• Aktüel
  • Politika
  • Emek
  • Üniversite
  • Dünya
  • Kadın
  • Kent
  • Kültür&Sanat
  • Bilim
  • Yolculuk Blog
  • Radyo
Yolculuk Gazetesi
22 Ekim Perşembe 2020
  • Aktüel
  • Politika
  • Emek
  • Üniversite
  • Dünya
  • Kadın
  • Kent
  • Kültür&Sanat
  • Bilim
  • Yolculuk Blog
  • Radyo
No Result
View All Result
  • Aktüel
  • Politika
  • Emek
  • Üniversite
  • Dünya
  • Kadın
  • Kent
  • Kültür&Sanat
  • Bilim
  • Yolculuk Blog
  • Radyo
No Result
View All Result
Yolculuk Gazetesi
No Result
View All Result

Sınıfsal Bakış | Türkiye, sol ve birleşik mücadele

Türkiye adeta kasıp kavuran bir afetten, bir hastalıktan çıkmış gibi tüm değerleri, tüm birikim ve imkanları zarar görmüş durumda

08.10.2019 18:48
Sınıfsal Bakış | Türkiye, sol ve birleşik mücadele

Türkiye adeta kasıp kavuran bir afetten, bir hastalıktan çıkmış gibi tüm değerleri, tüm birikim ve imkanları zarar görmüş durumda. Bunu bir başka dille ve pek çok veriyle ifade etmek mümkün. Ama ortak kabul, talan-yağma ve rant cinnetinin Türkiye’yi tükenme noktasına getirdiği, başkanlığın da bunu güvenceye alıp devamlılığına imkan tanıyan bir rejim olduğudur.

Ancak gerek bu sonucu doğru okumak gerekse Türkiye’nin nereye gittiğini görmek/göstermek açısından fotoğrafı büyütmek ve küresel boyuttaki gelişmelerden izdüşümlerle değerlendirme yapmak gerekiyor.

Bugün artık yerel hiçbir gelişme, dünyadaki hegemonya ve paylaşım savaşlarından bağımsız/kopuk düşünülemez. Suriye nasıl 2011 sonrasında artık küresel bir oyun/gerilim/paylaşım sahasına dönüşmüşse; bir süredir aynı şeyi yeni kaynakların (hidrokarbon rezervlerinin) ortaya çıktığı Akdeniz için de ABD’nin denklemden düşürmeye çalıştığı Venezuella için de toplumsal ayaklanma, darbe vb. ile gündeme giren Sudan için de söyleyebiliriz.

Doğu Akdeniz’e bugün BP’den ExxonMobil’e, Shell’den Total’e, Novatek’ten ENİ’ye kadar pek çok şirketin akın etmiş olması, bir kaynağı paylaşmak üzere “üşüşme” olarak değerlendirilebileceği gibi aynı sahadan küresel krize, hegemonya ve paylaşım savaşına dair somut veriler gözlemek de mümkün.

Aynı süreçte Macaristan’dan Polonya’ya, Brezilya’dan İtalya’ya, Hindistan’dan Endonezya’ya ve tabii ki ABD’den Türkiye’ye kadar çok geniş bir coğrafyada sermayenin azami çıkarlarını en saldırgan politikalarla gözeten iktidarların gündemde olması bir tesadüf değilse başka bir şeye işaret ediyor.

Birincisi sermaye, emeğin 200 yıllık kazanımlarını geri almak ve artık çevreyi koruma mücadelesi veya yasaları dahil hiçbir engele tahammülü olmayan bir saldırganlıkla hareket ediyor ve buna uygun aktörleri iktidara taşıyor. Bu, aynı zamanda sermayenin siyasete engelsiz ve dolaysız müdahale edebildiği bir düzen tasarımıdır.

İkincisi bu gördüğümüz tablo gerçekte 1970’li yıllarda hazırlığı yapılan ve 1980’de Türkiyede’ki darbede olduğu gibi fiili olarak dayatılan neo-liberalizmin yaygınlaşmış ve kökleşmiş biçimidir. Dinin istismarı vb. de bunun dışında değildir. Bu fotoğraftan tek tek ülkeleri, başkanları, dinci iktidarları vb. koparıp ele almak, kişinin, ülkenin kendi özgünlüğü ile sınırlı görmek veya bir partinin/başkanın marifeti ile açıklamak, bütünü anlamayı güçleştireceği gibi mücadele hedeflerinde isabeti de zayıf düşürecektir.

Bu bağlamda Türkiye’de yaşananlar, sermayenin azami kozlarını oynadığı, krizi de içeren bir tarihsel kesitte, emperyalizmin yeni sömürge bir ülkeye izdüşümüdür; rejimsel ifadesi sömürge tipi faşizmdir. Bir çeşit olağanlaşmış sürekli darbe veya darbe iklimi olarak okuyabileceğimiz ve Türkiye’yi emperyalizmin taşeronluğunda daha aktif hale getirecek olan bu süreçte, rant-talan-sömürü grafiği büyütülüyor; bunun için emek-sermaye ilişkisi sermayenin lehine yeniden düzenleniyor. Bu amaçla yasal ve kadrosal güncellemler yapılıyor. Yeniden sömürgeleştirme olarak da tanımlanabilecek bu uygulamlar, saldırılar ve düzenlemeler karşısında sadece öne çıkmış muhalif sesler değil, itiraz potansiyeli taşıyan herkes etkisiz kılınmak isteniyor.

Türkiye solunun durumu

Bu başlık, nereden bakıldığına bağlı olarak farklı yanıtlanabilir. Özellikle 1989 sonrasında reel sosyalist zeminde yaşanan çözülmenin de etkisiyle dünya ölçeğinde zamana yayılmış biçimde de olsa solda nicelik ve nitelik yitimlerine, nitelik dönüşümleri de eşlik etti. Buna, örneğe bağlı olarak sosyaldemokratlaşma, düzen içine çekilme, düzene dahil olma ve hatta kimi noktalarda sol olmaktan çıkma da denilebilir. Bu bağlamda düşünüldüğünde Türkiye’de hâlâ Marksizm-Leninizm’in ölçüleriyle hareket etmeye çalışan, bu temel teorik tezler üzerinden yaptığı Türkiye okumalarıyla duruş belirleyen yapıların nicel ve nitel varlığı, Türkiye’yi ve Türkiye solunu dünya ölçeğinde özgün kılıyor. Bunun özgürleşme yolunda, devrim ve sosyalizm mücadelesindeki yeri/önemi kesinlikle hafife alınmamalıdır.

Ancak altını önemle çizdiğimiz bu olumluluk, her yapıda göreceli farklar söz konusu olsa da sahip olunan temel teorik tezler güncellenemediği oranda bir olumsuzluğu, günü okumayı ve alternatif politikalar geliştirmeyi güçleştiren bir çeşit tutuculuğu/kısırlığı beraberinde getirebiliyor. Bunu, Gezi potansiyeli ile yeterli bir bütünleşme yaşanamamış ve daha ileri taşınmasında rol alınamamış olmasında da Syriza, Podemos vb. yapıların doğru okunamamış olmasında da gözlemek mümkün.

Ortada bir paradoks söz konusu, yukarıda özetlediğimiz Türkiye tablosu, solun gelişmesine de örgütsel işlevini yerine getirerek toplumsal tekileri daha büyük dalgalara dönüştürecek yön verici, ivmelendirici, ön açıcı roller oynamasına da imkan tanıyor. Ancak fiili tabloya baktığımızda solun bırakalım mevcut dinamiklerle bütünleşerek dönüştürücü rol oynamasını, giderek ayrıştığını ve hatta bir çeşit çözülme yaşadığını, bu nedenle de yapıların dar bağlamdaki güncel zorunluluklarla, varlıklarını koruma öncelikleriyle hareket eder noktaya geldiğini görüyoruz.

Tabii burada “insaflı” olmak gerekiyor. Süreç gerçekten zor. Üstelik dünya 1970’li yılların dünyası, toplum 1970’li yılların toplumu değil. 40 yılı bulan neoliberal saldırıların parçalayıcı/dağıtıcı etkisini, bireyden örgüte, örgütten topluma uzanan hemen her ilişkide görmek mümkün. Fiziki bağlar gibi bireyle değer arasındaki bağlar da çözülüyor.

Evet bugün tek tek her bireyin ve bir arada muhalif tüm kesimlerin sözünü ettiğimiz değerlere, kolektif hareket etmeye ihtiyacı var. Dönem dönem de bu tür ortaklaşmalar, büyük çaplı buluşmalar oluyor. Yani insanlar bütünüyle örgütlenmeden mücadeleden uzaklaşmış değil.

Bu noktada yine sola, güncel ve önemli görevler düşüyor. Düzenle beraber toplumun da nerede, nasıl değiştiği, hangi saiklerle ve reflekslerle hareket ettiği incelenmeli, pratiklerden öğrenilmeli ve döneme/ihtiyaca uygun yöntem ve araçlar geliştirilmelidir. Toplumsal kesimlerin kendilerine doğru yerden dokunulduğunda, kendilerini ifade edebileceklerine inandıklarında ve daha da önemlisi güven duyduklarında milyonlar halinde sokağa çıkabiliyor olması; neyi, nasıl yapmak gerektiğine dair bir ipucudur.

Birleşik mücadelede imkanlar ve sorunlar

Kısaca değindiğimiz solun kökleşmiş alışkanlıkları, mevcut durumu, süreci doğru okuyamaması, dar ve öznel hesaplarla hareket etmesi ve daha da önemlisi kendini yenileme yerine kendini dayatan konumda olması, bugüne dek güçlerini birleştirmede olduğu gibi sürece tutarlı ve etkin bir müdahale geliştirmede de ayakbağı oldu.

Daha önce çeşitli zeminlerde ve çeşitli biçimlerde değindiğimiz gibi birleşik mücadele, devrimcilik ciddiyetidir. Devrim amacı olanlar için olmazsa olmaz bir zorunluluktur. Ve hatta bugünden yarına çeşitli konularda yol alabilmek, ezilenler adına tabloyu şu veya bu oranda değiştirmek; toplumsal dinamiklerin, muhalif kesimlerin ortak hareketini zorunlu kılıyor.

Problem şu ki bunca deneyimden sonra bugün hala en yakıcı problemler üzerinden toplumsal-kolektif çağrı yapanlar, önce atılacak adımın programını ve tüm ayrıntıları belirleyip sonra çağrı yapıyor. Deyim yerindeyse diğer yapıları/dinamikleri kendi kanatları altına çağırıyor. Veya güncel bir başka örnekte gördüğümüz gibi kendi içinde bütünüyle kendi ideolojik politik çerçevesi dahilinde yürüttüğü bir tartışmayı bile sola kolektif bir çağrı sayan anlayışlarla karşı karşıyayız.

Bir diğer problem de referandum gibi özel hallerde oluşan fiili ittifaktan hareket edip, muhalefeti ısrarla buradan okumak, örneğin HDP Milletvekili Leyla Güven’i hedef göstererek dokunulmazlığının kaldırılmasını isteyen İyi Parti ile HDP’yi “Muhalefet Bloku” diye bir blokun içinde bir arada tanımlamaktır. Amacımız tartışmayı söz konusu partilere kadar daraltmak değil. Önemli olan, kalın ve öznel hatlar çekip daraltıcı veya kapsayıcılık adına ölçeksiz/sulandırıcı duruma düşmeden sürecin hangi toplumsal dinamiklerle, hangi yöntem ve araçlarla, nasıl karşılanacağının tespiti ve gerekli iradenin gösterilmesidir.

Sözünü ettiğimiz tablo bizi umutsuz kılıyor mu? Tabii ki değil. Sınıflar mücadelesinin kendi yasaları, zorunlu durakları vardır. Solda kimi yapıların işlevsel ve kapsayıcı rol almaması, mevcut dinamiklerin rolünü ve sürecin ihtiyacını doğru okuyamaması, geciktirici etki yapabilir ama ezilenlerle ezenlerin tayin edici karşılaşmalarını imkansız kılmaz. Bir taraftan bugünün ihtiyaçları çerçevesinde rol alırken diğer taraftan böyle bir “karşılaşma” için hazırlıklı olmak, güç ve imkanlarını böyle bir planlama içinde değerlendirmek, devrimci kimliğin, sorumluluk ve tutarlılığın gereğidir.

Gazete Yolculuk
  • Aktüel
  • Politika
  • Emek
  • Üniversite
  • Dünya
  • Kadın
  • Kent
  • Kültür&Sanat
  • Bilim
  • Yolculuk Blog
  • Radyo
GAZETE YOLCULUK

Bu site Adali Labs tarafından geliştirilmiştir. Sitede yer alan tüm içeriklerin yayın hakları saklıdır.

No Result
View All Result
  • Aktüel
  • Politika
  • Emek
  • Üniversite
  • Dünya
  • Kadın
  • Kent
  • Kültür&Sanat
  • Bilim
  • Yolculuk Blog
  • Radyo

Bu site Adali Labs tarafından geliştirilmiştir. Sitede yer alan tüm içeriklerin yayın hakları saklıdır.