Gazete Yolculuk Haber Merkezi / Buse Söğütlü
Ülkemizde kadın hareketi, özellikle AKP’nin kürtaj hakkına yönelik saldırıları ve Haziran direnişinden sonra ivmelenerek etkisini daha da hissedilir hale getiriyor. Bir yandan AKP iktidarlarının alametifarikalarından biri olan kadın düşmanlığının çok çeşitli tonlarına şahit olunup binlerce kadının hayatı, bedeni ve emeği gasp edilirken; diğer yandan artan öfke ve erkek egemenliği yenme motivasyonu umut oluyor.
Ancak kadın hareketi, yalnızca etki alanının genişlemesiyle değil; fikri zeminde yürütülen ve çoğu zaman da sosyal medyanın gündemine yansıyan tartışmalarla da gündeme geliyor.
Bu tartışmalarda öne çıkan ve İleri Haber’de yazdığı yazılarla gündeme gelen Ebru Pektaş ile kadın hareketi ile nasıl tanıştığını, hareketin Marksizmle bağını, TERF’lik tartışmalarını ve son yıllarda gündemi epey meşgul eden “ifşa” ve “takılma kültürü”nü konuştuk.
“Kadın hareketi, Gezi’nin artçı depremi gibi sürüyor”
Siz toplumsal cinsiyet, feminist mücadele ve mücadelenin tartışma noktaları üzerine yazılar yazan; kitap yazmış, aslında özetle bu alana dair üretimlerde bulunan bir yazarsınız. Ben ilk olarak kendinizden bahsetmenizi isteyeceğim. Bu alana eğilme yolculuğu nasıl başladı, kişisel hikayenizin sizi buraya getiren yanları neler? Diğer yandan siyasal olarak kendinizi tanımlıyorsunuz ve kendinizi tanımlamanız/bu yöndeki birikimleriniz bu alandaki üretimlerinize nasıl yansıdı?
Aslında toplumsal cinsiyet ya da genel tabiriyle “kadın sorunu” alanına dair ilgim oldukça yeni. Belirgin bir moment olarak Gezi Direnişini söyleyebilirim. Gezi Direnişi her sosyalist gibi beni de “toplumsal hareketler” üzerine düşünmeye itti. Tüm o hengamede kadınların özneliği, LGBTİ+ hareketin özneliği, barikatların önündeki militan duruşlar vs oldukça davetkar bir politizasyonu işaret etmekteydi. Gezi direnişini anlatan motifleri düşündüğümüzde belirgin bir kadın imgesi var. Kırmızılı kadın, tomaya kimliğini gösteren kadın, Gezi anneleri, Validebağ’da direnişteki kadınlar, Havva ana, Yırcalı köylü kadınlar, park yıkılmasın diye dozerin önüne sandalyesiyle oturan nine, direnişin göz bebeği plaza emekçisi kadınlar vb.
Bu dalga dinmedi. Türkiye’deki sokak gücünün en etkili dinamiklerinden biri kadınlar. Kadınlar tarihsel meşruluklarını, adlı adınca bir halk hareketi olarak değerlendirilmesi gereken Gezi’nin üstüne bindirdiler. O dalgadan, bugün bakıldığında geriye kalan en diri unsur hala kadın hareketi.
Kadın hareketi, Gezi’nin artçı depremi gibi sürüyor.
“Marksistim ve feministim”
Sıradan basın açıklamaları ve hatta salonlara hapsedilen basın toplantıları bile polisiye vakıaya dönüşmüşken, kadınlar rejimin kırmızı çizgilerinde yürüyebiliyor hala, İstiklal’de boy gösterebiliyor örneğin. Dahası bu çekim merkezi cezbesini, ifşacılığı, dışavurumculuğu, kendi rengini taşıma inadı ile tekrar ve tekrar üretiyor.
İşte tüm bu tablo benim için kişisel olarak da oldukça çekici. Bir kadın olarak, bu hareketin hemen her sekansını, siyasal bağlanmama, devrimciliğime, sosyalistliğime dolaysız biçimde katabiliyorum. Ben de hemen her kadın gibi şiddet gördüm, tacize uğradım, çeşitli aşağılanmalara maruz kaldım, yaşamımın çeşitli evrelerinde eşitsizliği yaşadım. Gündelik olarak hissettiğimiz, kemiğimizde, akan kanımızda duyduğumuz şeyler bunlar.
Tüm bunlardan sonra kendimi nasıl tanımlıyorum? Marksistim ve feministim en özet olarak bunu söyleyebilirim.
Günümüz feminist mücadelesinin üzerinde yükseldiği üç dip dalga olduğunu söylüyorsunuz. Bunlardan ilki; her şeyin sınıfsal olduğunu ve patriarkanın bir ideolojik kalıntı olduğunu söyleyen dalga. İkincisi, her şeyin patriarkal olduğu ve sınıf söyleminin meseleyi bulandırdığını söyleyen dalga. Üçüncüsü ise ne patriarkadan ne de sınıftan bahseden, meseleyi iktidar ilişkileri üzerinden ele alan dalga. Bu üç dalganın, günümüz feminist mücadelesine etkileri neler oluyor? Hangi tartışmaları yarattığını kısa bir sosyal medya taramasıyla görebiliyoruz ancak gündemlere müdahillik, sonuç alıcılık ve eylem pratiği bağlamlarında nasıl etkilerini görüyoruz bu dalgaların? Ayrıca bu dalgaların tarihsel olarak birinin diğerine göre daha etkin, baskın olduğu dönemlerde neler olmuş, kadın hareketinin kazanımlarında nasıl değişiklikler yaşanmış?
Aslında bu üç dalga içinde özellikle ilk ikisi arasında kimi bakışımlar olduğunu söyleyebiliriz. “Her şey sınıfsaldır” diyenle “her şey patriarkaldır” diyen arasında ciddi bir yakınlaşma var. Bu yakınlaşmanın nedeni kimi kuramsal hesaplaşmalar değil tabii ki. Böyle olmasını beklemek naiflik olur. Yakınlaşmanın nedeni neredeyse 40 yıldır hükmünü süren neoliberal politikaların, onun sınıfa saldırılarının, onun bu sınıfa saldırılarının cinsiyetli çeperinin, dahası soyutlamada böyle olanların siyasal rejim biçiminde katılaşmalarının, otoriter rejimlerin yaratttığı sonuçlar…
“Lobicilik ve sosyal medya aktivizmiyle sınırlı bir form, anaakımlaşma tehlikesi barındırıyor”
Özeti, hayatın öğrettiği şeydir; bugün sınıf diyenle patriarka diyeni örneğin AKP rejimi karşıtlığında buluşturan şeydir.
Üçüncü dalga kördür; sınıfa da partiarkaya da. Ve aslında meseleyi iktidar değil, sonsuz sayıdaki mikro-iktidar üzerinden ele alır. Kimlikler, tanımlamalar, normatif olanlar ve olmayanlar, konumlar ve karşı-konumlar arasında salınan bir yer. Lobicilik ve sosyal medya aktivizmiyle sınırlı bir form bahsettiğimiz pratik olarak. Diğer yandan ciddi bir anaakımlaşma potansiyeli ve tehlikesi de barındırıyor.
“Trans dışlayıcı radikal feminizm tümüyle uyduruk bir kavram”
Siz bu bahsettiğimiz üçüncü dalganın trans dışlayıcı radikal feminizm (TERF) tartışmalarında etkili olduğunu söylüyorsunuz. Bu tartışmaya hemen değinmek istedim çünkü son bir yılın feminist tartışmaları bu kavram üzerinden yürütülüyor. Bu tartışmaları izleyen büyük bir kitle açısından da durum “Bu nedir, neyi tartışıyorlar, hangisi doğru” sorularını sıralamanın ötesine geçemiyor. Bu tartışma hangi politik ortamda yapılıyor sizce? Zaman zaman, sınıfsal bakışa sahip kadınların linç edilmesine kadar varan bu tartışmanın temel iddiaları ne, tarafları arasındaki temel farklılıkları nasıl?
Trans dışlayıcı radikal feminizm tümüyle uyduruk bir kavram aslında. Zira radikal feminizm olarak işaret edilen şey aslında queer yorumu benimsemeyen yahut ona eleştirel yaklaşan feminizmlerin tümü. Bunun da otomatikman radikal feminizmi tanımlamadığı kanısındayım. Trans dışlayıcılık kısmı ise tam da bu mantığın uzantısı olarak “ya bizdensin ya düşman” klişesi içinde. Queer teori, onun post-yapısalcı uzanımları ve siyasal ifadesi, bir Marksist olarak benim için çok net. Elbette bu eleştirinin bir parçası olmak için Marksist olmak gerekmiyor. Zira konu aslında daha temel bir kamplaşmada. Feminizminiz postyapısalcı veya postmodernist değilse radikal ya da sosyalist fark etmez, siz o ana kampın dışındasınız, fobiksiniz.
“TERF ilan edilmemi, ‘Marksist numunelerden biri’ olarak görülmeme borçluyum”
Siz, “Hormonlu Domates LGBTİ+fobi Ödülleri” için aday gösterildiniz ve ardından “Sünepe radikal demokrasicilik ve postmodern bir ‘cadı avı’” başlıklı bir yazı kaleme aldınız. Söz konusu ödülün daha önce Diyanet ve Yeni Akit gibi düşmanca yaklaşımları arşa çıkmış kurumlara verildiği de biliniyor. Meseleyi de bir utandırma ve itibarsızlaştırma girişimi olarak tanımlıyorsunuz ve bazı yanlışlardan söz ediyorsunuz. Neydi bu yanlışlar ve hem feminist mücadelenin üzerinde yükseldiği dip dalgalarla hem de TERF tartışmalarının içeriğiyle ilgisi var mıydı?
Kişisel olarak ben TERF ilan edilmemi, karşı kamptaki “Marksist numunelerden biri” olarak görülmeme borçluyum sanırım. Ama aslında TERF ilan edilenler arasında ne Marksistlik ne Marksizm yorumu vs anlamında ortak bir bağ yok. Hatta kendini doğrudan radikal feminist olarak tanımlayan bile yok bildiğim kadarıyla. Yalnızca feminizmin çeşitli yorumlarına sahip kadınlar.
Tüm bu tartışma biraz “tuzu kuru” görünüyor olabilir. Jargonlar havada uçuşuyor vs. Yine de ‘80li ve ‘90lı yılların neoliberal zafer çığlıklarına eşlik eden kavram ve söz patlaması ne ise bugün de iflası çoktan tescillenmiş kimlik politikasının bir de kendini queer felsefe yoluyla denemesi; sözünü, kavramını, jargonunu parlatması aynı şey. Ana akımlaşma riski burada. Akademi diken üstünde, anlı şanlı feministler kulağının üstüne yatıyor ya da “aman tadımız kaçmasın” diyerek ince bir çizgide, her an fobik ilan edilebilecek bir düzlemde sözüne dikkat ediyor.
Oysaki LGBTİ+ bireylerin tüm bu bulutsu ideolojik evrenin berisinde ciddi dertleri var. Yaşam hakkından eğitim ve istihdama tonla şey, dilin narin patikalarından önce sokağa adım atıldığında var.
“Marksizmin cinsiyet körü olduğu düzey, analitik olarak faydalı bir düzey”
Biraz konunun Marksizm kısmına bakalım. Siz Marksizmin, adı henüz feminizm olmayan ilk feminist fikirlerden; boşanma hakkı, eğitim hakkı, oy hakkı, ev içi emeğin kolektif hale getirilmesi gibi taleplerden etkilendiğini; her ikisinin de aynı tarihsel döneme doğduğunu yazıyorsunuz. Fakat aynı anda kitabınızda da değindiğiniz üzere ev emeğini teorisine dahil etmediği için Marksizmi “cinsiyet körü” olarak değerlendirenler de var. Öte yandan da Marksizmin köşetaşlarından biri olan yeniden üretim süreci saptamaları var. Yine siz, kadınları “yeniden üretim sürecinin ağır işçileri” olarak tanımlıyorsunuz. Yani özetle sormak istediğim şu: Marksizm, feminizmle aynı tarihsel döneme doğmasına rağmen “cinsiyet körü” mü? Yeniden üretim sürecinin ağır işçileri olarak kadınların kurtuluşunun Marksizmdeki karşılığı yöntemsel olarak sunduklarından mı ibaret?
Marksizmin cinsiyet körü olup olmadığı tartışması karşıt tarafları yıllardır tatmin etmeyen bir tartışma. Açıkcası ben kişisel olarak Marksizmin özellikle soyutlamanın belli bir düzeyinde cinsiyet körü olduğunu düşünüyorum. Bu çok da faydalı bir düzey analitik anlamda. Tıpkı o düzeyde ırk, ulus, etnisite, coğrafi ve kültürel farklar konusunda kör olması gibi. Diğer yandan bütüne bakıldığında Marksizm cinsiyet körü değildir. Örneğin Marksizm, ‘Tarih sınıf mücadeleleri tarihidir’ demiştir ama aynı Marksizm “Ailenin, Özel Mülkiyetin, Devletin Kökeni” ile tüm bir tarihi cinsiyetli çatışmaların izleği olarak sunmuştur.
Marksizm emeğin yeniden üretim sürecini doğallık alanına gömmüştür ama Marksizm için “doğallık alanı” tarih-aşırı, sabit ve değişmez bir öz değildir; doğallık alanı olanca mevcudiyetiyle toplumsallığın izlerini taşır.
“Sosyalizmsiz feminizm, feminizmsiz sosyalizm olmamalı…”
Marksizm ve feminizm, aynı dünya-tarihsel koşullardan etkilenmiştir. Birbirini etkilemiş, kimi zaman iç içe geçmiş, kimi zaman ayrışmıştır. Kişisel olarak bugün yeniden birbirine nüfuz etmenin arttığı bir dönem olduğunu düşünüyorum. Cinsiyetli ve sınıfsal çatışmalar üst üste binmektedir. Yeniden üretim sürecinin ağır işçisi olmak, üretimin niteliksiz işçisi olmak vs yeni sermaye birikim biçiminin aslında kapitalizm ile patriarka arsındaki tarihsel olarak hep var olagelmiş gizil ittifakı net biçimde ortaya çıkardığı konular…
Çok daha somutlaştırarak sormak istiyorum. Sizin bir yazınızda biraz da Metin Çulhaoğlu’ndan alıntı yaparak değindiğiniz nokta bu… “Sosyalizmsiz feminizm olmamalı” önermesi bir temenni olmanın ötesinde mi? Yıllar yılı bir temenni olarak kalacak mı? Örneğin bugünün kadın hareketinde yaşanan kimi gelişmeler bu önermeye daha fazla kapı aralıyor diyebilir miyiz?
Sosyalizmsiz feminizm, feminizmsiz sosyalizm olmamalı…
Daha doğrusu bu ikisinin ortaklığı bir ana kulvar olarak belirginleşmeli. Daha mesafeli olanların çeperde yer alacağı bir ana kara bulmak zorundayız. Güncel gelişmeler o ya da bu yana ittirebilir elbette, ama bizim muradımız bu tarihsel ortak yönü vurgulamak, güçlendirmek olmalı.
Son dönemde kadın hareketinde gördüğümüz diğer önemli başlıklara da değinmeden bu söyleşiyi bitirmek istemem. Biri ifşa hareketleri diğeri ise takılma kültürü üzerine yapılan birbirinden farklı değerlendirmeler. İfşa hareketlerinden başlayacak olursak konunun devrimci örgütleri, sosyalist partileri hedefine alan bir kısmı da var. Sizin bu konuyla ilgili de bir yazınız var ve orada ifşa tartışmasının risklerinden, olanaklarından bahsediyorsunuz. Riskler ve olanaklar meselesi nerede düğümleniyor? Sonuç alıcı örneklerini de gördüğümüz fakat sizin deyiminizle “at izinin it izine karıştığı” örneklerini de gördüğümüz oldu ifşa hareketlerinin. Buradaki ayrım noktası nedir?
Ayrım noktası konunun özneleri tarafından konulmalı. Bahsettiğiniz örnek babında sosyalist kadınlar, çizgiyi çizendir. Bu çizgi tüzük tartışmasında olur, disiplin kurulu gibi iç hukuklarda olur yahut partilerinden bağımsız olarak sosyalist kadınların bu gündemleri ele aldığı platformlar olur…
Risk, sosyalizmin adının karalanması değildir, risk bu konuların örgüt-eleştirisine garnitür yapılmasıdır.
“Bandın etrafındaki ‘eşitmişiz duygusu’ yalan”
Bir diğer önemli başlık ise takılma kültürü tartışmaları. Bir kısım değerlendirme, takılma kültürünün artık kadına erkeği nesneleştirme “imkanı” tanıdığını söylerken; sizin kendinizi daha yakın hissettiğinizi söylediğiniz bir kısım değerlendirme ise meselenin “eşit olmuşuz yanılsaması” yaratabileceğini söylüyor. Malum, karantina koşullarının da etkisiyle meselenin daha ziyade dijital alana kaydığını söylemek bile mümkün. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gerçekten çok meşakkatli bir konu. Aşkı savunmamız gerektiğini, onun barındırdığı cinsiyetli çatışmalar konusunda cesur olmamız gerektiğini düşünüyorum. Takılma kültürü, “insan ile insan arasındaki yabancılaşmanın” güncel örneklerinden biri bence. Fordist üretim bandında kavanoz kapağı sıkan işçi ne ise takılma kültürünün “kalite standartlarını” yerine getirmeye kişi de o sanırım. Eşit birim parçalar, emek-zamanlar değiliz aslında. Bandın etrafındaki “eşitmişiz duygusu” yalan. Dahası kavanoz kapağı sıkmıyoruz, cinsiyetli ve sınıflı bir insanla karşılaşıyoruz.

