Sınıfsal ölçekler ve kafa karışıklığı
Trump’ın Suriye’den “çekilme” açıklaması yapmasının ardından 9 Ekim’de TSK’nın ÖSO’dan türetme SMO (Suriye Milli Ordusu) eşliğinde Suriye’ye girmesiyle beraber, sıkça rastlandığı gibi yine ortalık değerlendirme karmaşasının tozu dumanı altında kaldı; kafalar yine karıştı. Süreçten anti-emperyalizm damıtanlar da ABD’yi bir anda Türkiye’nin karşısına koyup okuma yapanlar da oldu.
Bırakalım iki yanlışın bir doğru etmesini, aralarındaki kimi çelişmelere rağmen emperyalistleri ve onların taşeronlarını aynı safta/tarafta görmek gerekiyor. Türkiye’nin Suriye’ye güvenli bölge amacıyla son müdahalesinin ülkede nelerin üzerini örttüğünü deşifre etmek ve halklara hiçbir yararının olmadığını gösterip karşı çıkmak yerine buradan anti-emperyalizm, emperyalizme karşı zafer vb. damıtmak, sınıf bilincinin ne denli bulandığının göstergesidir.
Eğer ABD veya Trump teşhir edilecek, politikalarına karşı durulacaksa bu, gerçekte aynı safta oldukları Erdoğan’la polemiğinde basın önünde yaptığı şovlar üzerinden ona yanıt vererek değil, Türkiye halklarının çıkarları ve emperyalizm çelişmesi üzerinden yapılmalıdır. Bu da bir kez daha Suriye’deki çok bileşenli paylaşımın ekonomi politiğine bakmayı, Suriye sahasını büyük paylaşım denkleminin içinde görmeyi gerektiriyor.
İlişkiler, çelişmeler, saflaşma ve ayrışmalar
Dünya bugün iki büyük savaştan sonra üçüncü savaşın haberini veriyor. Diğer savaşlardan farklı olarak bu kez hemen tüm kıtalar bir paylaşım sahasına dönüşmüş durumda. Bilindiği gibi emperyalizm tekelleşmedir, sermayenin yoğunlaşması ve temerküzüdür, siyasal gericiliktir. Bugün artık tüm aktörler azami kozlarını kullanıyor. Bu, hegemon için de taşeron için de geçerlidir; sınıfsal olarak emperyalizmin ve faşizmin nitelikleriyle ilintilidir.
Gerçekten zorlu ve özel bir süreçten geçiliyor. Ölçü alınan fotoğrafın büyük olması önemli ama aynı zamanda bakıştaki sınıfsallık da doğru değerlendirme ve isabet açısından olmazsa olmaz önemdedir. Gerek ilişkilerin gerekse çelişmelerin saflaşma, ayrışma ve netleşmelerin mutlaka sınıfsal arka planını görmek gerekiyor.
Dünya boş bir pazar değil. Aksine, aynı pazar içinde bir rekabet söz konusu; alan tutma, kapışma ve saflaşmalar yaşanıyor. Bu konuda Çin en önemli faktörlerden biri. Genel anlamıyla söylersek, yaklaşık yüz yıldır dünyayı kontrol eden tekellerin ekonomilerini tehdit edecek boyutta sonuçlar ortaya koyuyor.
Bu sürecin en belirgin veya üzerinde öncelikle durulması gereken özelliği, Kapitalizmin Eşitsiz Gelişim Yasası’nın işlemesi sonrasında bugün gelinmiş olan aşamada artık yeni güç dengelerinin oluşması ve paylaşımın da bloklaşmaların da yani ilişki ve çelişmelerin de yeniden tanımı gerektirecek boyuta gelmiş olmasıdır. Sürecin bir diğer niteliği, sahaya pek çok aktörün aynı anda çıkmış olması hemen her gelişmede bu çoklu irade ve müdahalenin gündeme gelmesidir. Bunu Akdeniz’de yeni hidrokarbon kaynaklarının bulunması sürecinde de Sudan’daki ayaklanmada da Venezüella’ya karşı ABD’nin atraksiyonlarında da gördük. İlişkiler gibi çelişmeler de bloklaşmalar gibi ayrışmalar da yaşanıyor.
ABD, askeri olanı dahil tüm kozlarını kullanmasına rağmen, istediği sonuçları elde edemiyor. Dünden bugüne ilişki içinde olduğu partnerlerle açılar da oluşuyor veya toplam ilişkiler, dengeler değiştiği için istediği sonucu alamayabiliyor. Geçmişte kimin nerede, nasıl durduğuna ve neleri yapıp yapamayacağına dair fotoğraf daha netti.
Oyun, gerilim ve paylaşım sahası
Daha önce taşların yerinden oynadığını söylemiştik. Taşların yerinden oynadığı durumlarda tablo karmaşık, zemin ise kaygan görünür. Baktığımızda gördüğümüz bir kare bir başka kare ile çelişir. Kafalar karışır. İşte bu nedenle birincisi sadeleştirmeye, ikincisi doğru yere bakmaya ve görüleni doğru yorumlamaya ihtiyaç vardır. Bu da sınıfsal bakıştır. Sınıfsal bakış sadeleştirmeyi de netleşme ve doğru anlamayı da sağlar.
Kaygan zeminde ilişkiler, çelişkiler, kutuplaşma ve dengeler yeniden biçimleniyor.
Bütün dünya şu an bir oyun, gerilim ve paylaşım sahasına dönüşmüş durumda. Zeminin kayganlığı sebebiyle kimi adımlar atıldığı noktada, sınırlı bir perspektif içinde önemli görülebilir ama toplu görünümde ve daha büyük hesaplarda yeri o denli önemli olmayabiliyor. O nedenle her adıma, söylenen her söze yoğunlaşmaktan çok dünyanın yeniden hangi ölçüler, çıkar ve eğilimler ile organize edilebileceği, bu konudaki ipuçları, hatta kullanılan enstrümanlardaki ve savaş tarzındaki değişim incelenmelidir. Bu koşullarda ABD’nin Suriye’deki tavrını “gitmek/çekilmek” olarak değil de yer ve yöntem değiştirmek olarak okumak daha doğru olur. Kaldı ki bu arada ABD Temsilciler Meclisi, Trump’ın Suriye’den Amerikan askerini çekme kararına karşı olan yasa tasarısını onayladı. Trump da ABD’nin petrolü güvenceye aldığını söyledi.
Gösterilmek istenene değil de objektif bir gözle, olup bitene baktığımızda ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde SDG eşliğindeki varlığının sürdürülemez hale geldiği bir aşamada çeşitli gerekçelerle bir değişime gittiğini görürüz. Böyle bir adım atılırken ABD, Türkiye’de giderek oy kaybeden Erdoğan’a/AKP’ye bir oranda da olsa gündemi değiştirecek ve aşınan prestijini toparlayacak bir hamle için fırsat verdi. Tel Abyad ile Serekaniye arasındaki 110 KM’lik alanda belirli bir derinlikte zaten beraber dolaştıkları TSK’ya aynı bölgede biraz daha derine inme, insiyatif koyma şansı tanıdı. Tabii bu yapılırken SDG ile de görüşüldüğünü, Türkiye’nin hareketine ölçü ve sınır çekildiğini bizim tahmin etmemize gerek bırakmayacak şekilde açıkça söylediler.
Böylece Erdoğan, uzun süredir yüksek tonlu bir retorik eşilğinde dünyayı karşısına alıyormuşçasına amaçladığı güvenli bölgesine, dediği gibi ve boyutta olmasa da kavuşmuş olacaktı. Hatta ABD’nin bu bölge için koordinat verdiği, yani işin askeri boyutunun, gösterildiği denli bir başarı içermediği de biliniyor. Nitekim Suriye Demokratik Güçleri, ABD’ye olan güvenlerinden ötürü Tel Abyad ve Serekaniye arasındaki ağır silahları, askeri güçleri ve tahkimatı kaldırdıklarını ifade etti.
İşin özü kabaca buydu. Ancak aynı süreçte Rusya-Suriye iradesinin geliştirdiği karşı hamle tabloyu hızla değiştirdi. Aslında bu da beklenmeyen bir gelişme değildi. ABD, sınıfsal çıkarlarının, bölge dengelerinin ve kimliğinin gereğini yapmıştı. SDG ile ilişkileri zaten pragmatizme dayalı bir ortaklaşmaydı. “Harcama, satma” vb.nin olması için ortak değerler üzerinde bir bütünleşme gerekirdi. Ancak Trump’ın Mazlum Kobane’yi doğrudan araması veya Kobane’ye saldırılmayacağı sözünü Erdoğan’dan aldığını söylemesi örneklerinde görüldüğü gibi SDG ve ABD’nin ilişkilerinin devam ettiğini söylemek mümkün.
Tabii ki bu gelişmeler, SDG için bir kayıptır, mevcut statüyü riske sokan niteliktedir; emperyalizmin basamaklarından özgürlüğe tırmanan bir yolun olamayacağına dair öğretici boyutlar taşımaktadır.
Türkiye’ye gelince, basına servis edilen tüm gerilim görüntülerine rağmen, ABD’nin taşeronuyla uyum içinde hareket ettiği görülüyor. Hatta bu hamlede ABD, gerek SDG gerekse Suudi Arabistan ile ilişkilerine oranla Türkiye’yle ilişkisine daha fazla önem verdiğini gösterdi. Bölgenin sıcaklığı ve TSK gibi bir taşerona olan ihtiyaç düşünüldüğünde bu da anlaşılmaz gibi görünmüyor. Bu ilişki içerisinde Türkiye’nin ve ÖSO’nun/SMO’nun tuttuğu her alanın aynı zamanda ABD adına tutulduğu, zaten ABD’nin giderek kendi askeriyle var olmak yerine işbirlikçilerle iş görmeyi tercih ettiği düşünülürse (ve bölgedeki toplam varlığı da eklenirse) bir yere gitmediği daha iyi anlaşılır. Erdoğan’ın “YPG bölgeden çıktıktan sonra bizim yine burada ABD’nin güçleriyle birlikte yapacağımız çok şeyler olduğuna inanıyorum.” ifadesi, bunu doğrular niteliktedir.
Süreç, ateşkese rağmen devam ediyor. Erdoğan, güvenli bölgenin boyutu ve niteliği için (7 Ağustos’ta ABD ile Müşterek Hareket Merkezi’nin kurulmasını beraberinde getiren ilk mutabakatta olduğu gibi) gönlünden geçeni söyleyip “el/pazarlık” yükseltirken, sahadaki veriler ve diğer aktörlerin duruşu çok daha farklı gerçeklere işaret ediyor. Savaşa, 22 Ekim’e yani Putin’le görüşme yapılacak güne kadar ara verilmiş olması bile Suriye’de ne olacağının salt Türkiye-ABD yetkilileri arasındaki görüşmede tayin edilemeyeceğinin ifadesidir.
SDG, 11 bin şehit vererek bugüne gelindiğinin altını çizmiş, Suriye ise dış müdahaleleri işgal kabul ettiğini söylemiştir. İran’ın Suriye’ye desteği son zamanlarda ABD’nin tüm karşı çabalarına rağmen azalacağına artmış durumdadır. Özetle bu süreç daha çok tartışma ve mücadele götürür niteliktedir. Hamaset ve iç siyasetin gerekleri Suriye’deki gerçeklikle uyuşmamaktadır.
Anti-emperyalizm ciddi bir iştir
Erdoğan’ın dünyaya meydan okuduğunu ciddi ciddi savunanları ve doğrudan alkış tutup yedeklenenleri bir tarafa bıraksak dahi, solda samimi çevrelerde de anti-emperyalizm bilincinde bir bulanma, bu konudaki temel ölçülere dair bir kafa karışıklığı veya tutum belirleme bocalaması olduğunu görüyoruz.
Anti-emperyalizm ciddi bir iştir. Bölgede ABD denklemine girmeyen her tutum, her tavır alış anti-emperyalist olarak değerlendirilemez. “Anti-kapitalist olunmadan anti-emperyalist olunamaz” genel doğrusu veya Vietnam gibi, Altıncı Filo askerlerinin denize dökülmesi birer örnektir. Benzer şekilde emperyalist işgal koşullarında baş çelişmenin işgalciye karşı mücadeleyi gerektirmesi de bu normlar içindedir.
Daha kolay tartışabilmek için tüm bu ortak kabulleri bir tarafa bıraksak dahi yine de büyük hatalar yapıldığını, Türkiye’nin (yani taşeronun) ABD’yle (yani hegemonla) aynı safta görülmesi dolayısıyla da anti-emperyalizmin ikisinin politikalarına birden karşı durmayı gerektirmesi biçimindeki ölçülerin de yer yer çiğnendiğini görüyoruz.
Nasıl ki süreçte kazananın ve kaybedenin günlük akılla ve anlık gelişmeler üzerinden değil büyük resim içinde ilişki ve çelişmeler dikkate alınarak saptanması gerekiyorsa; anti-emperyalizm de emperyalizm ve dünya/bölge halkları arasındaki çelişme bağlamında ele alınmalıdır.
Alternatif muhalif zeminde durum
Bugün ülkenin mevcut tablosunun ihtiyaç haline getirdiği mücadele çizgisi ile solun toplam durumu arasında ciddi bir açı var. Kürt sorunu, kadın sorunu, Suriye ve Suriyeli meselesi, işsizlik-yoksulluk, tarımdaki tasfiye/tekelleşme vb. bunların her biri bir mücadele dinamiğidir. Ancak aynı koşullarda faşizm yoksulların önemli bir kısmını yedekliyor; kitle tabanı potansiyeli olarak değerlendiriyor.
Bu koşullarda, en geniş bağlamda ezilenlerin ortaklaşmış bir güce ve örgütlü bir karşı duruşa sahip olabilmeleri için kafa yorulmalı, üretken olunmalı ve sorumluluk üstlenerek rol alınmalıdır.
Fotoğraf doğru okunduğunda çare arayışı da daha doğru ve somut olacaktır. Bu bağlamda yaşanan tekelleşmeye karşı direnci kolektifleştirerek yaygınlaştırmak, bunun yanında ezilenler arasındaki dayanışmayı ve birleşik mücadele zeminini sözde değil fiilen gerçekçi ve uygulanabilir yöntemlerle büyütmek anlamlı olacaktır. Koşulların bu denli uygun olduğu bir dönemde bu dağınıklığın sebebi için içsel nedenler üzerinde durulmalı, birlik zeminlerinde bile öznellik ve parçalanma üreten alışkanlıklardan vazgeçilmelidir.
Bugün sadece sol değil toplumsal dinamikler de birbirinden yalıtık ve kopuk durumda. Aynı zamanda Anadolu’da bir siyasal temsil boşluğu da yaşanıyor. Alternatif arayışlarının bunu da kapsaması gerekiyor.
Konu bağlamında söylersek bu süreçte, savaş ikliminde 3 HDP belediyesine daha kayyum atandı; yeni zamlar, vergiler, cezalar vb. gündemde; ens sıradan talepler bastırıldı, etkinlikler yasaklandı. AKP’nin/Erdoğan’ın kriz koşullarında içe dönük söyleminde halka vaadedeceği bir şey kalmadı. Bu tıkanmanın Suriye’deki göstermelik “başarı” veya yapay olarak kurtarılan prestijle aşılması mümkün değildir. Süreç, muhalif kesimlere önemli fırsatlar sunmaktadır. Bu fırsatların AKP’nin muadili partiler tarafından değerlendirilmesini önlemek ve gerçek alternatifler geliştirmek mümkündür; yeter ki devrimci/sol güçler rolünü doğru oynayarak çapı giderek büyüyen muhalif kesimlerin enerjisinin nitelik değiştirici kanallara akmasını sağlayabilsin.
