ürün sürerken aynı zamanda Afrika’dan Latin Amerika’ya kadar her kıtada varlığını hissettiriyor. Enerji kaynaklarına, değerli metallere, verimli topraklara yatırım yaparken aynı zamanda iktidarlara kredi vererek ilişkilerini geliştiriyor.

ABD; Ekvador’da ormanları kesen, Peru’da bakır çıkarmak için dağları delen, Brezilya’da Cerrado çayırlığını soya tarlasına dönüştüren, Venezuela’da ise Orinoco bölgesinde petrol kuyuları açan, Bolivya’da Lityum işletme anlaşması yapan ve daha da önemlisi yaklaşık 70 ülkeyi ilgilendiren Tek Kuşak tek Yol projesiyle önlenemeyen bir yayılma halinde olan Çin’i Pasifikte çeşitli biçimlerde kuşatma hesapları yapsa da bunun pek de mümkün olmadığını gösteren gelişmeler yaşanıyor. Pakistan’ı boydan boya geçip Hint Okaynusu’na ulaşan ve Gwadar kentinde liman yapımına başlayan Çin’in aynı zamanda limanın yakınında savaş gemileri için bir deniz üssü inşasına da başladığı biliniyor. Bu, Tek Kuşak Tek Yol güzergahında artık Çin askerinin de varlık göstereceğinin işaretidir. Bunun yanında Çin, silah sanayisinde de batılı ülkelere yetişmek üzere test aşamasındaki uçak gemilerinin yanı sıra yeni nesil gemiler, savaş uçakları ve balistik füzeler tasarlıyor.

İşte Çin’in kontrolünün giderek zorlaştığı bu koşullarda ABD’nin kuşatma altına alma ihtiyacı duyduğu Rusya da Avrupa’ya doğalgaz taşıma alternatiflerini artırmış, Suriye’de insiyatifini güçlendirmiş ve hatta İran’da bir deniz üssü oluşturma konusunda görüşmeler yaptığı da basına düşmüştü.

ABD’nin Ortadoğu’da etkisini kırmak istediği bir diğer ülke olan İran’a gelince, Suriye savaşı sonrasında ortaya çıkan tabloda ABD’nin hesaplarının aksine İran’ın etkisinin arttığı ve koparılmak istenen Şii Hilali’nin daha da güçlendiği görüldü. Bunu Lübnan Hizbullahı’nın artan silah ve vuruş kapasitesinden de Yemen’de Husilerin Suudi Arabistan karşısındaki etkili duruşundan da gözlemek mümkün. İşte ABD’nin Süleymani suikasti bu koşullarda gündeme geldi.

Süleymani suikasti, arka plan ve antiemperyalizmde ölçü

ABD’nin saldırısı sonrasında gündeme gelen değerlendirmeler içinde durumu politik olarak değil de ABD ile İran’ın silah kapasitesi vb. açısından ele alan hatta işi “danışıklı dövüş” noktasına kadar vardıran kesimler oldu.

Bu süreçte değerlendirme yaparken yanılgıyı çağıran olgulardan biri de gelişmeleri demeçler veya görüngüler üzerinden okumaktır.

“Ortadoğu’da hiçbir şey göründüğü gibi değildir.” denildiğinde bunu her olguda en azından arka planın da okunması gerektiği biçiminde ele almak gerekiyor.

“Saldırı kime yaradı” diye de tartışılabilir, hatta iki tarafa da çeşitli açılardan yaradığı söylenebilir ama sürecin nesnelliği değişmiyor.

Öncelikle belirtelim ki ABD’nin İran’ı vurma veya etkisizleştirme çabası yeni değildir. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi süreç hiç de ABD’nin istediği yönde ilerlemiyordu. Haziran ayında ABD’nin casus uçağının İran tarafından düşürülmesi, Basra Körfezi’nde İngiliz tankerine İran’ın el koyması, çeşitli ülke tankerlerine yapılan sabotajlar ve çok daha büyük öneme sahip Aramco saldırısı, İran’ın caydırıcı hamlelerinin ve ABD’ye yönelik olarak “bölgedeki tüm askerleriniz rehinemizdir” biçimindeki tehditlerinin bir süredir devam ettiğini gösteriyordu.

İşte bu tabloda son olarak Rusya, Çin ve İran’ın, dünya ekonomisinin kalbinin attığı noktalardan bir olarak kabul edilen Umman Denizi’nde 4 günlük ortak tatbikat yapması bardağı taşıran son damla oldu. Bu güçlerin her biri ABD için bir tehdit oluştursa da bu bir araya gelişin oluşturacağı tehdidin çok daha büyük olduğunu yorumlamak için kabaca bugünün dengelerini, çelişmelerini ve güç ilişkilerini bilmek yeterlidir.

Süleymani, İran açısından elbette ki önemli bir kayıptır. Ancak bu saldırının ABD’nin sorunlarını/açmazlarını çözen bir yanı yoktur. İran, tüm ilişkileri, imkanları ve tehdit potansiyeliyle varlığını sürdürüyor. Tersine, vurduğu Ayn El Esad Hava Üssü’nün ABD açısından sembolik önemi çok büyük. Ayrıca bu üssün vurulması, diğer üslerin vurulabileceğinin mesajıdır. İran, askeri ve politik olarak önemli bir yanıt vermiştir.

Bu arada değerlendirme yapılırken dikkat edilmesi gereken olgulardan biri de ABD’nin politikalarına engel oluşturma potansiyeline rağmen Süleymani’nin askeri yeteneklerine veya İran devletinin hamlelerine antiemperyalist anlamlar yüklemekten kaçınmaktır. Özellikle Ortadoğu gibi karmaşık dengelerin olduğu coğrafyalarda değerlendirme yapılırken antiemperyalizmin antikapitalizmi de gerektirdiği, ABD karşıtlığıyla bunun eşitlenemeyeceği biçimindeki genel doğruların gözetilmesi, yanılgılar karşısında bir sigorta işlevi görecektir.

Unutmamak gerekir ki bu konjonktürde belirli noktalarda eli güçlü olan İran bu gücünü ne ülkede ne de bölgede halkların yararına kullanmamaktadır. Suriye’deki işgal sürecinde oluşan ve baş çelişmeyi geçici olarak değiştiren konjonktürden veya kimi geçici/zorunlu ittifaklardan hareket edip genellemeler yapılmamalıdır. Benzer bir şeyi Rusya için de söylemek mümkün. Savunma Bakanı’nın ifadesiyle Suriye’de toplamda 359 modern silah deneyen, pilotlarını eğiten, üsler kuran Rusya’nın son tahlilde bu emperyalist gücünü Libya’da olduğu gibi kendi egemenlerinin çıkarı için kullandığı bilinmeli, “düşmanımın düşmanı benim dostumdur” yanılgısına düşmeden değerlendirme yapılmalıdır. Bu türden savaşların oluşturduğu kutuplaşmalar ve dengeler içinde gündeme gelen kimi zorunlu diyaloglar ve ittifaklar, lokal veya geçici olarak halklar adına partik kimi kazanımları beraberinde getirse de sonuçta bu, Rusya’nın emperyalist, İran’ın ise demokratik hiçbir nitelik taşımayan bir molla rejimi olma niteliğini değiştirmiyor.

ABD, genelde dünya halklarının özelde Ortadoğu halkların baş düşmanıdır. Güç dengelerindeki değişimin dolaylı etkileri halklar adına bir kazanım gibi görünse de sürece uzun vadeli perspektifle yaklaşılmalı, söz konusu gelişmelerin İran’ı ilerici veya Rusya’yı demokratik kılmadığı akıldan çıkarılmamalı, emperyalizm de eşitlik ve özgürlük de sınıfsal ölçeklerle değerlendirilmeli, özgülüğe götürecek basamaklar halkların kendi özgücüne dayanmalıdır.

  • Aktüel
  • Politika
  • Emek
  • Üniversite
  • Dünya
  • Kadın
  • Kent
  • Kültür&Sanat
  • Bilim
  • Yolculuk Blog
  • Radyo
GAZETE YOLCULUK

Bu site Adali Labs tarafından geliştirilmiştir. Sitede yer alan tüm içeriklerin yayın hakları saklıdır.

No Result
View All Result
  • Aktüel
  • Politika
  • Emek
  • Üniversite
  • Dünya
  • Kadın
  • Kent
  • Kültür&Sanat
  • Bilim
  • Yolculuk Blog
  • Radyo

Bu site Adali Labs tarafından geliştirilmiştir. Sitede yer alan tüm içeriklerin yayın hakları saklıdır.