İdlib, yaklaşık dokuz yıldır Suriye’de yaşanmakta olanların özetidir; Suriye düğümünün çözüm noktasıdır. Türkiye’nin yerleştiği bölgeler içinde en tayin edici olanıdır. İdlib’in Suriye devletinin denetimine geçmesi, Türkiye’nin alan tuttuğu diğer bölgelerde varlık göstermesini daha güç hale getirecektir.
Ancak İdlib’in değerlendirilmesi, Libya ve Ukrayna meselesini de içine alacak şekilde dünya konjonktürü içinde bir bakış açısını gerektiriyor.
Yeniden paylaşım ikliminde İdlib
Vekalet savaşlarının, denge siyasetinin, kiralık asker olgusunun çokça konuşulduğu mevcut konjonktür, bir yeniden paylaşım iklimini tarif ediyor. Bu, aynı zamanda Truman Doktrini, Marshall Planı eşliğinde 1945 sonrasında geliştirilen yeni dünya tanımının sonuna gelindiğinin işaretidir. Taşların yerinden oynadığı ama henüz yeniden dizilmediği bu paylaşım konjonktüründe yapılacak değerlendirmeler birden çok parametrenin hesaba katılmasını gerektiriyor.
Ortadoğu, paylaşım savaşının en sıcak bölgesini oluştururken Suriye de bölgenin en sıcak ülkesi haline geldi. Suriye’deki çok aktörlü, çok bileşenli ve uzun süreli savaş, yeniden paylaşımın fragmanı gibiydi. Burada güç testleri dahil yeni sürecin provaları yapıldı. Rusya, Silah ve savaşçı denedi. İran, bir bölge gücü olma yönündeki adımlarını çeşitlendirip geliştirdi. ABD, güç kaybetmeye başlayan hegemonik bir aktör olarak askeri imkanlarının ve ilişkilerinin avantajıyla sonuç almaya çalışıyor. Türkiye ise bir taraftan ABD’nin bölge taşeronu olma avantajını kullanırken diğer taraftan Rusya’yla da karşı karşıya gelmeyecek (sıcak çatışmaya şimdilik girmeyecek) şekilde konjonktürün özgünlüğünü değerlendirdi. Konjonktürün bir özelliği de taşların yerinden oynadığı ve aktörlerin birbiri ile sıcak çatışmalar yerine vekil kullandığı ve dengelere oynadığı bu tarihsel kesitte kimi noktalarda güvenlik açıklarının oluşması ve uluslararası hukukun aşınmış olmasıdır.
Yeni dünyada taşeronluk boyutunda da olsa elini güçlendirmek üzere ve çoğu kez ABD’yi arkasına alarak alan tutmaya çalışan Türkiye’nin en büyük kozunun ABD’nin de bölgede ihtiyacı olan TSK’nin gücü ve deneyimi olduğunu söylemek mümkün. 9 yıl boyunca Suriye’de yaşananlar ve bugün gelinen boyut, ABD-TSK ilişkisinin imkanlarını olduğu kadar sınırlarını da gösterdi.
Bugün gelinen aşamada, Astana ve Soçi’nin işlevi giderek zayıflarken, Rusya ve İran desteğiyle Suriye adım adım toprak bütünlüğünü zorlarken, Türkiye de zamana oynamakta, kurulacak olan muhtemel bir Suriye masasına avantajlı biçimde oturabilmek için İdlib’teki varlığını devam ettirme yönünde ısrarlı olmaktadır. İdlib’te savaşın bitmesi, Türkiye’nin tuttuğu diğer alanlarda varlığını sürdürmesini güçleştirecek, dolayısıyla da Suriye’nin geleceği üzerinde söz sahibi olma avantajını giderek kaybetmesini beraberinde getirecektir. 2021’de Suriye’de yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Astana süreciyle oluşturulan Anayasa Hazırlama Komisyonu’nda varlığını koruma çabasını da bu kapsamda değerlendirebiliriz.
Bu arada Türkiye’nin İdlib’te hareket imkanları büyük oranda Rusya’nın iznine ve politikalarına bağlı olsa da giderek daha fazla görünür hale gelen ve ağır basan ABD ile taşeronluk eksenli işbirliğinin Türkiye’nin tercihleri, politika ısrarları üzerinde önemli bir rolü olduğunu söylemek mümkün. Bu süreçte, ABD’nin bölgede, AKP’nin ise iktidarda sıkışmış olması, ilişkiyi ve birbirine ihtiyacın boyutlarını daha kapsamlı hale getiriyor.
Dengeler ve zorunluluklar
M4-M5 karayollarının kapalı olması nedeniyle gıdadan silaha kadar çeşitli sevkiyatlar konusunda sıkışan Suriye için, yolların açılması olmazsa olmaz önemdedir. Zaten Türkiye’nin yükümlülükleri arasında bu yolların açılması da vardı. Ancak ne yollar açıldı ne de Rusya’nın dediği gibi verilen diğer sözler yerine getirildi. Aksine Türkiye buradaki varlığını, bölgeye daha fazla yerleşme ve cihatçı yapıları güçlendirme yönünde kullandı. Buna rağmen basına düşen son haberler, Suriye ordusunun M5 olarak bilinen Halep-Şam anayolunun tamamında kontrolü sağladığını hatta aynı yoldan TIR’larla İdlib’e tank, zırhlı araç vb. sevkiyatının başladığı bilgisini veriyor.
Mevcut durum, Suriye’nin ihtiyaçları ve taleplerinin meşruiyeti, Rusya’nın bölgedeki rolü vb. nedenlerle Türkiye açısından sürdürülebilirliğin sınırına gelmişti. El Bab’taki Türkiye destekli cihatçıların Suriye ve Rusya askerlerine yaptıkları saldırı da devamında Rusya uçakları tarafından bombalanmaları da bu süreçten bağımsız değildir. Suriye ordusunun İdlib’teki ilerleyişi, gözlem noktalarının bir kısmını açığa düşürürken TSK-Cihatçı ilişkisini de deşifre etti. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi kurulacak olan muhtemel bir Suriye masasına kadar alan tutmakta ısrarcı görünen ve hatta tuttuğu alanlarda kalıcı olmak isteyen Türkiye, bir taraftan ilgiyi ve gerilimi Libya, Ukrayna gibi farklı bölgelere taşırken, diğer taraftan bugüne dek görülmedik boyutlarda bir yığınak ve göz karartma haliyle Suriye’nin İdlib operasyonunu belirli bir sınırlılıkta tutmaya çalışıyor.
Türkiye’nin/Erdoğan’ın Ukrayna ve Libya ilgisi retorikten ibaret mi?
Türkiye’nin gerek Libya gerekse Ukrayna ile ilişkisinin çeşitli kaynaklardan basına yansıyan demeçler üzerinden bir retorik sınırlılığında ele alınıyor olması, yapılan değerlendirmelerde arka planın (ekonomi politiğin) ıskalanmasını beraberinde getirebiliyor.
Türkiye’nin Libya’ya ilgisi ve Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile ilişkisi yeni gibi görünse de bir süredir silah satışı yaptığı ve karşılığında petrol aldığı biliniyor. Yani UMH ile yapılan anlaşma Akdeniz’deki sondaj gerilimi ile ilintili gibi görünse de aradaki ilişki farklı boyutlara ve restleşmekten öte bir ekonomi politiğe dayanıyor.
Konu kapsamını zorlamadan söylemek gerekirse sıkışan AKP iktidarının, gerçekte bir devlet işleyişinin olmadığı ağırlıkla aşiret ilişkileri üzerinden kontrol edilen Libya gibi bir ülkede, Afrika gibi bir coğrafyaya da uzanmayı içerecek şekilde konumlanmak istemesi zorunluluklarına ve sınıfsal duruşuna uygun bir tercihtir.
Libya seferi ile AKP, hem elindeki cihatçıları işlevlendirmiş ve Libya gibi hidrokarbon kaynakları açısından zengin bir ülkede alan tutmuş hem de 2012’de buradan çıkmış olan ABD’ye (taşeronluk ilişkisi içinde de olsa) alanda varlık gösterme imkanı sağlamış oluyor.
Ukrayna’ya gelince, basına İdlib gerilimi sonrasında gerçekleşen ziyarette Erdoğan’ın Kırım meselesi dahil verdiği demeç, Nazi selamı, 200 milyonluk hibe vb. üzerinden yansımış olsa da meselenin bu sınırlılıkta ele alınması, resmin bütününü görmeyi güçleştiriyor.
Libya’da olduğu gibi Ukrayna ile ilişki de İdlib gerilimi ile başlamadı. Örneğin Aralık ayında Türkiye’nin 6 adeta SİHA sattığı biliniyor. Ayrıca yapılacak kapsamlı bir değerlendirmede, Ukrayna’nın Sovyetler döneminden kalma özellikle askeri sanayi alanındaki imkanlarının Türkiye ile girilecek ortak üretim ve benzerini içerecek “kazan-kazan” ilişkisinde ne türden sonuçlar doğurabileceği de ele alınmalıdır.
Ukrayna ziyaretinin, içinde Türkiye yer almıyor olsa da NATO’nun 1995’ten beri yaptığı ve Rusya’yı hem batıdan hem de güneyden kuşatmak anlamına gelen en büyük tatbikat (“Europe Defender-Avrupa Savunması 2020”) öncesine denk gelmesi de Türkiye’nin gerçek safının nerede olduğunu görmek açısından önemli bir veridir.
İdlib geriliminin son olarak Erdoğan’ın tehdit yoğunluklu açıklamalarıyla ve yapılan yığınakla vardığı nokta, bugüne dek Rusya ile sağlanmış olan dengeyi de Suriye ordusuyla doğrudan savaşmak yerine vekil savaşını tercih eden duruşu da değiştirebilir. Gerçekte bu göz karartma hali ve ısrar bir yanıyla ABD’nin Suriye’deki hesaplarının gereği ise diğer yanıyla bizzat Erdoğan’ın ihtiyacıdır. Tayyip Erdoğan’ın, gerek ekonomik gerekse siyasal olarak yaşanan tükenme karşısında ucuz yoldan sağlanacak bir kahramanlığa ve hatta gerçeği yansıtmasa da bu içerikte bir retoriğe hiç olmadığı denli ihtiyacı var. İşte ABD’nin çıkarlarıyla AKP’nin/Erdoğan’ın hesaplarının örtüştüğü bu konjonktür gereği Türkiyenin/TSK’nin cihatçı yapılanmalarla beraber alan tutma ısrarının devam edeceğini, bunun da Suriye sorununun, özellikle de düğüm niteliğindeki İdlib’in sorununun çözümünü geciktireceğini söyleyebiliriz.
