Bilim denince toplumun yaygın bir kesiminde akla ilk olarak fen ve sağlık bilimleri gelse de sosyal bilimler de son derece eski bir geçmişe ve öneme sahiptir. Sosyal bilimler “toplum ve bireylerin birbiriyle ilişkilerini inceleyen birçok akademik disiplinin çatı kavramı” olarak nitelendirilebilir. Toplumu, insanı, insanlık tarihini, insanlığın tarih boyu düşünsel ve somut çeşitli üretimlerini konu alan sosyoloji, felsefe, antropoloji, edebiyat gibi bölümleri içerir.
Sosyal bilimlerin temelleri Antik Yunan’a uzanmakla beraber esas yükseliş Fransız Devrimi’yle paralel gerçekleşmiş, Aydınlanmanın düşünsel etkileri Fransız Devrimi gibi sosyal ve siyasal bir dönüşümle bütünleşince, insanı ve toplumu odağa alan bilim dallarına olan ilgi artmıştır. Tarihsel süreçte 1789’u izleyen devrimler çağı ve Avrupa’da yaşanan dinamik dönüşümlerin devam etmesi bu ilgiyi perçinlerken ulus devletler sürecinde ise her ulusun kendi tarihini yazma girişimi ile sosyal bilimlere olan ilgi yaygınlaşmış ve benimsenmiştir. Yine de fen ve sağlık bilimlerinde sahip olunan, belli yasalar çerçevesinde ilerleme olgusunun sosyal bilimlerde olmayışı sonuçlara ulaşmadaki kesinliği de azaltmakta, bu durum sosyal bilimlerin ikinci plana atılmasında etken olmakta ve fen bilimleri ile ayrım noktaları belirsizleşmektedir. Nitekim sosyal bilimlerin kurumsallaşması ve doğa bilimlerinden ayrılması ancak İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasını bulmuştur.
Sosyal bilimler, doğa bilimlerinden ampirik ve epistemolojik olarak farklılıklara sahiptir. Doğa bilimlerinin aksine bilgiye ulaşma noktasında yorum ve gözlem daha yoğunlukludur. Esas konusu toplum ve insan olmasına rağmen günlük hayat pratiklerinde fen ve sağlık bilimlerine nazaran daha az karşımıza çıkmakta, günümüz koşullarında ise piyasaya entegre olamadığı ölçüde “değersizleşmektedir”. Temel üretim merkezleri arasında üniversitelerin yer alması, sosyal bilimlerin son yıllarda yaşadığı itibarsızlaştırma ve üniversitenin piyasalaşması arasındaki doğru orantıyı anlamak bakımından dikkate değerdir. Bu noktada başa dönersek sosyal bilimlerin tasfiyesini anlamak için neoliberalizm ve üniversite ilişkisini kısaca incelemekte fayda var.
Keynesyenizmin gücünü kaybetmesi ve neoklasik iktisadın güç kazanması tüm dünyada sosyal siyasal ve kültürel boyutlara sahip olan bir dönüşümün de temellerini atmıştır. Keynesyen sistemde uygulanan yüksek ücret ve yüksek kamu harcamaları politikası toplumsal refahı neoliberal döneme kıyasla üst düzeyde tutmaktaydı. Siyasal olarak sosyalist kampın varlığı ve emekçi sınıfların sosyalist seçeneğe yönelmemesi için de faydalı olan bu iktisadi sistem sermaye sınıfını önemli ölçüde engelliyordu. Ancak kapitalizmin 1970’lerde girdiği krizle birlikte sermaye sınıfı emekçiler karşısında atağa geçti. Böylece devlet krize çözüm olarak; serbest piyasa ekonomisine dönüşle beraber, piyasa işleyişine etkin müdahaleden ziyade piyasanın önündeki engelleri kaldıran bir pozisyona girdi. Batı bloğu buna paralel biçimde siyasal ve ideolojik olarak da reel sosyalizme yönelik daha saldırgan bir politika izlemeye başladı. 1970’lerde İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher ve ABD Başkanı Ronald Reagan’ın siyasal öncülüğünde esmeye başlayan neoliberalizm rüzgârı pek çok Latin Amerika ülkesinde olduğu gibi Türkiye’ye de bir askeri darbe aracılığıyla geldi. 1980 darbesi, vahşi kapitalizmi devletin kanatları altında geri getirirken, sadece sosyal devleti tasfiye etmekle kalmamış, toplumun kılcallarına kadar işleyen siyasal ve kültürel bir dönüşümü de dayatmıştır. Üniversitede 80 sonrası yaşanan ve bugün hala devam eden niteliksizleştirme, piyasalaşma gibi pek çok dönüşümü bu bağlamda ele almak mümkündür. Üniversitenin toplum yararına bilim üretme ve bilim insanı yetiştirme misyonu alaşağı edilerek piyasa yararına ve ihtiyaçlarına göre üretim, şeklinde değişmiştir. Eğitim resmi olmasa bile fiili olarak paralı hale gelmiş; bilim, piyasaya hizmet ettiği ölçüde önem kazanmış, fen bilimleri ve mühendislik gibi alanlar öne çıkarken sosyal bilimler değersizleşerek tasfiye edilmiş ve toplum nazarında “işsizlik garantili meslekler” haline gelmiştir.
O zamana kadar rektöründen öğrencisine kadar görece özerk bir yapıya sahip olan üniversitelerin bu özelliği Yükseköğretim Kurumu’nun kurulmasıyla beraber elinden alınmıştır. Üniversite, bilimin metalaşması ve eğitimde anti-bilimsel uygulamaların yanı sıra bir kurum halinde serbest piyasa mekanizmasına katılmış ve rektörün patron, öğrencinin müşteri olduğu, bir şirket halini almıştır. Bu durumun, 90’ların başında devam etse de özellikle AKP iktidarıyla kurumsallaştığını söylemek mümkün. Vakıf üniversitelerinin artmasıyla beraber, o zamana kadar görünürlüğü az olan piyasa ilişkileri göze batmaya başlamıştır. Örneğin Okan Üniversitesi’nin 2019 yılı tanıtım reklamına bakıldığında eğitim kalitesinden önce kampüste kuaför olması vurgulanmakta, tıp fakültesine sahip vakıf üniversiteleri ise reklamlarında üniversite bünyesindeki hastaneyi adeta otel tanıtır gibi öğrencinin beğenisine sunmakta. Üniversitenin toplumdan ve toplumun sorunlarından uzaklaşması, neoliberalizmin insanda yarattığı bireycilikle birleşince öğrencinin bir üniversitede aradığı kriterler, topluma fayda sağlayacak bilim üretimi yerine kendisine sunulan kariyer ve meslek imkanları, mezun olduktan sonra kazanacağı para ve kişisel gelişimine yapacağı katkı şeklinde değişmektedir. Üniversiteler ise öğrencisine “ayrıcalıklı ve kaliteli” bir yaşamın anahtarını sunma iddiasındadır. Örneğin bir vakıf üniversitesi olan Üsküdar Üniversitesi’nin Felsefe Bölüm tanıtımında öğrenciye sunulan ayrıcalıklardan birinin “Asla ama asla sıradan biri olmamak” iddiası dikkate değerdir.
Neoliberal dönüşüm, sadece eğitimle sınırlı kalmamış ve kampüsleri öğrencilerin yaşam alanı olmaktan çıkararak, öğrencilerin bir araya gelip sosyalleşebileceği, sorgulama ve düşünsel üretim yapma alanlarını ellerinden almıştır. Kültür sanat kulüplerinin önüne setler çekilirken girişimcilik benzeri kariyer odaklı kulüplerin önünü açılmış üniversitede gidilen tiyatro sinema gibi kültür ağırlıklı kulüplerde bile temel kaygı CV doldurmak haline gelmiştir. İstanbul Üniversitesi’nde Öğrenci Kültür Merkezi’nin yıkılıp yerine Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi’nin yapılması sembolik ve manidardır. Yine sosyal medya sitesi Vine’ın popüler olduğu yıllarda bu mecrada fenomen olan isimlerin üniversitelerde söyleşiye gitmesi ancak ödüllü festival film yönetmenlerinin türlü gerekçelerle engellenmesi de durumu açıklayan örnekler arasındadır.
Sosyal bilimlerin tasfiyesine dönersek, bu durumun neoliberal dönüşümün politikalarının üniversitedeki en önemli ayaklarından biri olduğunu söylemek mümkün. Türkiye’de sosyal bilimlere yönelik negatif ön kabul, başarının matematik dersindeki başarıyla ölçülmesi olarak ilk okuldan itibaren öğrencilerin karşısına çıkmakta, lisede ise sözel sınıfa gitmenin başarısızlıkla özdeş kılınması olarak devam etmektedir. Üniversitede ise sosyal bilimler meslek kazandırmayan, formasyon alınıp öğretmenlik yapılmadığı takdirde işsizlik garantili bölümler olarak görülmekte, üniversitelerin dev birer meslek yüksek okuluna dönüşmesi gençlerin karşı karşıya olduğu işsizlik ve geleceksizlikle birleşince üniversite okumaktaki temel amaç bilim üretiminden ziyade meslek edinmek haline gelmektedir. Neoliberal devletin piyasa işleyişindeki rolü ve eğitim sisteminin bilinçli dönüşümü düşünüldüğünde bu durumun bir devlet politikası olduğunu söylemek mümkün. Örneğin Türkiye Bilimler Akademisi’nin çalışmalarında sosyal bilimlere rastlamak neredeyse istisnadır.
Burada üzerinde durulması gereken temel mesele yukarıda da bahsedildiği gibi bilim tanımının daha doğrusu algısının kendisindeki değişimdir. Neredeyse yeryüzündeki her şeyin piyasaya sunduğu hizmet ölçüsünde değer kazandığı günümüzde bilim de teknolojik üretimle eş görülmekte ve bu kapsamın dışında kalan üretimler bilimsel görülmemektedir. Üniversitelerin kar amacı güden kurumlara dönüşmesi ise sosyal bilimlerin kar getirmemesi hatta neredeyse üniversiteleri zarara sokuyor olması noktasında devreye girmektedir. Sosyal bilimler üniversiteler için “yük” olduğu ölçüde ikinci plana atılmaktadır. Bilimsel üretimin değerini kaybetmesiyle beraber meslek edinmenin üniversitenin temel işlevlerinden biri haline gelmesi, mühendislik, hukuk ve tıp gibi bitirildiğinde piyasada karşılığı olan meslek bölümlerinin dışında kalan her bölümün yavaş yavaş değersizleşmesi noktasındaki önemli sebepler arasındadır. Örneğin İstanbul ve Ankara Üniversiteleri’nde 1990’lı yılların sonuna kadar Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni kazanmak Hukuk Fakültesi’ni kazanmaktan zorken 2000’lerin başından itibaren Hukuk Fakültesi’nin puanı yükselmiş, günümüzde Siyaset Bilimi bölümlerinin puanları kıyaslanamayacak denli düşmüştür. Bu düşüşün geçmişle sınırlı kalmadığını, işsizliğin memleketin temel problemlerinden biri haline geldiği günümüzde puanların hızla düştüğünü vurgulamaktadır fayda var. Bugün İstanbul Üniversitesi Hukuk Bölümü sıralaması 10 binlerde öğrenci alırken İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslarası İlişkiler Bölümünü 2010 yılında 17 bin, 2015 yılında 52 bin, 2019 yılında ise 90 binle öğrenci almıştır. Yine bölümlerin Türkçe ve İngilizceleri arasındaki on binlerce kişilik sıralama farkı meslek edinme kaygısını ortaya koyan bir başka örnektir. Sosyal bilimlerdeki puan düşüşüne dair bir diğer örnek de Sosyoloji Bölümü’nden; İstanbul Üniversitesi’nde 2007 yılında 41 bin sıralamaya öğrenci alan bölüm, 2015te 62 bin 2018’de 68 bin 2019’da ise neredeyse ikiye katlanarak 106 binle öğrenci almıştır.
Üzerinde durulması gereken önemli bir konu da Açık ve Uzaktan Eğitim fakülteleridir. Türkiye’de İstanbul Anadolu ve Atatürk üniversitelerinde bulunan bu fakülteler, pek çok lisans programını barındırıyor ve genel ekseriyetle sosyal bilimler üzerine kurulu. Açık öğretim fakülteleri örgün eğitim olmamasına ve bu nedenle masrafsız olmasına karşılık öğrencilerin harç yatırması bakımından üniversiteler için önemli bir gelir kaynağıdır. Bunun yanında, örgün eğitim alan bir öğrenci aynı zamanda açık öğretim fakültesinde kazandığı bölümü okuyabilmekte. Üniversite öğrencilerine “ikinci üniversite fırsatı” şeklinde pazarlanan Açık Öğretim Fakültesi bölümlerinin, sosyal bilimler ağırlıklı olduğu göz önünde bulundurulduğunda durumun tehlikesi daha anlaşılır hale gelmekte. “İkinci üniversite fırsatı” sosyal bilimleri temel alan olmaktan çıkararak, “esas bölüm”ün yanında okunması gereken bir yan dal haline getirmekte Yine açık öğretim programı açılan bölümün puanı büyük oranda düştüğü için bu bölümlere atfedilen değer de akademik anlamda olmasa bile tercih yapacak öğrenci bakımından azalmakta.
Sosyal bilimlerin tasfiyesinde üzerinde durulmayan önemli bir diğer husus ise bu bölümlerin özünde öğrencileri sorgulamaya, araştırmaya, bilim üretimine teşvik etmesi. Neoliberalizmin; işleyişini sağlıklı şekilde sürdürebilmek için yaratmayı amaçladığı kariyerist, bireyci, bencil, toplumsal sorunları göz ardı eden insan profili yukarıda sayılanların tam tersini barındırmakta. Neoliberal ve antidemokratik politikaların hayata rahatça geçirilmesi, piyasacı ilişkilerin zarar görmeden işlemesi, buna karşı durma potansiyeli taşıyan toplumsal muhalefetin bastırılması, için baskı politikalarının yeterli kalmadığı noktada toplumun apolitikleştirilmesi ve “memleket meselelerini dert etmeyen” nesiller yetiştirme ihtiyacı doğmakta. Tüm bir eğitim sistemini bu politikadan bağımsız düşünmek elbette mümkün değil. Sosyal bilimlerin oluşturduğu tehdidi yok etmek için ise doğrudan sosyal bilimlerin özünü yok edip değersizleştirerek piyasa işleyişinin bir parçası yapmak hedeflenmekte.
Tüm bu gelişmeler ışığında bugün sosyal bilimlere duyduğumuz ihtiyacın daha önce hiç olmadığı kadar arttığını söylemek mümkün. Eşit, özgür ve bilimsel eğitim hakkı neoliberalizmin kıskacında her gün daha da uzaklaşırken, fen bilimleri sermayenin boyunduruğuna hapsolmuşken, toplum yararına bilim üretimi hem doğa bilimleri hem sosyal bilimler alanında her zamankinden daha fazla önem ve aciliyet taşıyor.
Kaynakça:
Erşahin, Zehra: Türkiye’de Uygulamalı Sosyal Bilim Sorunsalı: Uygulamalı Psikoloji Ekseninde Bir Değerlendirme, Üniversite Araştırmaları Dergisi, Cilt 2, Sayı 2, Nisan 2019, S.: 101-107
Esgin, Ali, Arslan, Fatih: “Türkiye’de Sosyal Bilim Algısının Negatifliği ve Üniversitenin Misyonu Üzerine”, Uluslararası Yüksek Öğretim Kongresi, Mayıs 2011
Evrim Ağacı: https://evrimagaci.org/sosyal-bilimler-gercekten-bilim-midir-7553
Uğraş, Seda, Özge: “Sosyal Bilimleri Açın: Sosyal Bilimlerin Yeniden Yapılanması Üzerine Rapor”, Medeniyet ve Toplum Dergisi, C.:III, No.: 1, 2019

