Emperyalist kapitalist sistemin sözcülerinden ezilenlerin sesi iddiasında olanlara kadar hemen her kesimden yeni düzen olasılığına dair değerlendirmeler yapılıyor. “Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı” ifadesi bu süreçte farklı bağlamlarda da olsa çokça kullanıldı. Bu konudaki duygusal ve psikolojik reflekslerden hareketle yapılan değerlendirmeler önemsiz olmasa da sınıfsal bir bakış ve geleceğe dair tutarlı bir öngörü için, ölçü alınmamalıdır. Tersine, bugün henüz netleşmemiş olsa da geleceğe dair küresel düzen tasarımının ipuçlarını dünden bugüne sınıfsal iz sürerek tanımlamak ve bugünkü tüm zorlanma belirtilerine rağmen sermayenin ufkundaki dünyayı, bugünkü sorumluluğuyla beraber deşifre etmek gerekiyor.
Bir bakıyorsunuz pandemi sonrasına dair analizler/tartışmalar, Financial Times, Foreign Policy gibi yayın organları tarafından yapılıyor. Financial Times kimdir? Batı kapitalizminin, özellikle de İngiliz finans sermayesinin sözcülüğünü üstlenmiş seçkin yayın organlarından biridir. Bu, aynı zamanda Bolivya’da Morales’e yapılanı darbe olarak görmeyen, Venezuela’da Maduro’yu kusurlu bulan, küreselleşmenin katı savunucusu bir gazetedir.
Şimdi bu gazete salgın karşısında “çıkar ortaklığı duygusundan” söz ediyor ve 2. Dünya Savaşı sürecine, “Herkese yarayacak bir refah devleti”ne anımsatma yapıyor. Önceki sürecin de mimarlarından olan “FT” bunu diyor ama bu söyledikleri, ne bugüne kadarki rolünü/sorumluluğunu yok ediyor ne de sözcüsü olduğu sermayenin geleceğe dair tasarımlarından vazgeçtiği anlamına geliyor.
Konuyu tartışan ve tartıştıran bir diğer yayın oranı, ABD dış politikasına yön veren Foreign Policy. Bu dergi, 20 Mart 2020 tarihinde 12 düşünürün yorumlarıyla koronavirüs sonrası dünyayı analiz eden bir makale yayınladı.
Onlar tabii ki tartışacak, onların işi bu; yeni düzen için tasarımda bulunacak, taşların istedikleri gibi dizilmesi için yönlendirme yapacak. Asıl mesele, insanlık adına geleceğe yön vermesi, halkların kazanımı için rol alması gerekenlerin ne düşündüğü, nerede durduğu ve ne yaptığıdır.
Sistem adına ABD yönetmenliğinde dizilmiş olan taşların yerinden oynadığı, mevcut hegemonyanın sarsıldığı, güç ilişkilerinin ve aktör sayısının değiştiği, yenilenmenin konuşulduğu ve yeni dünya düzeninden söz edildiği, pandemiyle malul bir tarihsel kesitte, “bugün yarına dünden beslenerek yol alır” (Brecht) yöntemini, diyalektik bağ ve üretim sürekliliğini düstur edinmiş devrimci/sol aklın bugünün ve muhtemel yarının tartışmalarında hak ettiği rolü aldığı söylenemez.
Bunun birden çok nedeni olabilir ve farklı açılardan tartışılabilir ama çelişmelerin bu denli derinleştiği, muhalif kesimlerin (bu böyle gitmez diyen potansiyelin) görülmemiş boyutta büyüdüğü ve özgün biçimler aldığı bu koşullarda, solun muazzam birikimini güncelleyerek bugünkü rolünü yaratıcı ve üretken biçimde oynamak yerine, ya ezberle yetinilmesi ya da “solun en büyük engeli kendi tarihidir,” biçiminde red üzerine kurulu yaklaşımın tercih edilmesi, bir tarihsel şansın/fırsatın kaçırılma ihtimalini doğuruyor.
Pandemi ve yeni düzen tartışmaları
Bugünkü tartışmaların başında, doğru ve haklı nedenlerle kapitalizm tartışmaları geliyor. Ancak bu doğru yönelim, tartışmaların doğru bir çizgide yürütüldüğü anlamına gelmiyor. Ezberle de fikri tembellikle de analiz yetersizliği nedeniyle de olabilir ama bugün kapitalizm tartışmasında, tam da 90’lı yıllarda sosyalizme atfen söylendiği gibi “kapitalizmin tarihsel bir döneminin sonu” değerlendirmesini yapmak, neoliberalizmin sonundan söz etmek, mücadele edilecek olguyu hafife almaktır.
Yaygın bir eğilimdir; sık sık miladlar oluşturulur, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı vurgusu eşliğinde yeni dönemler başlatılır. Anımsamaya çalışalım, 2000’li yılların başında, Chavez’den ilhamla “21. yüzyıl sosyalizmi” tanımı yapıldı. “Yeni sömürgecilik modeli sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır” diyenler, 3. Bunalım Dönemi’ni bitirip 4. Bunalım Dönemi’nin başladığı tespitini yapanlar oldu. Gerçekte ise bırakalım yeni sömürgecilik modelinin sürdürülebilir olmaktan çıkmasını tersine, sömürünün derinleştirilerek yaygınlaşması bağlamında o gün atılan adımlar, yeni sömürgeciliğin daha kapsamlı ve yaygın biçimde sürdürüldüğünün göstergesi olarak okunmalıydı.
Bugün kapitalizmin ve en vahşi biçimi olan neoliberalizmin sürdürülebilirliğin sınırına geldiği doğrudur. Ancak bu “bitme, tükenme” anlamına gelmiyor. Ve daha önce de çeşitli ara aşamalarda görüldüğü gibi halk barikatıyla, yıkıcı karşıt iradelerle karşılaşmadığı sürece güncelleme yaparak, kendi içinde daralıp merkezileşerek, kimilerinin tasfiye edildiği, kimilerinin daha da büyüdüğü düzenlemelerle yoluna devam edebilir.
Muhtemel yeni düzen, sermaye-sermaye ilişkisi ve çelişmesinde de bir yeni duruma, tasfiye ve saflaşmalara işaret ederken emek-sermaye çelişmesinde sermaye lehine yapılmış yeni düzenlemeleri de içerecek gibi görünüyor. Bu konuda örneğin, zaten yapısal bir kriz içinde olan sistemin, Covid-19’la beraber Avrupa’nın “birliğini”, ABD’nin de “birleşikliğini” sorgulatır hale geldiğini söylemek mümkün.
Mevcut tablodan, ABD’nin bitişini, Çin’in ise merkeze oturmasını çıkarmak ise aceleye getirilmiş bir değerlendirmedir. Batı ekonomilerinin sarsıldığı, bir daralmanın yaşandığı koşullarda, dünyanın fabrikası gibi çalışan, ucuz iş gücüne dayalı olarak ürettiği ürünleri Batı’ya pazarlayan Çin için de “pembe” bir gelecek çizmek, erken ve çok iyimser duruyor. Hegemonya tartışması için de benzer bir durum söz konusu. Çin’in yeni üsler, yeni nesil silahlar vb. için adım attığı doğrudur. Ancak hegemonya da bir süreç sorunudur; askeri imkanlardan devletler düzeyinde kurulmuş köklü ilişkilere, uluslararası kurumlaşma ve yasalar içindeki ağırlığa/nüfuza kadar uzanan kapsamlı bir olgudur.
Dikkatli baktığımızda, nüanslarla, kapitalist dünyanın hemen her noktasında iktidarların pandemi gibi tüm insanlığı tehdit eden bir durumu dahi sermaye adına istismar edip daha da kötüleştirecek politikalar izlemekten geri durmadıklarını görüyoruz. Sistemi yansıtan bir ayna niteliğindeki ABD’ye bakalım. Şubat ayında salgın kontrolsüz biçimde artarken dahi Trump’ın yeni bütçe hedeflerinde sağlıkla ilgili bölümlere kaynak aktarmak yoktu. Yani daha önce olduğu gibi bu süreçte de şirketlere kâr sağlamayan hiçbir şeye kaynak aktarılması düşünülmüyordu. Tersine krizi fırsata çevirme gayreti vardı. Bu nedenle huzurevlerindeki ölümlerin ve sonrasındaki kötü tablonun da sermayenin tercihleri ve sistemin işleyiş yasaları dışında bir açıklaması yoktu; bir tesadüf değil taammüden işlenmiş bir cinayetti.
Kapitalizm hangi yönde nasıl değişiyor?
Kapitalizm, özellikle 1945 sonrasında sömürgeciliği gizleyip işgali içselleştirirken aynı zamanda sömürüyü derinleştirip yaygınlaştırmış ve deyim yerindeyse örgütlü kötülüğün sürekli yükseldiğini gösteren bir eğri çizmiştir. 1980, sermayenin önündeki engellerin kaldırılması, sosyal politikaların, kamuculuğun tasfiyesi ve hatta “yeniden sömürgecilik” bağlamında önemli bir eşiktir.
Bugünkü tabloya nasıl gelindiğini anlamak açısından sermayenin bu tercihinin niteliklerini kısaca anımsayalım. Gezegenin tümüne yayılmayı, tüm zenginliklerin, potansiyel tüm kaynakların metalaştırılarak piyasaya içerilmesini sağlamayı amaçlayan bu süreçte her şey metalaştırılır, kamusal olan özelleştirilir ve toplumsal olan bireycileştirilirken, dayanışma ve ortak hareketin, ortaklaşmış değerler bütününün yerini bireysel yarış, bireysel kazanım vb. aldı.
Kötülüğün Şeffaflığı’nda Baudrillard “Herkesin kendi görünüşünün menajeri haline geldiği bir tür reklamcı saflığı”ndan bahseder. Bu süreçte, eğitim, sağlık, doğal alanlar, yaşanabilir mekanlar, sosyal hizmetler vb. azami kar ufuklu sermayenin insafına bırakıldı; devlet kurumları da sermayenin azami çıkarlarını gözetmek üzere yeniden düzenlendi. Devletin küçültülmesi, gerçekte kamusal alanların küçültülmesi idi. Ve devlet, sermayenin çıkarları adına daha otoriter davranan bir güvenlik aracına dönüştürüldü. “Nispi demokratik” unsurlar tasfiye edildi. Ülkemizde bunun finalini “başkanlık” oluşturdu. Ve böylece sermaye-siyaset ilişkisi daha doğrudan biçimler aldı. Bugün çeşitli biçimlerde gözlediğimiz, kapitalizmin en vahşi ilk dönemlerine dönüş belirtileri bu bağlam içinde okunmalıdır.
Böylece sermayenin hareketinin önündeki tüm engeller kaldırılırken emeğin, ulusal sınırlar içinde sermayenin tahakkümüne tabi kılınması yönünde adımlar atıldı; iş gücü piyasaları esnekleştirilip parçalanarak bütünüyle güvencesiz hale getirildi.
Bu tartışma, sermayenin neoliberalizm tercihi öncesinde kapitalizmin olmadığı veya sınıfsal olarak aynı özü, işleyiş yasalarını taşımadığı yanılgısını beraberinde getirmemelidir. Örneğin güncel önemi olan bir örnekle söylersek, 1954 yılında Jonas Salk, çocuk felci aşısını bulduğunda patente karşı çıktı. Bugün ise aşının bulunması ve patentine sahip olma yarışı var. Ancak bu, Jonas Salk döneminde kapitalizmin olmadığını değil o günden itibaren ve özellikle de 1980’den sonra her şeyin metalaştırılması, kapitalizmin hayatın kılcallarına dek taşınması ve azami kâr konusunda sürekli bir tırmanışın olduğunu gösteriyor.
Bugün sağlık sisteminde yüzleşilen eksiklikler, yetersizlik ve çaresizlikler de ticarileştirmenin, meta ve kâr eksenli duruşun sonucudur. Örneğin ABD’de Ebola sonrasında Obama döneminde bugün sıkıntısı çekilen ventilatörlerin eksikliği fark edildi ve Obama, bir şirketle yüksek kaliteli düşük maliyetli ventilatör için sözleşme imzaladı. Ancak daha sonra bu şirket, pahalı ventilatör üreten bir başka şirket tarafından satın alındı ve yeterince kârlı olmadığı gerekçesiyle sözleşmeden çekildi.
Trump döneminde ise 2020 Mart ayına kadar Çin vb. ülkelere ventilatör ihraç edildi. Daha sonra pandemiye bağlı olarak ventilatör gerekince aynı firmalar götürdükleri ventilatörleri geri getirdiler. Ve götürürken de getirirken de kâr ettiler. İşte fikir babalığını Friedman’ın yaptığı neoliberal kapitalizm bunu gerektiriyordu. Sistemin üzerine bina edildiği işleyişin ufkunda sadece kâr, daha fazla kâr olmalıydı.
Bugüne dek yaşananlar ve bilimin öngörüleri ışığında SARS, Ebola vb. sonrasında bu türden virüslerin ortaya çıkma potansiyeli olduğu bilinmiyor olamazdı. Örneğin Chomsky’nin aktardığına göre, ABD Uluslararası Kalkınma Yardımları Ajansı (USAID) hayvan popülasyonlarında, habitat yıkımı ve küresel ısınma nedeniyle insanlarla daha yakın temas halinde olan vahşi popülasyonlarda virüsleri tespit eden çok başarılı bir programa sahipti. Binlerce potansiyel hastalık virüsünü tespit ediyorlardı, aynı şekilde Çin’de de çalışıyorlardı. Trump bu ajansa kaynak veriyordu ama sonra Ekim ayında feshetti.
Bir taraftan bu türden imkanları kar-zarar hesapları adına yok ederken diğer taraftan “Hastalara dezenfektan enjekte edelim” diyen Trump, bu tarzında ve bu alanda yalnız değil. Bütünlüklü baktığımızda örgütlü kötülüğün öznelerinin dünya ölçeğinde iş başında olduğunu görebiliyoruz. Hindistan’da Başbakan Narendra Modi’nin yaptıklarının Trump’tan aşağı kalır yanı yok. Nüfusun önemli bir kısmını kayıt dışı işçilerin oluşturduğu, insanların kalacak yerinin, gidecek evinin olmadığı Hindistan’da Modi, karantina için dört saat öncesinde bilgi verdi.
Brezilya’da Başkan Jair Bolsonaro, iktidara geldiğinden beri Trump’ı taklit ediyor, hatta kötülükte yarışır konumda olduğunu söylemek abartılı olmaz. Bilimsel dergilerdeki mevcut tahminler, yaklaşık on beş yıl içinde dünyanın akciğerleri olarak bilinen Amazon’un bu işlevini yitireceğine işaret ediyor. İşte bu sonucu ortaya çıkaracak politikalarda, uygulamalarda Bolsonaro baş rolü oynuyor.
Davos’ta vb. ortamlarda Trump alkışlanıyor, tüm kabalıklarına rağmen seviliyor. Çünkü bu kabalığın, sermaye çıkarlarının savunulmasında ısrar anlamına geldiği biliniyor. Aynı şey Modi, Orban vb. için de geçerli. Bolsonaro iktidara geldiğinde ABD de Brezilyalı sermayedarlar da bundan mutluluk duydu. Onun için, pandemi yalnızca bir “soğuk algınlığıydı.” Önlem alınması gereken süreçte o, “Brezilyalıların, virüslere karşı bağışıklığı var. Biz özel insanlarız” vb. diyerek sınıfsal karakterini sergiledi.
Kapitalizmin değişimi tartışmaları; sistemin, sermayenin insiyatifine kalırsa nasıl değişeceği veya neden öz itibariyle değişmeyeceği, hatta bu süreçteki kayıpların telafisi için, sermayenin kendi iç çatışmalarında sertleşme dahil, daha tavizsiz ve otoriter bir düzenin inşa edilme olasılığı ıskalanmadan yapılmalıdır.
Kapitalizmin pandemi gibi bir ders sonrasında kendiliğinden değişebileceği, sermayenin ders çıkarıp “insaflı, demokratik” davranma eğilimine girebileceği değerlendirmeleri, niyetten bağımsız olarak sermayeye hizmet etmekte, bu düzenin devamına güç katmaktadır. Bu nedenle, kapitalizmin tekelleşme dahil bugüne dek geçtiği tüm aşamaların hangi işleyiş yasaları dahilinde biçimlendiği, bunun nasıl bir zorunlu işleyiş olduğu ve ancak bir karşı zorla önlenebileceği biçimindeki sınıfsal gerçeklik üzerinden atlanmadan değerlendirme yapılmalıdır. Böyle bir değerlendirme aynı zamanda ezilenler, muhalif kesimler adına politika üretenlere de kimlerle, nerede ve nasıl durulması gerektiğine dair ipuçları veriyor.

