Son günlerde hemen herkesin dilinde Türkiyeli Suriyeliler var. Ne oldu da konu bu denli gündemleşti? Bugüne dek konuya gerekli ve yeterli biçimde yer vermeyen sosyalistler de tartışmaya yaygın biçimde girmeye başladı. Yazılar yazılıyor, açıklamalar yapılıyor. Bunun yanında asıl sorulması gereken soru, “AKP ne yapmaya çalışıyor?” olmalı. Bugüne dek hamiliğini yaptığı Suriyelileri gerçekten gönderiyor mu; gönderiyorsa eğer bir mağduriyetin giderilmesi bağlamında bir geri dönüş mü yoksa bir kez daha bir araçsallaştırma mı söz konusu; kim, nerede, nasıl işlevlendiriliyor? Suriye’de bugün hangi aşamaya gelindi de bu adım atılıyor?
Suriye’deki savaş sonrasında oluşan göçü, yer değiştirmeleri nasıl değerlendirmek gerekiyor; bugünkü geri dönüşe sosyalistler nasıl bakar; Türkiye’de kalacak olanlara sosyalistlerin insan hakları vb. dahil bakışı nedir? Özetle fotoğrafın bütününü gösterecek şekilde nasıl bir değerlendirme yapılmalı?
Sınıfsal bakışla yapılması gereken bütünlüklü bir değerlendirme, öncelikle Türkiye’nin dünden bugüne Suriye’ye ilgisini gündemine almalıdır.
Türkiye’nin Suriye’ye ilgisi
Türkiye’nin etrafında birbirinden farklı ve çeşitli dönemlerde çeşitli sorunlar yaşadığı komşuları var. Bulgaristan’daki Türkler, Yunanistan Türkleri, Makendonya sorunu, Kıbrıs sorunu vb… Bunlarla beraber ve Irak’la, İran’la olduğundan daha çok Suriye’yle sorunlar yaşandı. Örneğin Suriye’nin bugünkü sınırları, Türkiye’de hem devlet içindeki kimi kadrolarca hem de toplum içinde geniş bir kesim tarafından hep tartışmalı kalmıştır. Dünden bugüne hemen her süreçte gizli servisler, cemaatler veya ülke içindeki Türkmenler gibi yakın hissedilen kesimler üzerinden uzun erimli hesaplar bağlamında ilişkiler kurulmuş ve Suriye’nin istikrarsızlaştırılması için özel bir çaba harcanmıştır. Özellikle İhvan Hareketi’nin güçlendiği 1960’lı-70’li yıllarda sözünü ettiğimiz ilişkiler daha dolaysız biçimler almıştır. İşte bugün gelinen aşamada yaşananlar, 2011’deki müdahale dahil, sözünü ettiğimiz mirasın, özgeçmişin ürünüdür.
Libya’ya müdahale sırasında başlangıçta Erdoğan, “NATO’nun Libya’da ne işi var?” biçiminde tepki vermiş olsa da Türkiye’deki üslerin kullandırılması dahil sürece hızla işbirliği içinde girilmiş ve Suriye’ye saldırı için bir çeşit prova niteliği de taşıyan Libya’nın tahribatı gerçekleşmiştir.
Suriye’ye yönelik saldırıda ise sahip olunan tüm ilişki ve imkanlar devreye sokulmuş, Suriye’ye sınır olmak gibi eldeki tüm avantajlar bir fırsat olarak görülmüştür. Ve askeri imkanlar dahil her yola başvurularak tırmandırılan saldırılarla beraber Suriyelilerin ülkeyi terk etmesi yönünde bildiriler atılmış, bu yöndeki akışı hızlandıracak türden teşvikler/destekler yapılmıştır. Sürecin ilk etabında Kızılay’ın Hac çadırlarının hemen hepsinin devreye sokulması, kampların oluşturulması, devletin buna çok önceden hazırlıklı olduğunun göstergesidir. Diğer bir ifadeyle örneğin Almanya’nın 100-150 bin kişilik mülteci sorununu karşılayamayacağına dair tepki verdiği bir dönemde milyonlarca insanın Türkiye’ye çağrılarak deyim yerindeyse bando eşliğinde karşılanması, iktidarın insancıllığından değilse, bunun genelde savaşlarda yaşanan göçlerden farkı bilinmeli ve değerlendirme yaparken dikkate alınmalıdır.
Kısacası, hemen her savaşta rastlanan, savaş ortamından tedirgin olup ülkeyi terk etme, sığınma olayının ötesinde (onu aşan boyutlarda) çok farklı amaçlar için bir toplumun bir başka ülkeye göç etme motivasyonuyla hareket ettirildiğini görüyoruz.
Mültecilik ve meşruiyeti araçsallaştırıldı
Bir taraftan sınırların geçişkenliği devlet eliyle sağlanırken diğer taraftan mülteciliğin meşruiyeti iktidarın Suriye’ye yönelik atraksiyonlarına gerekçe oluşturacak şekilde istismar edildi. Burada tartışma konusu yaptığımız, yazının sonraki bölümünde de yer vereceğimiz gibi savaşın ürettiği sığınma halinin meşruiyeti veya sığınmacıların hakları değildir. Aksine, bugün olduğu gibi ileride onları da vuracak olan, iktidarın başvurduğu ikiyüzlü politikaların ve istismarın teşhiridir.
Bugün daha net görüldüğü ama o süreçte de bilindiği gibi iktidar sadece Hac çadırlarıyla değil otellerle, hastanelerle, kamplarla, işyerleriyle vb. hazırlıklı olmuş, Suriye’deki savaşa askeri kadrodan her türlü lojistik desteğe kadar pek çok araç ve yöntemle müdahale etmişti. Veya devletin hemen tüm imkanlarını, yasaları da bypass ederek kullanmıştı.
Kısacası Türkiye’ye sığınan ve çeşitli yöntemlerle sayısı arttırılan Suriyeliler, Suriye toplumunun daha sonraki değişiminde, dönüşümünde ve istikrarsızlaştırılmasında iktidar tarafından bir potansiyel araç olarak görülmüştür. Türkiye’de kaldıkları süre içerisinde Avrupa’yla pazarlıktan ucuz işgücü olarak kullanılmaya kadar çeşitli biçimlerde araçsallaştırılan Suriyeli sığınmacılar, bugün gelinen aşamada bir kez daha yine Türkiye’nin Suriye’ye yönelik politikalarında kullanılmaktadır.
Sığınma gibi geri dönüş de araçsallaştırılıyor
Yazının giriş bölümünde “Ne oldu da konu bu denli gündemleşti?” diye sorduk. Bu soruyu, AKP açısından da sorabiliriz. Suriyelilerin ülkeden çıkışlarını istismar eden AKP, şu anda gerçekten ülkelerine istedikleri biçimde insanal süreci işleterek ve haklarını gözeterek göndermeyi mi planlıyor? Bu konuyu kamuoyunun gündemine bu nedenle mi soktu? Tabii ki değil. Deyim yerindeyse hazırlık tamamlandı ve süreç onları göreve çağırıyor; Türkiye’de biriktirilen ve bir kısmı eğitilen Suriyelileri Suriye içinde, Fırat’ın doğusunda da batısında da Türkiye’nin hesap ve politikaları çerçevesinde işlevlendirme süreci başlıyor.
Türkiye’de iktidar, aradan geçen 7-8 yıl içerisinde gerekli örgütlenmelerini siyasal çalışmalarını tamamladı. Ve bizzat AKP/Erdoğan eliyle başlatılan geri dönüş tartışmaları, İdlib’te, Afrin’de veya El Bab’ta var olanın ötesinde yeni bir operasyona, Fırat’ın doğusunda bambaşka bir operasyona başlama kararının alındığı bir döneme denk geliyor. İşte tam da bu nedenle bu gerçeklik dikkate alınmadan yani Suriye’de ne olup bittiği anlaşılmadan mülteci tartışması yapmak, çeşitli açılardan eksik ve yanılgıya açık bir tartışma olacaktır.
Türkiye bu sürece uzun zamandan beri hazırlık yapıyor; Fırat’ın doğusu sürekli gündemde tutuldu. Son olarak ABD ile yaşanan görüşme trafiği ve yansıyan veriler, sürecin sonuna gelindiğini gösteriyor. Üstelik mesele, yansıtılmaya çalışıldığı gibi yalnızca oluşturulacak “güvenli bölge”nin (Gerçekte “Güvensiz bölge” veya “Suriye güçlerinden arındırılmış bölge” demek daha doğru olacaktır) kapsama alanı veya SDG örgütlülüğü de değildir.
Konu bağlamını aşmadan kısaca söylersek, bugün artık vaktinde Halep’te kimin ne iş yaptığının veya önümüzdeki dönemde kimin, hangi işi yapabileceğinin dahi konuşulup planlandığı, Türkiye’de buna uygun Suriyelilerle ortak şirketlerin kurulup hazırlık yapıldığı bu süreçte, Fırat’ın doğusunda yer tutmanın, o bölgeye yerleşim alanları oluşturarak sığınmacıları yerleştirmenin önemi daha iyi anlaşılıyor.
Bugün artık Ortadoğu’da birçok alanda bir hegemonya mücadelesi var. Suriye’de gelinen aşamada Esad/Ordu artık kendi ülkesinin sınırları içerisinde, şimdilik en azından batısında ama potansiyel olarak ülkenin bütünlüğünde uzun vadede hegemonyasını kurma sürecinde epeyce yol katetmiş görünüyor. Bu durum, Suriye’nin geleceğinde rol alma, insiyatif koyma gibi hesapları olan kesimlerin adımlarını hızlandırmasını beraberinde getiriyor.
İçine Irak’taki “Pençe harekatı”nı da Doğu Akdeniz’deki gerilimi vb.ni de alarak tartışabileceğimiz bu süreçte AKP’nin/Erdoğan’ın öznel hesaplarının olduğunu bilmek için derinlikli bir araştırmaya bile ihtiyaç yoktur. Hatta önümüzdeki süreçte Fırat’ın doğusunda (tarafların güvenli bölge konusunda kaç kilometre olacağı dışında büyük oranda anlaşmış olmasına rağmen) şu veya bu oranda yaşanabilecek gerilim ve çatışmalarda iktidarın araçsallaştırıp bölgeye yerleştirdiği güçleri kullanması beklenmelidir.
AKP’nin/Erdoğan’ın, Türkiye’deki milliyetçi duyguları kabartıp son seçimlerde yaşanan kayıpları telafi etmek üzere kimi atraksiyonlara başvurması şaşırtıcı olmayacaktır. Erdoğan’ın “Libya’da, Yemen’de, Myanmar’da çocuklar ölüyor” biçimindeki açıklaması da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Tam da bu noktada, HDP sözcüsü Günay Kubilay’ın, ABD ve Türkiye arasındaki güvenli bölge görüşmelerini olumlu gördüklerini açıklaması, uzlaşmadan ne anlaşıldığından potansiyel tehlikenin görülememesine kadar çeşitli açılardan düşündürücü hatta kaygı vericidir.
Kullanışlı/aktif taşeronluğun Suriye’ye izdüşümü
İstediğini yaptırıyormuş gibi görünen Türkiye’nin iradesi abartılmamalı ve doğru yorumlanmalıdır. Gerçekte bu, bölgede emperyalizmin kullanışlı/aktif taşeronluğunu layıkıyla yerine getirebilme kapasitesiyle ilintilidir. Bu yönüyle örneğin Akdeniz’deki kaynakların paylaşımı konusunda da Türkiye ile Suriye rakiptir. Ancak Türkiye’nin, arkasında devasa bir gücün olduğu ne Güney Kıbrıs’la ne de Yunan hükümetiyle bölgenin paylaşımı konusunda (atılan tüm hamasi nutuklara rağmen) bir rekabet şansının olduğu söylenemez. Suriye’de ise çeşitli noktalarda ve kapsamlı boyutta adımlar atmak öncelikli politikaları arasında yer almaktadır.
Dikkat edilirse Suriye’de yerel boyutta Esad karşısında, PYD/SDG veya Türkiye’nin besleyip büyüttüğü ÖSO (ki bu dışsal bir güç sayılır) dışında çok ciddi bir muhalefet yok. İşte Türkiye’nin son dönemde önüne koyduğu amaçlardan biri de böyle bir “muhalefetin” örgütlenmesidir. Özetle Türkiye’nin mültecileri bir kez daha araçsallaştırıp, belirli noktalara yerleştirerek “benim Suriyelim” “benim oyum” “masaya veya sahaya yansıyacak benim potansiyelim” biçimindeki hesaplarının bir parçası haline getirmesi beklenmelidir.
Henüz kesinleşmiş değilse de Türkiye’nin İdlib’te desteklediği ve Astana’da kararlaştırılanın aksine silahlandırdığı Cihatçı güçleri oradan alıp Türkiye içinden sözü edilen güvenli bölgeye taşıması, tartışılan veya tasarlanan muhtemel adımlardan biridir. Türkiye’nin önümüzdeki süreçte stratejisi bu gibi görünüyor.
Türkiye’deki Suriyelilerin nasıl araçsallaştırılmakta olduğunu anlattıktan sonra yazımızın bu bölümünde göç ve mültecilik konusuna sınıfsal bir perspektifle değinmek yazının bütünlüğü açısından anlamlı olacaktır.
Göç ve mülteciliğe sınıfsal bakış
Öncelikle belirtme ihtiyacı duyuyoruz ki sorunu bütünlük içinde yani tüm boyutlarıyla ele alırken, Türkiye egemenlerinin rolü, oyun ve taktikleri ile sığınma halindeki Suriyelilerin sorunları ve hakları karşı karşıya getirilmemeli, birinin diğerini gölgelemediği bir tablo çizilmelidir.
Türkiye her ne kadar 1951 Tarihli Birleşmiş Milletler Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi’ne taraf ülkelerden biri ise de sözleşme kapsamında Türkiye’nin koyduğu bir coğrafi sınırlama şerhi mevcut. Bu coğrafi kısıtlamaya göre Türkiye, sadece Avrupa’dan gelenlere mülteci statüsü verirken Avrupa ülkeleri dışından gelen ve sığınma talep eden kişilere “geçici sığınma” imkânı tanıyor. Bugün Türkiye’deki Suriyelilerin ne göçmen, ne sığınmacı, ne de mülteci statüsünde olmaması, keyfiyete ve istismara fırsat veren nedenlerden biridir.
Savaşların kaynağını, sınırların kimler tarafından ve nasıl çizildiğini, emperyalizm koşullarında dünya ölçeğinde ezilen halklara dönük saldırıların, asimilasyon ve kimliksizleştirmenin, ayrımcılık ve yoksaymanın boyutunu bilen devrimciler/sosyalistler, göç ve mültecilik konusuna en tutarlı ve duyarlı yaklaşımı geliştirmesi gereken kesimlerdir.
Türkiye’deki “geçici koruma” statüsünde tutulan Suriyeli sığınmacıların durumu, hakları vb. konusunda solun bugüne dek gerektiği gibi rol aldığını, bir duruş sergilediğini söylemek zor. Hatta konunun AKP’nin/Erdoğan’ın istediği zamanda bu denli gündemleştirilmesi de başlı başına bir soruna işarettir. Yine de eğer tüm bu gelişmeler konunun anlaşılmasına ve AKP’nin teşhiriyle beraber doğru tavır geliştirilmesine sebep olacaksa sonuçta bu olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmelidir.
Bugüne dek ortaya atılan iddialara ve yapılan her tartışmaya yanıt vermek yerine genel boyutlarıyla söylersek Suriye’ye, tarihin en kirli ve emperyalizmin en kapsamlı müdahalelerinden biri yapılmıştır. Küresel aktörler, bölgesel işbirlikçiler, vekalet savaşını yürüten Cihatçı çeteler beraber hareket etmiş ve Suriye’de bugüne dek sınıfsal dağarcıklarında birikmiş her türlü silahı ve kirli yöntemi bir ülkenin tüm varlığının değer ve birikiminin tahrip ve talan edilmesi için kullanmıştır. Böyle bir saldırının mülteci üretmemesi olgunun tabiatına aykırıdır. Bu süreçte yukarıda da işaret ettiğimiz gibi özellikle Türkiye’nin sığınmacı sayısını artıran istismar ve müdahaleleri de yer yer Cihatçı çete üyesi ile sığınmacının karışması da sorunun özünü değiştirmiyor.
Eğer biz soruna günlük akılla, kişisel hesaplarla veya milliyetçilik eksenli yönlendirmelerin etkisinde kalarak bakmayacak isek Suriyeli sığınmacılar nedeniyle Türkiye’de yaşanan her sorunun müsebbibinin emperyalizm ve bugünkü iktidar olduğunu bilmek ve kimlerle, kime karşı, nerede ve nasıl duracağımızı ona göre belirlemek durumundayız.
Sınıfsal bakış; sahiller kirlendi, sokaklarda dilenci var, Suriyeliler düşük ücretle çalıştırılıyor, aralarına karıştığı iddia edilen Cihatçılar Türkiye’de eylem yaptı diye savaş mağduru Suriyelileri suçlamayı değil onlarla beraber bu durumun müsebbiplerine karşı örgütlenmeyi, ortak tavır almayı, sınırlardan öte anlamı olan emekçi kardeşliğini geliştirmeyi gerektiriyor.
Sınıfsal bakışı yitirmemiş her devrimci/sosyalist, ülkenin sınıfsal koşullarına vâkıf her insan bilir ki Türkiye’de kriz de işsizlik de yapısaldır; yeni sömürgecilik ilişkisi ve AKP’nin 17 yıllık politikaları dururken, Suriyelileri Türkiye’deki işsizlikten sorumlu tutmak için ya maksatlı ya da ekonomi politik cahili olmak gerekiyor.
Sahillerimizin, doğanın vb. kirlenmesine gelince; Kaz Dağları’ndan Cerattepe’ye, Salda Gölü’nden “Kuş Oteli” olarak bilinen Hersek Lagünü’ne varana dek doğanın tepeden tırnağa tahrip edilmek üzere tekellerin insafına bırakıldığı koşullarda Suriyelilerin sorumlu olarak gösterilmesi akıl ve insaf sınırlarına sığmaz.
Ankara ve Sultanahmet dahil Türkiye’de patlayan bombaların müssebipleri de failleri de bellidir. Bugün artık çok net biliniyor ki bu tür eylemler de o toplam kirli tablonun bir parçasıdır; egemen güçler istediği zaman ve istediği kadar bomba patlamıştır. Bu konuda Türkiye’deki bütün Suriyelileri suçlamak, kişiyi ırkçı duruşlara ve iktidarın istismarına açık hale getirir.
Bugün yapılması gereken şey, 400 bini aşkın bebeğin Türkiye’de doğduğunu, çocukların okula gittiğini, kimilerinin çeşitli nedenlerle dönemeyeceğini vb. düşünerek; köken ayrımını değil ezilenlerin kardeşliğini öne çıkarmak, bu sorunun müsebbiplerini teşhir etmek ve ırkçılığı besleyen nefret dilinden ayrımcılığa kadar bozucu iklim öğelerine karşı halkların kardeşliğinin iklimini örgütlemektir.
